Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ

Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ

Tüm Yazıları

Türkiye ve Arap Dünyası,  Batı’nın Gölgesinden Çıkıp Kardeşlik Hattını Yeniden Kurmak

12 Mayıs 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Ortadoğu’da taşlar yeniden yerinden oynuyor. Dün “güvenlik garantörü” diye pazarlanan güçler bugün güvenilmez ortak olarak sorgulanıyor. Dün bölge ülkelerine “sizi koruruz” diyenler, kriz anında ya sessiz kalıyor ya da kendi çıkarlarını korumak için müttefiklerini pazarlık masasında yalnız bırakıyor. Irak işgalinden Suriye krizine, Afganistan’dan çekilişten Gazze’de yaşanan insanlık dramına kadar son otuz yıl, bölge halklarına acı bir hakikati yeniden öğretti: Batı’nın dostluğu kalıcı değildir; çıkarı bitince himayesi de biter.

Bugün Arap dünyasında Amerika’ya yönelik güven ciddi biçimde sarsılmıştır. Bu yalnızca diplomatik bir kırgınlık değildir; tarihî bir kırılmadır. Çünkü Amerika, yıllarca bölge ülkelerine güvenlik sattı, silah sattı, üs kurdu, petrol yollarını kontrol etti, rejimlerin korkularını yönetti; fakat sıra adalet, insanlık, Filistin, Gazze ve bölgesel onur meselesine geldiğinde terazisinin hangi tarafa bastığı açıkça görüldü.

İşte tam da bu noktada Türkiye’nin önünde tarihî bir imkân durmaktadır. Ancak bu imkân yalnızca ekonomik anlaşmalarla, yatırım fonlarıyla, savunma sanayi ihracatıyla ya da diplomatik ziyaretlerle değerlendirilemez. Türkiye eğer Arap ve Müslüman ülkelerle yeni bir kardeşlik hattı kuracaksa, önce kendi zihnindeki bazı tortularla yüzleşmek zorundadır.

Çünkü yıllardır bizde sıkça şu cümle kurulur: “Arap ülkeleri neden Amerika’ya, İsrail’e, Batı’ya yakın duruyor da Türkiye’ye mesafeli davranıyor?”

Bu soru bir yönüyle haklıdır. Evet, başta Körfez ülkeleri olmak üzere birçok Arap ve Müslüman ülkenin uzun yıllar boyunca Amerika merkezli güvenlik mimarisine yaslanması, İsrail’le doğrudan ya da dolaylı normalleşme zeminleri araması, Batı savunma sanayisine bağımlı kalması eleştirilecek bir durumdur. Müslüman halkların kanı akarken Batı başkentlerinin kapısında güvenlik aramak, tarihî hafızaya ve ümmet bilincine ağır gelen bir tablodur.

Fakat meseleyi yalnızca buradan okumak eksiktir.

Asıl soruyu cesaretle sormalıyız:

Peki Türkiye, Arap dünyasına gerçekten ne kadar yakın durdu?

Türkiye’de yıllar boyunca Araplara yönelik küçümseyici, aşağılayıcı, ötekileştirici bir dil üretildi. Gündelik hayata yerleşmiş bazı deyimler, şakalar, kalıp yargılar, aslında sıradan sözler değil; zihinsel bir kopuşun, medeniyet hafızasındaki kırılmanın izleriydi. Arap kimliği kimi zaman geri kalmışlıkla, kimi zaman karmaşayla, kimi zaman karanlıkla, kimi zaman kabalıkla özdeşleştirildi. Bu ifadeler sadece Arapları incitmedi; Türkiye’nin kendi İslamî ve tarihî hafızasını da yaraladı.

Çünkü Arap dünyası bizim için uzak bir coğrafya değildir. Şam bizim hafızamızdadır. Bağdat bizim medeniyetimizin ilim damarlarındandır. Kudüs bizim vicdanımızdır. Mekke ve Medine bizim iman istikametimizdir. Kahire, Halep, Musul, Basra, Trablus, Sana, Doha, Riyad, Abu Dabi yalnızca haritadaki şehirler değildir; asırlardır aynı kıbleye yönelen, aynı acılardan geçen, aynı emperyal hesapların hedefi olmuş bir büyük coğrafyanın parçalarıdır.

Osmanlı’nın yıkılışı yalnızca bir devletin çöküşü değildi. Aynı zamanda Türklerin, Arapların, Kürtlerin, Balkan Müslümanlarının, Kuzey Afrika’nın, Hint Müslümanlarının ve ümmet coğrafyasının birbirinden koparılmasıydı. Cetvelle çizilen sınırlar sadece toprakları bölmedi; hafızaları da böldü. Manda yönetimleri, sömürge idareleri, petrol merkezli haritalar, mezhep ayrılıkları, etnik kışkırtmalar ve Batı merkezli eğitim-kültür politikaları Müslüman toplumları birbirine yabancılaştırdı.

Bu yabancılaşmanın Türkiye ayağı da vardı. Cumhuriyet sonrası modernleşme sürecinde Batı’ya yönelme çoğu zaman doğal bir gelişme gibi sunuldu; fakat bunun bedeli, Doğu’ya ve İslam coğrafyasına mesafe koymak oldu. Arap dünyası, Türkiye’nin tarihî ortağı olmaktan çıkarılıp kimi çevrelerin zihninde “geri kalmış Doğu” imgesine hapsedildi. Batı’dan gelen sermaye “yatırım”, Arap ülkelerinden gelen sermaye ise “Araplaşma” diye yaftalandı. Londra’dan gelen para itibarlı görüldü, Körfez’den gelen para kuşkuyla karşılandı. IMF kapılarında beklemeyi normal sayan zihniyet, Müslüman ülkelerden gelen ekonomik iş birliğini tehdit gibi göstermeye çalıştı.

İşte burada büyük bir çelişki vardır.

Türkiye yıllarca Batı finans çevrelerinin reçeteleriyle ekonomisini düzenlemeye zorlandı. IMF programları, dış borç döngüleri, faiz baskısı, ithalata dayalı kalkınma modeli ve Batı merkezli finansal bağımlılık bu ülkenin kaderi gibi sunuldu. Fakat ne zaman Anadolu’dan yerli bir sermaye hareketi doğsa, ne zaman muhafazakâr kesim kendi sanayi gücünü kurmaya çalışsa, ne zaman Arap ve Müslüman ülkelerle ekonomik yakınlaşma gündeme gelse, hemen aynı çevreler ayağa kalktı: “Yeşil sermaye geliyor”, “Türkiye eksen değiştiriyor”, “Araplaşıyoruz.”

Sorulması gereken soru şudur:

Doların yeşiline tapmak serbest de, Müslüman sermayenin yeşiline neden düşmanlık ediliyor?

Bu mesele sadece ekonomi meselesi değildir. Bu bir zihniyet meselesidir. Türkiye’de bazı çevreler Batı’ya bağımlılığı çağdaşlık, Müslüman ülkelerle iş birliğini ise gericilik gibi sunmuştur. Oysa gerçek bağımsızlık, tek bir merkeze mahkûm olmamakla mümkündür. Türkiye, ne Batı’ya sırtını tamamen dönerek ne de Doğu’yu romantik sloganlarla yücelterek yol alabilir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, kendi merkezini kurmasıdır.

Bu merkezin adı Ankara’dır, İslambol'dur.

Bu merkezin ruhu bağımsızlıktır.

Bu merkezin vicdanı Kudüs’tür.

Bu merkezin ufku Türk-İslam dünyasıdır.

Bugün Amerika’nın Ortadoğu’daki güven kaybı, Türkiye için sıradan bir diplomatik fırsat değildir. Bu, yüz yıl önce koparılan bağların yeniden kurulması için tarihî bir çağrıdır. Ancak Türkiye bu boşluğu Amerika’nın yerine geçerek doldurmamalıdır. Türkiye, Arap dünyasına yeni bir “vesayetçi güç” olarak değil; kardeş, ortak, güvenilir ve onurlu bir aktör olarak gitmelidir.

Çünkü Amerika’nın modeli bellidir: silah satar, üs kurar, kriz üretir, sonra güvenlik pazarlığı yapar. Batı’nın modeli bellidir: teknoloji verir ama bağımlılık zinciriyle verir. İsrail’in modeli bellidir: normalleşme ister ama Filistin’i yok sayar. Türkiye’nin modeli ise bambaşka olmalıdır: ortak üretim, ortak savunma, ortak teknoloji, ortak medya, ortak kalkınma ve ortak kader. İşgal değil gönüllerin fethidir. Kardeşliktir...

Bugün Türkiye savunma sanayisinde önemli bir eşiği aşmıştır. İHA ve SİHA sistemlerinden elektronik harp kabiliyetlerine, zırhlı araçlardan mühimmat teknolojilerine, komuta-kontrol sistemlerinden siber güvenliğe kadar artık bölgesel güvenlik mimarisinde söz söyleyebilecek bir kapasiteye ulaşmıştır. Bu kapasite yalnızca Türkiye’nin gücü değildir; doğru kullanılırsa bütün dost ve kardeş ülkeler için de güvenli bir alternatiftir.

Körfez ülkeleri yıllarca Batılı silah şirketlerinin en büyük müşterileri arasında yer aldı. Ancak silah almakla güvenlik sahibi olunmadığı artık daha iyi anlaşılmaktadır. Çünkü bağımlı olduğunuz sistemin yazılımı, yedek parçası, bakım altyapısı, mühimmatı ve siyasi izni başkasının elindeyse, o silah sizin değil, size izin verildiği kadar sizindir.

Türkiye burada farklı bir yol önerebilir. Arap ülkelerine sadece ürün satmak değil; ortak üretim, teknoloji transferi, bakım-onarım altyapısı, eğitim, mühendislik ortaklığı ve stratejik güvenlik konsepti sunabilir. Bu, Batı’nın kurduğu bağımlılık düzeninden farklı olarak karşılıklı güçlenme modelidir.

Ekonomide de aynı anlayış gereklidir. Türkiye ile Arap ülkeleri arasında yatırım ilişkileri sadece gayrimenkul, finans veya kısa vadeli sermaye hareketleriyle sınırlı kalmamalıdır. Ortak sanayi bölgeleri, enerji dönüşümü projeleri, savunma sanayi kümeleri, yapay zekâ ve siber güvenlik merkezleri, gıda güvenliği yatırımları, lojistik koridorlar, liman işletmeleri ve üçüncü ülkelerde ortak müteahhitlik projeleri geliştirilmelidir.

Türkiye’nin üretim kabiliyeti ile Körfez’in sermaye gücü birleşirse, yalnızca iki taraf değil; Afrika’dan Orta Asya’ya, Balkanlar’dan Kafkasya’ya kadar geniş bir coğrafya kazanır. Türk müteahhitlik tecrübesi, Arap yatırım kapasitesi ve ortak medeniyet vizyonu bir araya geldiğinde Batı merkezli kalkınma modeline güçlü bir alternatif doğabilir.

Fakat bütün bunların gerçekleşmesi için önce dil değişmelidir. Diplomasi dilinden önce toplum dili değişmelidir. Türkiye’de Araplara karşı kullanılan küçümseyici sözler, medya dilinde üretilen stereotipler (kalıp yargı), sosyal medyada dolaşıma sokulan ırkçı imalar, kültürel alanda yerleşmiş önyargılar cesaretle terk edilmelidir. Bir yandan Arap ülkelerine “neden bize yakın değilsiniz?” diye sorup, diğer yandan Arap halklarını aşağılayan bir dille konuşmak samimi değildir.

Aynı şekilde Arap dünyasının da Türkiye’ye bakışını güncellemesi gerekir. Türkiye artık sadece Osmanlı’nın mirasçısı olarak romantik bir hatıra değildir. Türkiye, savunma sanayisiyle, diplomatik kapasitesiyle, genç nüfusuyla, üretim gücüyle, kriz yönetme tecrübesiyle ve bölgesel etki alanıyla yeni dönemin merkez ülkelerinden biridir. Arap ülkeleri Türkiye’yi yalnızca turizm, dizi sektörü ya da ticaret ortağı olarak değil; güvenlik, teknoloji ve medeniyet ortağı olarak okumalıdır.

Bugün Filistin meselesi bütün bu ilişkilerin vicdan testidir. Gazze’de çocuklar ölürken, şehirler yıkılırken, insanlık susarken, hiçbir bölgesel normalleşme projesi ahlaki meşruiyet kazanamaz. Türkiye ile Arap dünyasının ortak hareket etmesi gereken en temel alanlardan biri budur. Filistin sadece Filistinlilerin meselesi değildir; İslam dünyasının onur meselesidir. Kudüs sadece bir şehir değildir; ümmetin kalp atışıdır.

Bu nedenle Türkiye-Arap ilişkilerinin yeni dönemi yalnızca ticaret rakamlarıyla ölçülmemelidir. Elbette ticaret önemlidir. Yatırım önemlidir. Savunma sanayi iş birliği önemlidir. Fakat bunların üzerinde daha büyük bir mesele vardır: güven ve onur.

Eğer Türkiye ile Arap dünyası birbirine güvenmeyi başarırsa, bu coğrafyada dış müdahalelerin alanı daralır. Eğer Türkiye ile Arap dünyası ortak güvenlik mimarisi kurarsa, bölge ülkeleri Batı’nın silah pazarına mahkûm olmaz. Eğer Türkiye ile Arap dünyası ortak medya dili geliştirirse, küresel algı operasyonlarına karşı hakikatin sesi daha güçlü çıkar. Eğer Türkiye ile Arap dünyası gençlerini, üniversitelerini, mühendislerini, girişimcilerini buluşturursa, gelecek Batı merkezli akılların değil, bölgenin kendi çocuklarının eliyle şekillenir.

Burada Türkiye’ye büyük sorumluluk düşmektedir. Türkiye, Arap dünyasına kibirle değil, vakar ile gitmelidir. Öğreten bir üst akıl gibi değil, birlikte yürüyen bir kardeş gibi yaklaşmalıdır. Geçmişi hatırlatırken nostaljiye hapsolmamalı, geleceği kurarken de kimliğini unutmamalıdır. Ne Osmanlı romantizmine sıkışmalı ne de Batı’nın çizdiği dar dış politika kalıplarına mahkûm olmalıdır.

Arap dünyasına da büyük sorumluluk düşmektedir. Amerika’nın güvenlik şemsiyesinin delindiği, İsrail’in bölgesel yayılmacılığının açıkça görüldüğü, Batı’nın insan hakları söyleminin Gazze’de çöktüğü bir dönemde, Müslüman ülkeler artık kendi aralarında daha cesur, daha gerçekçi ve daha stratejik ilişkiler kurmalıdır. Çünkü dışarıdan gelen hiçbir güç, bu coğrafyanın insanına bu coğrafyanın evlatları kadar sahip çıkmaz.

Son söz şudur:

Türkiye ile Arap dünyası birbirine mecbur olduğu için değil, aynı tarihî kaderin emanetçileri olduğu için yakınlaşmalıdır. Bu yakınlaşma Batı düşmanlığı üzerinden değil; bağımsızlık, adalet, onur ve ortak gelecek üzerinden kurulmalıdır.

Bugün bölgede Amerika’nın güven kaybı varsa, bu boşluğu dolduracak olan şey yeni bir emperyal güç arayışı değil; bölge ülkelerinin kendi ayakları üzerinde durma iradesidir. Türkiye bu iradenin merkezinde yer alabilecek tarihî, kültürel ve stratejik derinliğe sahiptir.

Ama önce aynaya bakmalıyız.

Kendi dilimizi temizlemeliyiz.

Kendi zihinsel prangalarımızı kırmalıyız.

Arap dünyasına tepeden bakan kibri terk etmeliyiz.

Batı’ya hayran, Doğu’ya mesafeli o eski ezberleri çöpe atmalıyız.

Çünkü yeni yüzyılın büyük sorusu şudur:

Türkiye ve Arap dünyası Batı’nın güvenlik sopasıyla mı hizaya girecek, yoksa kendi kardeşlik hattını mı kuracak?

Cevap açıktır.

Artık vakit, kırgınlıkları büyütme vakti değildir.

Artık vakit, emperyal merkezlerin çizdiği sınırların içinde düşünme vakti değildir.

Artık vakit, Türk’ü Arap’tan, Arap’ı Türk’ten, ümmeti kendi hafızasından koparan zihinsel işgale teslim olma vakti değildir.

Vakit; Ankara’dan Riyad’a, Abu Dabi’den Doha’ya, Kuveyt’ten Maskat’a, Bağdat’tan Şam’a, Kudüs’ten Gazze’ye uzanan yeni bir güven hattı kurma vaktidir.

Bu hattın adı ne Batı’ya teslimiyet ne de romantik hamasettir.

Bu hattın adı:

Onurlu ortaklık, stratejik kardeşlik ve bölgesel bağımsızlıktır.

Ve bilinmelidir ki, bu coğrafya yeniden ayağa kalkacaksa, bunu başkalarının merhametiyle değil; kendi evlatlarının aklı, emeği, imanı ve cesaretiyle başaracaktır.

 

(E)Tuğg. Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ

 

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA