Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ
Tüm YazılarıNetanyahu yönetimi ile Tahran rejiminin çatışması, birbirlerini ortadan kaldırmaktan çok, her iki iktidarın da içeride tutunmasını sağlayan kanlı bir siyasal işbirliğine dönüşüyor. Füze sesleri yükseldikçe Gazze’nin, Lübnan’ın ve İran halkının çığlığı bastırılıyor.
İran ile İsrail arasında sanki zımni bir iş bölümü var; İran’ın her saldırısı, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki katliamlarını perdeleyerek dünya gündeminden düşürmektedir.
Ortadoğu’da sahnelenen her yeni çatışmada aynı soru yeniden önümüze geliyor: İran ile İsrail gerçekten birbirini yok etmek isteyen iki ölümcül düşman mı, yoksa düşmanlıkları üzerinden birbirlerinin iktidarını tahkim eden iki “düşman kardeş” mi?
Bugün ortaya çıkan tabloya bakıldığında, iki yönetimin birbirine yönelttiği tehditlerin yalnızca askerî sonuç üretmediği görülüyor. Her füze, her hava saldırısı ve her tehdit açıklaması; bir tarafta Netanyahu’ya “ülke kuşatma altında” deme imkânı verirken, diğer tarafta Tahran rejimine “vatan tehlikede, içerideki itirazlar susmalı” söylemini kurma fırsatı sağlıyor. Böylece iki yönetim de dış düşman üzerinden kendi iç krizlerini görünmez kılıyor.
Netanyahu yönetimi İran tehdidiyle, İran rejimi ise İsrail düşmanlığıyla siyasi ömrünü uzatıyor. Düşmanlıkları gerçek olsa bile, ürettikleri sonuç her iki iktidarın da lehine işliyor.
Netanyahu: Savaşın Gölgesinde Yargılanan Bir Lider
Benjamin Netanyahu yalnızca savaş yöneten bir başbakan değildir; aynı zamanda rüşvet, dolandırıcılık ve güveni kötüye kullanma suçlamalarıyla uzun yıllardır yargılanan bir siyasetçidir. 2019’da hazırlanan iddianamelerle başlayan dava süreci, 2026 yılı boyunca da devam etmiş; savaş ve güvenlik gerekçeleriyle duruşmaların ertelenmesi veya takvimin değiştirilmesi tekrar tekrar gündeme gelmiştir. Netanyahu suçlamaları reddetmektedir; ancak yargılama gerçeği, onun siyasi geleceğinin yalnızca sandığa değil, mahkeme salonuna da bağlı olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle savaş, Netanyahu açısından yalnızca bir güvenlik politikası değil, aynı zamanda siyasi zaman kazanma aracıdır. Toplum sürekli alarm hâlinde tutulduğunda yolsuzluk dosyaları, hükümet krizleri, erken seçim tartışmaları ve savaşın yönetimine ilişkin hesap sorulması ikinci plana düşmektedir. “Ulusal güvenlik” perdesi, bir siyasetçinin kişisel ve siyasi sorumluluğunu görünmez kılabilecek en güçlü perdedir.
Üstelik Netanyahu, Gazze’deki savaşın ve siviller üzerindeki yıkımın uluslararası hukuk boyutuyla da karşı karşıyadır. Uluslararası Ceza Mahkemesi, 21 Kasım 2024’te Netanyahu hakkında tutuklama emri çıkarmış; Mahkemenin 2026 tarihli kayıtlarında da bu durum sürmüştür. Bu tablo, savaşın uzamasının yalnızca askerî değil, şahsi siyasi ve hukuki sonuçları da öteleyebildiğini ortaya koymaktadır.
Tahran Rejimi: Dış Düşmanla İçerideki Öfkeyi Boğmak
İran rejiminin ihtiyacı da farklı değildir. Ekonomik sıkıntılar, yüksek enflasyon, işsizlik, hayat tarzına yönelik baskılar, ifade özgürlüğünün sınırlandırılması ve yıllardır biriken toplumsal öfke; rejimin meşruiyetini sürekli aşındırmaktadır. Aralık 2025’in sonunda başlayan ve 2026’nın ilk haftalarında yayılan rejim karşıtı gösteriler, ekonomik taleplerden hızla siyasi taleplere dönüşmüş; güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle bastırılmıştır. Birleşmiş Milletler insan hakları mekanizmaları, İran’daki müdahaleleri ağır hak ihlalleri ve ölümcül baskı olarak nitelendirmiştir.
Tam da böyle dönemlerde dış düşman, otoriter yönetimler için hayat kurtarıcıdır. İsrail saldırısı veya Amerikan tehdidi gündeme geldiğinde, rejim bütün muhalifleri “savaş şartlarında devlete karşı çıkmakla” suçlayabilir. Ekmek, özgürlük, adalet ve insan onuru talep eden İranlıların sesi; füze sirenleri, seferberlik çağrıları ve güvenlik propagandası içinde boğulur.
Tahran yönetimi yıllardır Filistin meselesini kendi bölgesel nüfuz stratejisinin ahlaki kalkanı olarak kullanmaktadır. Ancak Filistin halkının gerçek acısı ile İran rejiminin iktidar hesapları aynı şey değildir. Filistin davasını savunmak, İran halkının baskı altında tutulmasını veya bölge ülkelerinin vekil yapılar üzerinden istikrarsızlaştırılmasını meşru hâle getirmez.
Gazze’nin Üzerini Örten Füze Dumanı
İran ile İsrail arasındaki her büyük gerilimde en dikkat çekici sonuçlardan biri, Gazze’de yaşananların dünya gündeminde geriye itilmesidir. İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü saldırılar, ateşkes dönemlerinde dahi sivil ölümlerine, yaralanmalara ve yeni yıkımlara yol açmıştır. Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi, 2026 yazında Gazze’de günlük saldırıların ve ağır insani şartların devam ettiğini; ateşkes sonrasında dahi binin üzerinde Filistinlinin öldürüldüğünün bildirildiğini kaydetmiştir. 16 Temmuz 2026’da da yeni İsrail saldırılarında sivillerin öldüğü bildirilmiştir.
Fakat İran’ın İsrail’e veya bölgedeki hedeflere yönelttiği her saldırı, Netanyahu hükümetine bir anda “mağdur devlet” rolü kazandırmaktadır. Gazze’deki çocukların, kadınların ve yerinden edilmiş insanların görüntüleri ekranlardan çekilmekte; yerini İran füzeleri, hava savunma sistemleri ve İsrail’in güvenliği tartışmaları almaktadır. Fail konumundaki bir yönetim, birkaç saat içinde mağduriyet anlatısının merkezine yerleşebilmektedir.
İşte bu nedenle İran’ın hesapsız ve sonuçları öngörülmeyen saldırıları Filistin’e yardım etmemekte; tersine Netanyahu’nun elini güçlendirmektedir. Gazze’deki kitlesel sivil kayıplarını tartışmak yerine dünya, İsrail’in “kendini savunma hakkını” konuşmaya başlamaktadır. İran’ın attığı her füze, Netanyahu’nun Gazze’deki politikalarına yeni bir sis perdesi çekmektedir.
Lübnan: Başkalarının İktidar Savaşının Bedelini Ödeyen Ülke
Bu kanlı denklem yalnızca Gazze ile sınırlı değildir. İran destekli Hizbullah’ın çatışmaya dâhil olması, ama ne zaman dahil olması, tam Gazze'de ateşkes ile Lübnan’ı yeniden savaş alanına çevirmiş; İsrail’in hava ve kara harekâtları binlerce insanın ölümüne, milyonlarca kişinin yerinden edilmesine ve ülkenin altyapısının ağır zarar görmesine yol açmıştır. Lübnan halkı, ne Netanyahu’nun siyasi geleceğinin ne de Tahran’daki rejimin bölgesel nüfuz mücadelesinin piyonu olmalıdır.
İki yönetim kendi başkentlerinde iktidar hesapları yaparken; Gazze’de, Beyrut’ta, güney Lübnan’da, Tahran’da ve bölgenin diğer şehirlerinde sıradan insanlar ölmektedir. Savaş kararını verenler korunaklı merkezlerde otururken, bedeli çocuklar, kadınlar, yoksullar ve evlerini terk etmek zorunda kalan aileler ödemektedir.
Zımni İş Bölümü Ne Demektir?
Burada sözü edilen, iki taraf arasında imzalanmış ve belgelenmiş gizli bir anlaşma değildir. Ortaya çıkan siyasi sonuçların düzenli biçimde iki iktidara da yarar sağlamasıdır: İsrail saldırdıkça İran rejimi “direnişin merkezi” olur; İran saldırdıkça Netanyahu “İsrail’in vazgeçilmez savaş lideri” rolüne bürünür.
Düşmanlık Söylemde, Karşılıklı Siyasi Hayat Sigortası Sonuçta
Ortada açık bir “zımni anlaşma” metni bulunmayabilir. Ancak eylem ve sonuç ilişkisi, fiilî bir çıkar düzenini ortaya koymaktadır. İsrail, İran tehdidini kullanarak askerî genişlemesini ve sert güvenlik politikalarını meşrulaştırmaktadır. İran rejimi ise İsrail’i kullanarak içerideki baskıyı, Devrim Muhafızlarının ağırlığını ve bölgedeki vekil güç ağını meşrulaştırmaktadır.
İsrail saldırıyor; İran rejimi içeride kenetlenme çağrısı yapıyor. İran saldırıyor; Netanyahu dünyaya “İsrail yok edilmek isteniyor” mesajı veriyor. İsrail Gazze ve Lübnan’da yıkımı büyütüyor; İran’ın kontrolsüz hamleleri bu yıkımı dünya gündeminden düşürüyor. Her iki yönetim de birbirinin aşırılığından siyasi kazanç devşiriyor.
Bu nedenle iki tarafın düşmanlığı sahte değildir; fakat bu düşmanlığın yönetilme biçimi karşılıklı olarak kullanışlıdır. Birbirlerini tamamen ortadan kaldırmak yerine, sürekli tehdit olarak yaşatmak iki iktidar için daha kazançlıdır. Çünkü düşmansız kalan Netanyahu hesap vermek zorunda kalacak; dış tehdit zayıfladığında İran rejimi de kendi halkının talepleriyle yüzleşecektir.
Barış Neden İki Yönetim İçin de Tehdittir?
Gerçek bir barış süreci yalnızca füzeleri susturmaz; propaganda düzenlerini de bozar. Savaş durduğunda İsrail halkı Netanyahu’ya yolsuzluk dosyalarını, rehine politikasını, güvenlik zaaflarını ve Gazze’deki yıkımın siyasi sorumluluğunu soracaktır. İran halkı ise rejime ekonomik çöküşü, özgürlüklerin bastırılmasını, gençlerin geleceksizliğini ve ülke kaynaklarının bölgesel maceralarda tüketilmesini soracaktır.
Bu yüzden barış, sıradan insanlar için hayat; savaşla ayakta duran iktidarlar için ise siyasi tehlikedir. Ateşkes ve müzakere kanalları açıldıkça yeni provokasyonların ortaya çıkması tesadüf olarak görülemez. 2026 boyunca İran, İsrail, ABD ve bölgedeki vekil güçler arasında yaşanan her yeni tırmanma, daha önce kurulan ateşkes ve diplomasi zeminlerini yeniden sarsmıştır.
Barışı sabote eden yalnızca bir taraf değildir. Netanyahu yönetiminin Gazze ve Lübnan’daki saldırıları da İran rejiminin bölgesel gerilimi tırmandıran hamleleri de aynı kanlı döngüyü beslemektedir. Birinin suçu diğerini masum yapmaz. İsrail’in katliamları İran rejiminin baskıcılığını aklamaz; İran rejiminin saldırıları da Netanyahu hükümetinin Gazze’de ve Lübnan’da yaptıklarını meşru hâle getirmez.
Bölge Halkları Bu Kanlı Senaryoyu Reddetmelidir
Ortadoğu halkları iki kötü seçenek arasına sıkıştırılmamalıdır. Ya Netanyahu’nun savaş siyasetine ya da Tahran rejiminin mezhepçi ve yayılmacı düzenine mahkûm değiliz. Filistin halkının haklarını savunmak, İran rejiminin bölgesel hesaplarına teslim olmak anlamına gelmez. İran halkının özgürlük talebini desteklemek de İsrail’in saldırganlığını görmezden gelmek değildir.
Bölgenin ihtiyacı, devletlerin egemenliğine saygı duyan; vekil örgütler üzerinden yürütülen savaşları reddeden; sivilleri, hukuku ve insan onurunu merkeze alan bağımsız bir siyasi akıldır. Aksi takdirde her çatışma yeni bir çatışmanın bahanesi olacak; her katliam bir sonraki saldırının gerekçesine dönüştürülecektir.
Velhasıl; Birbirlerinin Düşmanı Değil, Siyasi Ömrünün Garantörü, Düşman Görünümlü Kardeşler!
Bugün bölgede yaşananları yalnızca “İran-İsrail savaşı” olarak okumak eksiktir. Bu aynı zamanda iki yönetimin kendi toplumlarına karşı yürüttüğü bir iktidar savaşıdır. Netanyahu, İran tehdidi olmadan savaş lideri rolünü sürdüremez. İran rejimi, İsrail düşmanlığı olmadan içerideki baskısını ve bölgesel müdahalelerini aynı kolaylıkla meşrulaştıramaz.
Biri Gazze’nin ve Lübnan’ın üzerine bombalar yağdırırken, diğeri kendi halkının özgürlük talebini bastırmakta ve bölgeyi vekil güçler üzerinden ateşe sürmektedir. Dillerinde birbirlerini yok etme tehdidi vardır; fakat ortaya çıkan her sonuç, ötekinin siyasi ömrünü uzatmaktadır.
(E)Tuğg. Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ
16 Temmuz 2026
Güncel Yazıları
Savaştan Beslenen İki İktidar: İsrail ve İran
17 Temmuz 2026
O Geceden Önce, Bir Başka Gece Daha Vardı…
15 Temmuz 2026
Alamut’tan Pensilvanya’ya
13 Temmuz 2026
Mehterin Gölgesinde Ankara Bildirisi
09 Temmuz 2026
Ankara’da NATO Toplanırken: Siber Cephede Kim Kimi Görüyor?
04 Temmuz 2026
Terörsüz Türkiye İç Cepheyi Tahkim Etmeden Küresel Güç Olunmaz
01 Temmuz 2026
Mazlumların Çığlığı ve Mandacı Aklın İflası
23 Haziran 2026
Sahte Haber, Sahte Görsel, Sahte Link Tuzağı
13 Haziran 2026
Batı Merkezli Medya, Fon Ağları ve Türkiye’nin Bilişsel Güvenliği
08 Haziran 2026
Pentagon’un Yapay Zekâ Ortakları ve Türkiye’nin Dijital Egemenlik Meselesi
01 Haziran 2026
Türk Dünyası’nın Yeniden İnşası! Kardeşlikten Stratejik Bütünleşmeye
15 Mayıs 2026
Türkiye ve Arap Dünyası, Batı’nın Gölgesinden Çıkıp Kardeşlik Hattını Yeniden Kurma..
12 Mayıs 2026
İsrail’in Türkiye Planı, Doğrudan Savaş Değil, Vekil Cephe
07 Mayıs 2026
Fondaşlara Müjde! İsrail "Fonlarına" Zam Yaptı!
04 Mayıs 2026
Tempest’ten Fiber’e: Duvarların Ardındaki Kulak – Sessiz Savaşın Yeni Cephesi..
14 Nisan 2026