Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ

Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ

Tüm Yazıları

S-400'ler BAE'ye Giderse: Körfez'de 70 Yıllık Amerikan Gölgesini Türkiye mi Kaldıracak?

27 Temmuz 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

S-400'lerin Birleşik Arap Emirlikleri'ne devri yalnızca bir silah satışı değil, Körfez'in güvenlik eksenini değiştirebilecek tarihî bir fırsat olabilir.

BAE'yi bir bağımlılık ilişkisinden çıkarıp başka bir bağımlılığa sokmak değil; Türkiye ile eşitlik, kardeşlik ve karşılıklı kapasite geliştirme temelinde müşterek bir savunma mimarisi kurmak gerekir.

S-400 meselesi bir silah sisteminden daha fazlasıdır

Uluslararası ilişkilerde bazı silah sistemleri, askerî özelliklerinden çok daha büyük anlamlar taşır. S-400 hava savunma sistemi de Türkiye açısından artık yalnızca radar, füze ve fırlatma araçlarından oluşan teknik bir sistem değildir.

S-400; Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinin, F-35 programındaki geleceğinin, CAATSA yaptırımlarının, Rusya ile kurduğu hassas dengenin ve Körfez'de şekillenmekte olan yeni güvenlik mimarisinin merkezinde bulunan stratejik bir düğümdür.

Son günlerde Türkiye'nin elindeki S-400 sistemlerinin devredileceği üçüncü ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri olabileceği ileri sürülmektedir. Bu iddia henüz Türkiye, BAE veya Rusya tarafından resmen doğrulanmış değildir. Dolayısıyla kesinleşmiş bir satıştan söz etmek için erkendir.

Bununla birlikte uluslararası basında, Türkiye'nin S-400 sistemlerini BAE'ye devretmek üzere temaslarda bulunduğu; böylece CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve Türkiye'nin F-35 programına dönüşünün önündeki engelin aşılmasının hedeflendiği ileri sürülmektedir. Kremlin de S-400'lerin geleceği konusunda Türkiye ile temas yürütüldüğünü doğrulamış, fakat meseleyi son derece hassas olarak nitelendirmiştir.

Farklı bir gelişme yaşanmaz ve gerekli hukukî, diplomatik ve teknik şartlar sağlanırsa S-400'lerin BAE'ye devredilmesi ihtimali güçlenebilir. Fakat asıl önemli mesele sistemlerin hangi ülkeye satılacağı değildir.

Asıl soru şudur: Bu devir, Türkiye'nin elindeki pahalı bir sistemi elden çıkarmasından mı ibaret olacaktır; yoksa Körfez'in yaklaşık yetmiş yıldır ABD merkezli kurulan güvenlik düzenini değiştirecek stratejik bir hamleye mi dönüşecektir?

S-400'ler BAE'ye verilirse Türkiye ne kazanacak?

Türkiye'nin S-400 sistemlerine sahip olmaya devam etmesi, mevcut Amerikan mevzuatına göre F-35 programına dönüşünün önündeki temel engellerden biridir. ABD Başkanı'nın CAATSA yaptırımlarını kaldırmak ve Türkiye'ye yeniden F-35 satmak istediğini açıklaması önemlidir; ancak Amerikan Başkanı'nın siyasi iradesi tek başına yeterli değildir. Kongre engelinin de aşılması gerekmektedir.

Bu nedenle BAE'ye yapılacak muhtemel bir devir; CAATSA yaptırımlarının kaldırılması, F-35 programına dönüş, daha önce parası ödenen uçakların teslim alınması, Türk savunma şirketlerinin yeniden üretim zincirine katılması ve Türkiye-ABD ilişkilerindeki önemli bir krizin çözülmesi gibi sonuçlar doğurabilir.

Ancak mesele yalnızca bundan ibaret olmamalıdır. Türkiye, S-400 sistemlerini BAE'ye verip karşılığında yalnızca Washington'dan gelecek sözlü vaatleri beklerse elindeki stratejik kozu ucuza teslim etmiş olur.

Devir gerçekleşecekse CAATSA'nın kaldırılması, F-35 programına dönüş, uçakların teslimat takvimi, Türkiye'nin üretim zincirindeki konumu ve Rusya'nın üçüncü ülkeye devir izni aynı anlaşma paketinin bağlayıcı ve eş zamanlı maddeleri hâline getirilmelidir.

S-400'ler önce teslim edilip Amerikan Kongresinin daha sonra karar vermesi beklenemez. Türkiye taşı kendi eliyle satranç tahtasından kaldırdıktan sonra karşı tarafın sözünü tutmasını umut edemez.

Fakat bu süreçte daha büyük bir kazanım mümkündür: Birleşik Arap Emirlikleri ile eşitlik, karşılıklı güven ve müşterek çıkar temelinde yeni bir ortak savunma anlayışı oluşturmak.

BAE neden ABD ve İsrail'e Yaklaştı?

Birleşik Arap Emirlikleri'nin son yıllarda ABD ile derin askerî ilişkiler kurması ve İsrail'le normalleşmesi yalnızca ideolojik veya diplomatik bir tercih değildir. Bu yönelimin arkasında önemli ölçüde güvenlik endişesi bulunmaktadır.

BAE; İran'ın füze ve insansız hava aracı kapasitesinden, Hürmüz Boğazı'ndaki istikrarsızlıktan, bölgesel vekâlet savaşlarından, enerji altyapısına yönelik saldırılardan ve küçük bir ülke olarak büyük güç mücadelelerinin ortasında kalmaktan endişe etmektedir.

Abu Dabi yönetimi kendisini koruyacak güçlü bir güvenlik şemsiyesi aramış ve uzun yıllar boyunca bu şemsiyenin Washington tarafından sağlanabileceğine inanmıştır. İsrail'le yakınlaşma da bu güvenlik arayışından bağımsız düşünülemez.

Ancak son İran-Amerika çatışmaları, Körfez ülkelerinin yıllardır üzerine güvenlik politikası inşa ettiği büyük varsayımı sarstı: Amerika bölgede bulunabilir; fakat bu, Körfez ülkelerini mutlaka koruyabileceği anlamına gelmez.

Amerikan Güvenlik Şemsiyesinin Sınırları

Son çatışmalar, kısa süre içerisinde Körfez ülkelerini, enerji altyapısını ve Hürmüz Boğazı'nı içine alan geniş bir güvenlik krizine dönüştü. Bölgedeki askerî üslerin, gelişmiş radarların ve milyarlarca dolarlık silah alımlarının tek başına mutlak güvenlik sağlamadığı görüldü.

Amerikan uçakları havalanabilir, Amerikan gemileri Körfez'de dolaşabilir ve Amerikan radarları bölgeyi izleyebilir; fakat çatışma başladığında vurulan enerji tesisleri, limanlar, havaalanları ve şehirler yine Körfez ülkelerine aittir.

Elbette bu durum Körfez ülkelerinin bir gecede ABD'den kopacağı anlamına gelmemektedir. Ancak Amerikan güvenlik şemsiyesinin sınırsız ve tartışılmaz olduğuna ilişkin inanç ciddi biçimde aşınmıştır. Yaklaşık yetmiş yıldır devam eden güvenlik düzeni tamamen ortadan kalkmamış olsa da temelinde derin çatlaklar oluşmuştur.

Türkiye açısından tarihî fırsat tam olarak burada başlamaktadır.

“ELDEN GELEN ÖĞÜN OLMAZ, O DA VAKTİNDE BULUNMAZ.”

Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz

Türk milletinin asırlık tecrübesinden süzülen çok anlamlı bir atasözümüz vardır: Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz.

Bir milletin, bir devletin veya bir bölgenin güvenliği sürekli olarak başka ülkelerden gelecek yardıma bırakılamaz. Çünkü dışarıdan gelecek yardımın zamanı, miktarı ve şartları hiçbir zaman yalnızca ihtiyaç sahibi ülke tarafından belirlenmez.

Yardım bazen gecikir, bazen hiç gelmez; bazen de geldiğinde karşılığında ağır siyasi bedeller talep edilir. Körfez ülkelerinin yaklaşık yetmiş yıllık güvenlik tecrübesi bu gerçeği açık biçimde ortaya koymaktadır.

Bu nedenle Türkiye'nin BAE'ye ve diğer Körfez ülkelerine yaklaşımı yalnızca silah satmak şeklinde olmamalıdır. Yaygın ifadeyle onlara yalnızca balık vermek değil, balık tutmayı öğretmek gerekir.

Türkiye, kardeş ülkelerin güvenliğini sürekli olarak kendi imkânlarıyla sağlamayı değil; onların kendi ayakları üzerinde durabilecekleri millî ve bölgesel savunma kapasitesini geliştirmeyi hedeflemelidir.

Gerçek kardeşlik, kardeşinin sürekli sana muhtaç kalmasını istemek değil; onun güçlü, bağımsız ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir ülke olmasına katkı sağlamaktır.

Körfez Artık Tek Kapıya Bağımlı Kalmak İstemiyor

BAE'nin savunma politikası son dönemde belirgin biçimde çeşitlenmektedir. Abu Dabi yönetimi yalnızca ABD'ye bağlı kalmak istememekte; Güney Kore, Hindistan, Türkiye ve diğer ülkelerle yeni savunma ortaklıkları kurmaktadır.

Bu gelişmeler bize şunu göstermektedir: BAE yeni bir koruyucu aramıyor; kendisine hareket alanı sağlayacak çok yönlü ve bağımsız bir güvenlik düzeni kurmaya çalışıyor.

Türkiye'nin yapması gereken, BAE'yi bir bağımlılık ilişkisinden çıkarıp başka bir bağımlılık ilişkisine sokmak değildir. Amaç; BAE'nin egemenliğine saygı duyan, İsrail'e mecburiyetini azaltan, ABD'ye tek taraflı bağımlılığını kıran ve İslam dünyasının kendi güvenlik kapasitesini geliştiren bir ortak savunma anlayışı oluşturmaktır.

Türkiye ile BAE arasında kurulacak ilişkinin özü vesayet değil dayanışma, tahakküm değil kardeşlik, bağımlılık değil karşılıklı güçlenme, tek taraflı koruma değil müşterek savunma olmalıdır.

Türkiye ve BAE farklı devletler olsa da aynı bölgenin, aynı medeniyet havzasının ve büyük ölçüde aynı güvenlik tehditlerinin muhatabıdır. Birinin zayıflığı diğerinin güvenliğini azaltır; birinin güçlenmesi ise bütün bölgenin direncini artırır.

S-400 Devri Tek Başına Yeterli Değildir

S-400'lerin BAE'ye devredilmesi tek başına Abu Dabi'yi Türkiye ile kalıcı bir güvenlik ortaklığına taşımaz. Çünkü S-400 Rus yapımı bir sistemdir. Üçüncü ülkeye devri Rusya'nın iznine, teknik desteğine, yedek parça ve bakım altyapısına bağlıdır.

Eğer Türkiye yalnızca sistemi satıp kenara çekilirse, BAE'nin Türkiye ile savunma iş birliği gelişmeyebilir; aksine Rus teknik desteğine duyduğu ihtiyaç artabilir.

Bu nedenle muhtemel S-400 devri, daha büyük bir Türk-BAE güvenlik paketinin başlangıcı olmalıdır. Bu paket; SİPER ve HİSAR hava savunma sistemlerini, KORKUT ve GÜRZ alçak irtifa unsurlarını, Türk radar ve erken ihbar sistemlerini, elektronik harp kabiliyetlerini, insansız hava araçlarını, siber savunmayı, güvenli haberleşmeyi, ortak tatbikatları, personel eğitimini ve savunma sanayisi ortak üretim projelerini kapsamalıdır.

S-400 bu mimarinin son noktası değil, başlangıç kapısı olmalıdır. Türkiye ile BAE arasında kurulan yüksek düzeyli stratejik mekanizmalar, savunma projeleri, yatırım ilişkileri ve teknoloji iş birlikleri bu zeminin giderek güçlendiğini göstermektedir.

Türkiye-BAE Ortak Savunma Anlayışı Neyi Değiştirir?

Türkiye ile BAE arasında kapsamlı bir ortak savunma anlayışının kurulması yalnızca iki ülkenin çıkarına olmayacaktır. Böyle bir gelişme bütün Körfez'de örnek oluşturabilir.

BAE'nin Türkiye ile derin bir hava savunma ve savunma sanayisi ortaklığı kurması; Suudi Arabistan'ı, Katar'ı, Kuveyt'i, Bahreyn'i ve Umman'ı benzer arayışlara yöneltebilir.

Böylece Körfez ülkeleri güvenliklerini yalnızca yabancı askerî üslerin varlığına bağlamak yerine kendi millî ve bölgesel savunma kapasitelerini oluşturmaya başlayabilir.

Türkiye; NATO üyesi, İslam dünyasının askerî bakımdan en güçlü ülkelerinden biri, gelişmiş savunma sanayisine sahip, sahada harekât tecrübesi bulunan, Sünni ve Şii dünyayla konuşabilen ve Batı ile Doğu arasında denge kurabilen bir ülke olarak bu yeni güvenlik mimarisinin en önemli ortaklarından biri olabilir.

Bu durum İran'a karşı topyekûn yeni bir cephe kurulması anlamına gelmemelidir. Amaç; İran'ı da İsrail'i de savaştan caydıracak, Körfez ülkelerini dış müdahalelerden koruyacak, enerji yollarının güvenliğini sağlayacak ve bölge ülkelerinin güvenliğini yine bölge ülkelerinin imkânlarıyla oluşturacak bağımsız bir denge kurmaktır.

Türkiye ile BAE arasındaki ilişki, koruyan ve korunan ilişkisi değil; aynı tehditlere karşı omuz omuza duran iki kardeş ülkenin ortaklığı olmalıdır.

İsrail Bu Gelişmeden Neden Rahatsız Olur?

İsrail'in bölgedeki temel stratejik üstünlüğü yalnızca gelişmiş savaş uçaklarından kaynaklanmamaktadır. İsrail'in asıl üstünlüğü, Arap ve İslam ülkelerinin dağınık, birbirine güvensiz ve dış güvenlik garantilerine bağımlı olmasıdır.

Körfez ülkeleri güvenlik için Washington'a, teknoloji için Tel Aviv'e ihtiyaç duyduğu sürece İsrail bölgede vazgeçilmez aktör gibi görünmeye devam eder.

Fakat Türkiye Körfez'e hava savunma sistemi, insansız hava aracı, radar, elektronik harp, güvenli haberleşme, ortak üretim ve askerî eğitim sunmaya başlarsa İsrail'in kendisini vazgeçilmez gösteren güvenlik söylemi zayıflar.

BAE'nin İsrail'e yakınlaşmasının önemli gerekçelerinden biri güvenlik endişesiyse, Türkiye bu güvenliğin kardeşlik, eşitlik ve karşılıklı saygı temelinde sağlanmasına katkıda bulunabilir.

İşte S-400'lerin BAE'ye devri bu nedenle yalnızca bir silah ticareti değildir. Doğru planlandığında, İsrail'in Körfez'deki stratejik vazgeçilmezlik iddiasını zayıflatabilecek bir hamledir.

Türkiye, Amerika'nın Oluşturduğu Boşluğa Nasıl Cevap Vermelidir?

Amerika, Körfez'e onlarca yıl boyunca petrol ve enerji yollarını güvence altında tutacağı, bölge yönetimlerini dış tehditlere karşı koruyacağı mesajını verdi. Bunun karşılığında askerî üslerine, silah satışlarına ve bölgesel politikalarına itiraz edilmemesini bekledi.

Bu düzen uzun yıllar çalıştı. Fakat son çatışmalar Washington'ın öncelikleri ile Körfez ülkelerinin güvenlik ihtiyaçlarının her zaman aynı olmadığını gösterdi.

Amerikan ana karası Hürmüz'ün kıyısında değildir. Amerikan şehirleri İran füzelerinin doğrudan menzilindeki Körfez kentleri değildir. Amerikan ekonomisi yalnızca tek bir boğazın açık kalmasına bağlı değildir.

Bedeli bölge ülkeleri öderken kararların Washington ve Tel Aviv'de verilmesi, gerçek bir güvenlik ortaklığının sorgulanmasına yol açmaktadır.

Türkiye'nin farkı burada ortaya çıkmaktadır. Türkiye bu bölgenin dışından gelen bir güç değildir. Türkiye'nin güvenliği Körfez'in güvenliğinden, enerji yollarından, Irak'tan, Suriye'den ve İran'dan ayrı düşünülemez.

Türkiye'nin amacı bölgeyi uzaktan yönetmek değil, bölge ülkeleriyle birlikte güvenli bir gelecek kurmak olmalıdır. Rolü vesayet kurmak değil; müşterek güvenlik, teknoloji paylaşımı, ortak üretim ve karşılıklı güçlenme temelinde kardeş ülkelerin kapasitesini yükseltmektir.

S-400'ler bir dönüm noktası olabilir

S-400'lerin BAE'ye devredileceği iddiası bugün henüz kesinleşmiş değildir. Rusya'nın yeniden ihracat izni, ABD Kongresinin tutumu, İsrail'in muhtemel itirazları, teknik entegrasyon sorunları ve BAE'nin nihai kararı gibi birçok engel bulunmaktadır.

Ancak bu ihtimal gerçekleşirse Ankara meseleye yalnızca S-400'lerden kurtulduk ve F-35 kapısı açıldı şeklinde bakmamalıdır. Bu çok dar bir hesap olur.

Türkiye önündeki büyük resmi görmelidir. S-400'lerin BAE'ye devri; Türkiye'nin F-35 programına dönüşünü, CAATSA yaptırımlarının kaldırılmasını, BAE ile savunma ortaklığının derinleşmesini, İsrail'in Körfez'deki etkisinin azalmasını, ABD'ye tek taraflı bağımlılığın kırılmasını ve bölge ülkelerinin müşterek imkânlarıyla yeni bir güvenlik mimarisinin kurulmasını aynı anda sağlayabilecek tarihî bir fırsata dönüştürülebilir.

Ancak bunun için sistemlerin satılması yetmez. Türkiye'nin doktrin, eğitim, teknoloji, istihbarat, savunma sanayisi ve diplomasiyle birlikte BAE'nin yanında durması gerekir.

BAE güvenlik endişeleri nedeniyle İsrail'e ve Amerika'ya yaklaşmış olabilir. Türkiye'nin görevi bu endişeyi küçümsemek değil; onu ortadan kaldıracak güvenilir, sürdürülebilir ve kardeşçe bir ortaklık oluşturmaktır.

Körfez ülkelerine gerçek, onurlu ve kalıcı bir alternatif sunulmalıdır. Ancak bu alternatif yeni bir bağımlılık üretmemelidir.

 Körfez'in Güvenliği Kardeş Ülkelerin Ortak İmkânlarıyla Kurulmalıdır

Son İran-Amerika çatışmaları, Körfez'de yaklaşık yetmiş yıldır sürdürülen Amerikan güvenlik düzeninin zayıflıklarını görünür hâle getirdi. Devasa üsler, milyarlarca dolarlık silahlar ve verilen güvenlik sözleri; savaş başladığında Körfez ülkelerinin kendilerini tam anlamıyla güvende hissetmelerine yetmedi.

Artık bölgede yeni bir dönem başlamaktadır. Körfez ülkeleri güvenliklerini yalnızca Washington'a teslim etmenin ne kadar büyük bir risk olduğunu görmektedir.

Yükselen Türkiye'nin önünde tarihî bir sorumluluk bulunmaktadır: Amerika'nın gölgesini kaldırmak fakat yerine yeni bir vesayet gölgesi kurmamak; İsrail'in korku siyasetini sona erdirmek fakat Körfez'i yeni bir cepheleşmeye sürüklememek; bölge ülkelerini kendisine bağımlı hâle getirmek değil, onlarla birlikte güçlü ve bağımsız bir savunma kapasitesi oluşturmak.

S-400'lerin BAE'ye devri gerçekleşirse bu satış sıradan bir savunma sanayisi işlemi olarak kalmamalıdır. Türkiye ile BAE arasında müşterek savunma anlayışının kurulduğu, BAE'nin ABD ve İsrail'e mecburiyetinin azaldığı, Körfez ülkelerinin kendi güvenlik mimarisini oluşturmaya başladığı, savunma sanayisinde ortak üretimin geliştiği ve İslam dünyasının savunma alanında yeniden özgüven kazandığı büyük bir dönüşümün başlangıcı olmalıdır.

Türkiye kardeşlerine yalnızca balık veren bir ülke olmamalıdır. Balığın nasıl tutulacağını, savunma teknolojisinin nasıl üretileceğini, sistemlerin nasıl işletileceğini ve millî güvenliğin nasıl bağımsız biçimde korunacağını birlikte geliştirmelidir.

Çünkü gerçek kardeşlik, kardeşini sürekli korumaya muhtaç bırakmak değildir. Gerçek kardeşlik, onunla birlikte güçlenmek, gerektiğinde omuz omuza durmak ve ortak kaderi birlikte savunmaktır.

Yeni dünyada güvenlik, uzaktan verilen sözlerle değil; zor zamanda yanında duran, bilgisini ve teknolojisini paylaşan, seni kendisine bağımlı kılmadan güçlendiren gerçek dostlarla sağlanacaktır.

Türkiye ve BAE'nin kuracağı ortak savunma anlayışı, yalnızca iki ülkeyi değil, bütün Körfez'i ve İslam dünyasını daha güçlü hâle getirebilir.

Çünkü kaderimiz ortak, tehditlerimiz müşterek, güvenliğimiz ise birbirimize emanettir.

VESAYET DEĞİL ORTAK SAVUNMA • BAĞIMLILIK DEĞİL BİRLİKTE GÜÇLENME

ORTAK SAVUNMANIN DÖRT İLKESİ

1. Vesayet değil egemen ortaklık

2. Hazır sistem bağımlılığı değil teknoloji ve bilgi paylaşımı

3. Tek taraflı koruma değil müşterek caydırıcılık

4. Geçici yardım değil kalıcı savunma kapasitesi

KAYNAK VE DOĞRULAMA NOTLARI

 [1] Reuters - Türkiye, S-400 ve F-35 sürecine ilişkin haber ve analizler

[2] Anadolu Ajansı - Türkiye-ABD ilişkileri ve CAATSA/F-35 açıklamaları

[3] Wall Street Journal - S-400 sistemlerinin üçüncü ülkeye devri iddiaları

[4] T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı - Türkiye-BAE anlaşmaları ve stratejik iş birliği

(E)Tuğg. Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA