Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ

Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ

Tüm Yazıları

Terörsüz Türkiye: Silahlar Susunca Kimlerin Sesi Yükseldi?

12 Ağustos 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Kırk yıldır “terör bitsin” diyenlerden bazıları, terör gerçekten bitecek diye neden bu kadar huzursuz?

Türkiye belki de son kırk yılının en önemli kavşaklarından birinde.

Bir düşünün…

• Dağlarda silahlar susacak.

• Terör örgütünün yapısı tasfiye edilecek.

• Silah ve mühimmatın teslim edildiği devlet tarafından tespit edilecek.

• Örgütsel varlığın sona erdiği güvenlik mekanizmalarınca teyit edilecek.

• Ve Türkiye’nin kırk yılı aşkın süredir kanayan yaralarından biri kapanacak.

Normal şartlarda böyle bir ihtimal karşısında bu ülkenin her ferdinin söylemesi gereken tek bir cümle yok mudur?

“İNŞALLAH GERÇEKTEN BİTER.”

Fakat garip bir şey oluyor.

Silahlar daha tamamen susmadan sesler yükselmeye başladı. Örgüt tasfiye edilmeden bazı çevrelerde büyük bir huzursuzluk baş gösterdi.

Kırk yıldır “terör bitsin”, “analar ağlamasın”, “şehit gelmesin”, “bu mesele artık çözülsün” diyenlerden bazılarının, mesele gerçekten çözülme ihtimaline yaklaşınca dili değişti.

İşte insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

TERÖRÜN BİTMESİNDEN KİM, NEDEN RAHATSIZ OLUR?

Kırk Yıldır Ödediğimiz Bedel

Türkiye birkaç yıl terörle mücadele etmedi. Kırk yılı aşkın bir süre mücadele etti.

Binlerce vatan evladını toprağa verdik. Ocaklara ateş düştü. Anneler evlatlarını kaybetti. Çocuklar babasız kaldı.

Türkiye’nin milyarlarca dolarlık kaynağı güvenlik harcamalarına aktı. Dağlara yollar, karakollar, üs bölgeleri yapıldı. Türk ile Kürt arasına nifak sokulmaya çalışıldı. Türkiye’nin askerî, ekonomik ve diplomatik enerjisinin önemli bir bölümü yıllarca terör meselesiyle meşgul edildi.

Bugün devlet, yıllar içinde oluşturduğu askerî ve istihbarî üstünlüğü örgütün kalıcı tasfiyesiyle sonuçlandırabilecek bir safhaya taşımaya çalışıyor.

Elbette sorular sorulmalıdır. Elbette kanun maddeleri tartışılmalıdır. Elbette şehit ailelerinin hassasiyetleri her şeyin üzerinde tutulmalıdır. Elbette devlet, örgütün gerçekten tasfiye edildiğinden emin olmalıdır.

Bunlar itiraz değildir. Bunlar devlet aklının gereğidir.

Fakat bazı tepkilerde başka bir şey hissediliyor. “Daha güvenli nasıl yapılır?” sorusundan çok, “Neden yapıyorsunuz?” öfkesini andıran bir refleks…

İşte orada insan duruyor. Ve düşünüyor.

Terörle Mücadele mi, Terörün Devamına Alışmış Bir Düzen mi?

Terör yalnızca dağdaki silahlı adamlardan ibaret değildir. Uzun yıllar devam eden her çatışmanın çevresinde zamanla bir ekosistem oluşur.

Televizyon programları, uzmanlık alanları, siyaset dili, araştırma merkezleri, sivil toplum ağları, korku üzerinden üretilen söylemler, uluslararası fon mekanizmaları ve jeopolitik hesaplar…

Terör kırk yıl sürerse, bir süre sonra onun etrafında terörün varlığına alışmış bir düzen de oluşabilir.

Terör bittiği gün yalnız teröristin silahı elinden alınmaz. Bazılarının ekran konusu gider, siyasi argümanı gider, korku siyaseti gider, yıllardır üzerinde yükseldiği söylem çöker.

Acaba bazıları için mesele yalnızca terörün bitmesi değil, yıllardır ellerinde tuttukları oyuncağın alınması mı?

Sonra Bir Şeyi Fark Ettim…

Bu tartışmaları izlerken yakın zamanda yaşadığımız başka bir mesele aklıma geldi: Mekke Anlaşması.

Türkiye’nin bölgesel güvenlik ve dayanışma mekanizmalarının güçlendirilmesine yönelik yeni arayışlar gündeme geldiğinde de benzer tepkiler görmüştük.

Türkiye’nin bölgesel yalnızlığını azaltması, Müslüman ülkelerle savunma iş birliğini güçlendirmesi, yeni güvenlik mekanizmaları oluşturması ve dış güvenlik şemsiyelerine alternatifler geliştirmesi… Bunlardan kim rahatsız olur?

Bölgenin parçalı kalmasından çıkar sağlayan güçlerin rahatsız olması anlaşılabilir. Ama Türkiye’nin içinden yükselen bazı tepkiler daha düşündürücüydü.

Mekke’deki yakınlaşmadan rahatsız olanlarla Kandil’deki silahın susmasından rahatsız olanların ortak korkusu ne olabilir?

İki Farklı Gelişme, Tek Stratejik Sonuç

İlk bakışta Mekke Anlaşması ile Terörsüz Türkiye arasında ilişki yokmuş gibi görünebilir. Biri dış politika, diğeri iç güvenlik…

Fakat büyük resme biraz yukarıdan bakınca manzara değişiyor.

Biri Türkiye’nin dışarıdaki hareket alanını genişletiyor. Diğeri Türkiye’nin içerideki enerjisini serbest bırakıyor.

Biri bölgesel yalnızlığı azaltıyor. Diğeri kırk yıllık güvenlik yükünü azaltmaya aday.

Biri Türkiye’nin dost ve müttefikleriyle ortak hareket kapasitesini artırıyor. Diğeri Türkiye’nin iç cephesini sağlamlaştırıyor.

KONU YALNIZCA PKK DEĞİL; TÜRKİYE’NİN ÖNÜMÜZDEKİ ELLİ YILININ JEOPOLİTİK HAREKET ALANIDIR.

PKK Gerçekten Biterse Türkiye Ne Kazanır?

Soruyu tersinden soralım. Terör gerçekten sona ererse Türkiye’ye ne olur?

Güvenlik güçlerinin önemli bir bölümü sürekli iç güvenlik baskısından kurtulur.

Askerî ve istihbarî kapasite daha büyük stratejik tehditlere yöneltilebilir.

Güneydoğu Anadolu’daki yatırımlar hızlanabilir.

Irak ve Suriye üzerinden oluşturulacak ticaret ve ulaşım koridorlarının güvenliği güçlenebilir.

Türkiye’nin Irak ve Suriye üzerindeki diplomatik ağırlığı artabilir.

Türk ile Kürdü karşı karşıya getirmeye çalışan dış müdahale kanalları daralabilir.

Terör üzerinden Türkiye’ye baskı uygulama imkânları azalabilir.

Ve en önemlisi; Türkiye yüzünü daha güçlü biçimde büyük jeopolitik mücadeleye dönebilir.

Terörün tasfiyesi, doğru yönetildiğinde yalnızca bir güvenlik başarısı değil; JEOPOLİTİK BAĞIMSIZLIK HAMLESİDİR.

“İçimizdeki İsrail”

Bu ifadeyi özellikle kullanıyorum. Ancak kastım bir din veya etnik kimlik değildir. Bir zihniyet metaforudur.

Türkiye’nin kazandığı yerde huzursuz olan; Türkiye’nin bölgesel yakınlaşmalarını küçümseyen; Türkiye’nin savunma sanayii hamlelerinden rahatsız olan; Türkiye’nin bağımsız güvenlik politikalarına karşı çıkan ve Türkiye kendi terör sorununu çözmeye yaklaştığında dahi huzursuzlanan bir düşünce biçimi…

Ortadoğu’nun yakın tarihine bakıldığında parçalanmış, birbirleriyle mücadele eden ve iç sorunlarıyla meşgul devletlerin İsrail açısından daha elverişli bir stratejik ortam oluşturduğu görülmektedir.

Parçalanmış Irak… Parçalanmış Suriye… Birbirleriyle kavgalı Müslüman ülkeler… Etnik ve mezhepsel çatışmalar… Bitmeyen iç savaşlar… Sürekli kendi güvenliğiyle uğraşan ordular…

Böyle bir coğrafyada İsrail’in hareket alanı genişler. Türkiye’nin kırk yıldır terörle uğraşmasının Türkiye’ye zarar verdiği açıksa, bundan dolaylı olarak fayda sağlayan aktörlerin bulunması da şaşırtıcı değildir.

Bu yüzden meseleye yalnızca içeriden bakamayız.

Ama Bizim de Kırmızı Çizgilerimiz Var

“Terörsüz Türkiye” demek her şeyi unutmak değildir. Burada hiçbir tereddüt yok.

Teröristin silah bırakması onu kahraman yapmaz. Örgütün tasfiye edilmesi işlenen suçları tarihten silmez. Toplumsal bütünleşme şehitlerimizin aziz hatırasını unutturamaz.

Devlet merhametli olabilir. Devlet kuşatıcı olabilir. Devlet vatandaşını yeniden kazanmak için büyük adımlar atabilir. Fakat devlet hafızasız olamaz.

Bu nedenle sıra bellidir:

ÖNCE SİLAH BIRAKILACAK.

SONRA ÖRGÜT TASFİYE EDİLECEK.

DEVLET BUNU TESPİT EDECEK.

GÜVENLİK KURUMLARI TEYİT EDECEK.

HUKUKİ NORMALLEŞME BUNDAN SONRA GELECEK.

İsim değiştirmek tasfiye değildir. PKK tabelasını indirip başka tabela asmak tasfiye değildir. Silahı Kandil’den Suriye’ye taşımak tasfiye değildir. Komuta zincirini koruyup kamuflaj değiştirmek tasfiye değildir.

Gerçek tasfiye, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı silah kullanabilecek örgütsel iradenin ortadan kaldırılmasıdır. Benim kırmızı çizgim budur.

Kimin Ağladığına Bakın

Bazen bir politikanın ne kadar isabetli olduğunu yalnızca onu destekleyenlerden anlayamazsınız. Karşı taraftaki telaşa da bakarsınız.

Türkiye savunma sanayiinde bağımsızlaşıyor… Birileri rahatsız.

Türkiye enerji kaynaklarını çeşitlendiriyor… Birileri huzursuz.

Türkiye bölgesindeki ülkelerle yeni güvenlik mekanizmaları kuruyor… Birileri öfkeli.

Türkiye kırk yıllık terör belasından kurtulmaya yöneliyor… Yine bazı çevreler feveran ediyor.

Bütün Bunların Ortak Noktası Türkiye’nin Güçlenmesi Olabilir mi?

Bir Türkiye düşünün: terör sorunu önemli ölçüde sona ermiş; savunma sanayii güçlenmiş; enerji bağımlılığı azalmış; Türk dünyasıyla ilişkileri gelişmiş; İslam ülkeleriyle yeni güvenlik mekanizmaları kurmuş; Irak ve Suriye’de sınır güvenliğini sağlamlaştırmış; bölgesindeki ekonomik koridorların merkezine oturmuş…

Böyle bir Türkiye’den kim korkar?

Bu sorunun cevabı, bugün kimin neden bağırdığını da açıklayabilir.

Oyuncakları Ellerinden Alınıyor

Kırk yıldır Türkiye’yi terörle meşgul eden bir mekanizma sona erme ihtimaliyle karşı karşıya.

Terör gerçekten sona ererse yalnızca dağdaki silah susmayacak. Terör üzerinden kurulmuş siyasi hesaplar değişecek. Dış müdahale kanallarından biri daralacak. Türkiye’nin enerjisi başka alanlara yönelecek. Türk ile Kürdün arasına sokulmak istenen kama zayıflayacak. Türkiye’nin bölgesindeki gelişmelere müdahale kapasitesi artacak.

Ve en önemlisi; Türkiye’nin ayağına bağlanmış kırk yıllık ağırlıklardan biri çözülecek.

Bu nedenle bugün bazı feryatlara bakıp üzülmüyorum. Tam tersine soruyorum:

Acaba Doğru Yere mi Dokunuldu?

Mekke Anlaşması’na karşı çıkanların bir kısmı buna da karşıysa… Türkiye’nin bölgesel birlik arayışından rahatsız olanlar terörün sona ermesinden de rahatsızsa… Türkiye’nin elini güçlendiren her gelişme aynı çevrelerde huzursuzluk oluşturuyorsa… o zaman belki de Türkiye gerçekten doğru istikamette ilerliyordur.

Çünkü bazen doğru yolda olduğunuzu size alkış tutanlardan değil, yolunuzu kesmeye çalışanların telaşından anlarsınız.

Ve bugün ortada ciddi bir telaş varsa… Belki sebebi çok basittir:

OYUNCAKLARI ELLERİNDEN ALINIYOR.

Çocukların elinden oyuncakları alındığında ağlamaları tabiidir. Fakat jeopolitikte durum biraz farklıdır.

“Vekâlet savaşlarının oyuncakları ellerinden alındığında ağlayanlar, bazen oyuncağın gerçek sahibinin kim olduğunu da ele verirler.”

(E)Tuğg. Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA