Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ
Tüm Yazılarıİslam dünyası kendi güvenliğini kendi elleriyle kurabilir mi?
Bazen tarihin yönünü değiştiren gelişmeler büyük gürültülerle başlamaz. Bir masa kurulur. Üç lider yan yana gelir. Birkaç sayfalık bir metnin altına imza atılır. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir diplomasi fotoğrafı gibi görünür. Ama bazı imzalar vardır ki mürekkebi kuruduktan sonra anlamı büyümeye başlar.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması belki de böyle bir imzadır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan… Üç büyük ülke. Üç farklı coğrafya. Üç farklı stratejik kapasite. Ve hepsini birbirine bağlayan son derece önemli bir hüküm:
“Birine yapılan saldırı, üçüne yapılmış sayılacak.”
İşte mesele tam burada başlıyor. Çünkü bu cümle yalnızca askerî bir dayanışma sözü değildir. Doğru okunur ve doğru inşa edilirse, yaklaşık bir asırdır güvenliğini büyük ölçüde dışarıdan temin etmeye çalışan İslam dünyasının önüne bambaşka bir kapı açabilir.
80 YIL SONRA SORULMASI GEREKEN SORU
Ortadoğu yaklaşık seksen yıldır Batı merkezli güvenlik mimarisinin içerisinde yaşıyor. Üsler kuruldu. Milyarlarca dolarlık silah satın alındı. Savunma anlaşmaları yapıldı. Güvenlik şemsiyeleri oluşturuldu.
Peki sonuç? Irak savaşlardan kurtulamadı. Suriye parçalanmanın eşiğine geldi. Yemen yıllarca kan kaybetti. Filistin meselesi çözülemedi. Gazze yerle bir edildi. Terör örgütleri bölgeyi dolaştı. Enerji tesisleri vuruldu. Deniz yolları tehdit edildi. Devletler birbirine düşürüldü.
O hâlde artık şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi? Müslüman ülkelerin güvenliğini neden sürekli başkaları belirliyor?
Daha önemlisi: Neden dünyanın en stratejik coğrafyasına, enerji kaynaklarına, genç nüfusuna, büyük ordularına ve trilyonlarca dolarlık ekonomik kapasitesine sahip ülkeler kendi ortak güvenlik sistemlerini kuramasın?
Mekke’de atılan imzanın gerçek değeri burada ortaya çıkıyor.
ÜÇ ÜLKE… ÜÇ AYRI GÜÇ
Türkiye… Gelişen savunma sanayii, operasyonel tecrübesi, İHA ve SİHA teknolojileri, elektronik harp sistemleri, hava savunma kapasitesi, deniz platformları ve yetişmiş askerî insan gücüyle masanın güçlü teknoloji ve harekât ayağı.
Pakistan… Büyük ordusu, füze teknolojisi, savunma üretim altyapısı ve nükleer güç statüsüyle çok farklı bir stratejik ağırlığa sahip.
Suudi Arabistan… Ekonomik gücü, enerji kaynakları, İslam dünyasındaki tarihî ve dinî merkezi konumu, Körfez ve Kızıldeniz üzerindeki stratejik ağırlığıyla üçüncü büyük sütun.
Şimdi bu üç kapasiteyi tek bir cümlede birleştirin: Türkiye’nin teknolojisi ve askerî tecrübesi, Pakistan’ın stratejik gücü, Suudi Arabistan’ın ekonomik kapasitesi…
Bu yapı daha yolun başında. Ancak doğru kurumsallaştırılırsa ortaya yalnızca bir savunma anlaşması değil, yeni bir stratejik ağırlık merkezi çıkabilir. Ve bence asıl mesele şimdi başlıyor.
ŞİMDİ HALKAYI BÜYÜTME ZAMANI
Bu yapı üç ülkeyle kalmamalıdır. İlk büyük halka Mısır olmalıdır. Çünkü Mısır olmadan Arap dünyasının güvenlik mimarisi eksik kalır.
Mısır; Süveyş Kanalı’dır. Kızıldeniz’dir. Akdeniz’dir. Afrika’ya açılan kapıdır. Arap dünyasının en büyük askerî ve siyasi merkezlerinden biridir.
Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan üçlüsüne Mısır eklendiğinde karşımıza çok farklı bir jeopolitik harita çıkar: Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz’e, Kızıldeniz’den Basra Körfezi’ne, oradan Hint Okyanusu’na uzanan dev bir stratejik kuşak…
Ardından Katar. Enerji gücü, finansal kapasitesi, diplomatik etkinliği ve Türkiye ile mevcut savunma ilişkileriyle bu yapının doğal ortaklarından biri olabilir.
Sonra Kuveyt: Körfez’in kuzey kapısı. Ardından Birleşik Arap Emirlikleri… Yüksek teknoloji, hava gücü, lojistik altyapı, limanlar ve sermaye kapasitesiyle sistemin önemli tamamlayıcılarından biri.
Ve zaman içerisinde yeniden istikrara kavuşmuş, ordusunu ve devlet kurumlarını ayağa kaldırmış bir Suriye…
Bir an için haritaya böyle bakın: Türkiye, Suriye, Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt, BAE, Pakistan. Bu sadece ülkelerin yan yana yazıldığı bir liste değildir.
Bu coğrafya; Doğu Akdeniz’i, Süveyş’i, Kızıldeniz’i, Basra Körfezi’ni, Hürmüz çevresini, Arap Denizi’ni ve Hint Okyanusu bağlantısını kapsayan dev bir stratejik kuşaktır.
Dünya ticaretinin damarlarından söz ediyoruz. Enerjinin damarlarından… Fiber-optik kabloların geçtiği denizlerden… Petrol ve LNG rotalarından… Kıtaları birbirine bağlayan limanlardan…
İşte böyle bir coğrafya ortak güvenlik anlayışı geliştirebilirse dünya dengelerinde yeni bir sayfa açılır.
“Bu sadece ülkelerin yan yana yazıldığı bir liste değil; Doğu Akdeniz’den Hint Okyanusu’na uzanan stratejik bir kuşaktır.”
AMA BU BİR “MÜSLÜMAN NATO’SU” KOPYASI OLMAMALI
Burada çok önemli bir noktayı özellikle vurgulamak gerekir. Hedef Batı’nın kurduğu kurumları isim değiştirerek taklit etmek değildir. Hedef kendi şartlarımıza uygun bir sistem oluşturmaktır.
Bir başka ifadeyle: Batı’ya karşı bir blok değil, kendi ayakları üzerinde duran bir güvenlik mimarisi.
Çünkü mesele “kime karşıyız?” sorusundan önce “kendimizi nasıl koruyacağız?” sorusudur.
Bu yapı herhangi bir mezhebe karşı da olmamalıdır. Herhangi bir Müslüman devlete karşı da… İran’a karşı kurulmuş bir “Sünni cephesi” hâline getirilirse daha doğmadan yanlış yola girer.
Tam tersine hedef; devletlerin egemenliğine saygı, sınırların dokunulmazlığı, terörizmle ortak mücadele, karşılıklı saldırmazlık, ihtilafların diplomasiyle çözülmesi ve dış saldırıya karşı müşterek caydırıcılık olmalıdır.
Birlik düşman üreterek değil, ortak menfaat üreterek kurulur.
ASIL SINAV İMZADAN SONRA
Bir savunma anlaşması imzalamak kolaydır. Onu gerçek bir savunma sistemine dönüştürmek zordur.
Çünkü “birimize saldırı hepimize saldırıdır” demek tek başına yeterli değildir.
Sorulması gereken sorular vardır: Kim karar verecek? Müşterek komuta merkezi nerede olacak? Hangi kuvvet ne kadar sürede harekete geçecek? Hava savunması nasıl entegre edilecek? Füze saldırıları hangi sistemlerle karşılanacak? İstihbarat nasıl paylaşılacak?
Bir petrol tesisine yapılan siber saldırı ortak savunma maddesi sayılacak mı? Bir vekil örgütün saldırısı nasıl değerlendirilecek? Bir ülkenin haberleşme sistemlerinin çökertilmesi savaş sebebi kabul edilecek mi?
Yeni dünya artık yalnızca tankların ve savaş uçaklarının dünyası değil. Siber saldırılar var. Yapay zekâ destekli savaş sistemleri var. Uydu harp sistemleri var. Elektronik harp var. İnsansız sistemler var. Algı operasyonları var. Enerji altyapısına sabotajlar var.
Bu nedenle kurulacak sistem 20. yüzyılın değil, 21. yüzyılın ittifakı olmak zorundadır.
KENDİ SİLAHINI ÜRETEMEYEN İTTİFAK BAĞIMSIZ OLAMAZ
Belki de üzerinde en fazla durmamız gereken mesele budur. İslam ülkeleri yıllardır dünyanın en büyük silah müşterileri arasında.
Uçak alıyoruz. Radar alıyoruz. Füze alıyoruz. Haberleşme sistemi alıyoruz. Yazılım alıyoruz. Kripto cihazı alıyoruz. Sonra da “stratejik bağımsızlıktan” söz ediyoruz.
Olmaz.
Gerçek ittifakın temelinde ortak savunma sanayii bulunmalıdır.
Türkiye’nin geliştirdiği sistemler… Pakistan’ın askerî üretim altyapısı… Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve BAE’nin finansal imkânları… Mısır’ın sanayi ve insan gücü… Bunlar aynı ekosistemde buluşturulabilir.
Ortak hava savunma sistemi… Ortak füze teknolojileri… Ortak elektronik harp sistemleri… Ortak İHA ve insansız deniz araçları… Ortak uydu ağı… Ortak yapay zekâ projeleri…
Ve özellikle: Kendi kriptomuz, kendi güvenli haberleşme sistemimiz, kendi siber savunma ağımız…
Çünkü başkasının yazılımıyla, başkasının kriptosuyla, başkasının bulut altyapısıyla kurulan bir askerî ittifakın bütün sırları teorik olarak başkasının masasına düşebilir.
Gerçek bağımsızlık, teknoloji bağımsızlığıyla başlar.
KENDİ SİLAHIMIZ • KENDİ TEKNOLOJİMİZ • KENDİ KRİPTOMUZ • KENDİ SİBER KALKANIMIZ
MEKKE’DEN BİR “STRATEJİK TOPLULUK” DOĞABİLİR
Meseleyi yalnızca askerî açıdan görmek de büyük hata olur. Bugünün dünyasında güvenlik; enerjidir, gıdadır, su kaynaklarıdır, teknolojidir, veridir, uzaydır, lojistiktir, finanstır, deniz yollarıdır.
Dolayısıyla bu yapı zaman içerisinde sadece ortak savunma sistemine değil, stratejik dayanışma topluluğuna dönüşmelidir.
Bir ülkede enerji krizi varsa diğerleri destek olmalı. Bir ülkede büyük siber saldırı varsa ortak ekip müdahale etmeli. Bir üyenin hava sahası tehdit edildiğinde ortak erken ihbar sistemi devreye girmeli. Bir ülkenin limanları veya enerji tesisleri tehdit edildiğinde müşterek deniz gücü harekete geçmeli.
Ve bir ülkeye dışarıdan saldırıldığında saldırgan şunu bilmelidir: Karşında tek bir devlet yok.
İşte caydırıcılık budur. Savaşı kazanmanın en iyi yolu bazen savaşı hiç başlatmamaktır.
BELKİ DE TARİHİN KIRILMA NOKTASINDAYIZ
Mekke’de atılan imzayı küçümsememek gerekir. Ama abartarak içini de boşaltmamak gerekir.
Bugün elimizde henüz tamamlanmış bir askerî ittifak yok. Fakat önemli bir irade beyanı var.
Üstelik bu irade doğru yönetilirse, İslam dünyasının uzun zamandır aradığı şeylerden birine dönüşebilir: Kendi güvenliğinin öznesi olmak.
Mısır’ın katılımıyla genişleyen… Katar ve Kuveyt’le güçlenen… BAE’nin teknoloji ve lojistik kapasitesiyle derinleşen… Suriye’nin istikrara kavuşmasıyla coğrafi bütünlük kazanan… Ve zamanla diğer Müslüman ülkelerin katılımına açık bir sistem…
Neden olmasın?
Neden dünyanın dört bir yanındaki Müslüman devletler yalnızca kriz çıktığında bir araya gelsin? Neden barış zamanında ortak savunma teknolojileri geliştirmesin? Neden kendi erken ihbar ağını kurmasın? Neden kendi siber kalkanını oluşturmasın? Neden kendi deniz yollarını birlikte korumasın? Neden kendi güvenliğinin bedelini sürekli başkalarına ödesin?
SON SÖZÜMÜZ ŞU OLSUN: RAHATSIZLIĞIN ADRESİ BİZE BİR ŞEY SÖYLÜYOR
Mekke’de atılan adımın değerini yalnızca kimlerin desteklediğine bakarak değil, kimlerin ve hangi çevrelerin bundan rahatsız olduğuna bakarak da okumak gerekir.
-FETÖ çizgisindeki yapılar Türkiye’nin bölgesel ağırlığının ve bağımsız güvenlik kapasitesinin güçlenmesinden rahatsızsa…
-Din adamı görüntüsü altında mezhepçilik üreten provokatif çevreler Şii-Sünni ayrışmasının azalmasından ve İslam dünyasının ortak zeminde buluşmasından rahatsızsa…
-İsrail’in bölgesel çıkarlarını İslam dünyasının ortak menfaatlerinin önüne koyan nüfuz odakları bölge ülkelerinin kendi caydırıcılık mimarisini kurmasından rahatsızsa…
-Etnik kimlikleri Türkiye’nin birlik ve kardeşliğine karşı araçsallaştıran çevreler Türk-Kürt kardeşliğini ve ortak devlet aklını zayıflatacak alanların daralmasından rahatsızsa…
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Farklı çevrelerin aynı gelişmeye farklı gerekçelerle itiraz etmesi, aralarında mutlaka ortak bir merkez veya organik bağ bulunduğu anlamına gelmez. Ancak Türkiye’nin güçlenmesi, İslam dünyasının yakınlaşması ve bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini kendi iradeleriyle kurması fikrine yönelen itirazların aynı noktada kesişmesi, üzerinde düşünülmesi gereken stratejik bir göstergedir.
“Bazen yapılan işin önemini, yalnızca alkışlayanlardan değil; hangi dengeleri ve hangi ezberleri sarstığından da anlarsınız.”
İşte Mekke Anlaşması’nın stratejik anlamı belki de tam burada gizlidir. Bu anlaşma kimseye karşı kurulmuş bir düşmanlık cephesi olmamalıdır. Tam tersine; savaşları önleyecek, Müslüman ülkeler arasındaki ihtilafları azaltacak, dış müdahalelerin alanını daraltacak ve bölgeyi kendi ayakları üzerinde durabilecek kadar güçlü hâle getirecek bir barış ve caydırıcılık mimarisine dönüşmelidir.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’la başlayan halka; Mısır, Katar, Kuveyt, BAE, Suriye ve zaman içerisinde diğer Müslüman ülkelerle genişleyebilirse bunun anlamı yalnızca askerî olmayacaktır.
-ORTAK GÜVENLİK
-ORTAK TEKNOLOJİ
-ORTAK İSTİHBARAT
-ORTAK SAVUNMA SANAYİİ
-ORTAK SİBER KALKAN
-ORTAK GELECEK İRADESİ
Belki de bu nedenle daha yolun başında çeşitli itirazlar yükseliyor. Fakat asıl ölçü, kimin rahatsız olduğu kadar bu anlaşmanın ne üreteceğidir: Daha fazla barış mı, daha fazla bağımsızlık mı, daha güçlü caydırıcılık mı, daha fazla müşterek üretim mi? Eğer cevap evetse, Mekke’de atılan adım yalnızca diplomatik bir fotoğraf değildir.
FETÖ çizgisindeki yapılar, mezhep fitnesinden beslenen çevreler, İsrail’in bölgesel hesaplarına göre pozisyon alan odaklar ve etnik kimlikleri Türkiye’nin birliğine karşı kullanan yapılar bu yakınlaşmadan rahatsız oluyorsa… Demek ki Mekke’de bazı ezberleri bozacak kadar önemli bir şey yapılmış.
Şimdi yapılması gereken, bu tohumu sloganlarla tüketmek değil; akıl, sabır, teknoloji, diplomasi ve ortak iradeyle büyütmektir.
Çünkü Mekke’de atılan üç imza, doğru yönetilirse yalnızca bir savunma anlaşmasının değil; İslam dünyasının yeniden kendi kaderine sahip çıkma iradesinin başlangıcı olabilir.
“O gün üç imza atılmadı; İslam dünyasının yeniden birlikte ayağa kalkma iradesinin ilk satırı yazıldı.”
BİRLİKTE CAYDIRICILIK • BİRLİKTE GÜVENLİK • BİRLİKTE GELECEK
(E)Tuğg. Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ
Güncel Yazıları
Ekranda Vatansever, Hesapta Görünmeyen El
07 Ağustos 2026
Ukrayna Yıkıldı, Ateş Karadeniz’e Taşınıyor, “Proje Zelenski”nin Yeni Görevi mi?..
01 Ağustos 2026
S-400'ler BAE'ye Giderse: Körfez'de 70 Yıllık Amerikan Gölgesini Türkiye mi Kaldıraca..
27 Temmuz 2026
Şifrelerin Ardındaki Savaş: ENIGMA’dan TÜBİTAK BİLGEM’e, Kuantum Çağına Uzanan Görünm..
20 Temmuz 2026
Savaştan Beslenen İki İktidar: İsrail ve İran
17 Temmuz 2026
O Geceden Önce, Bir Başka Gece Daha Vardı…
15 Temmuz 2026
Alamut’tan Pensilvanya’ya
13 Temmuz 2026
Mehterin Gölgesinde Ankara Bildirisi
09 Temmuz 2026
Ankara’da NATO Toplanırken: Siber Cephede Kim Kimi Görüyor?
04 Temmuz 2026
Terörsüz Türkiye İç Cepheyi Tahkim Etmeden Küresel Güç Olunmaz
01 Temmuz 2026
Mazlumların Çığlığı ve Mandacı Aklın İflası
23 Haziran 2026
Sahte Haber, Sahte Görsel, Sahte Link Tuzağı
13 Haziran 2026
Batı Merkezli Medya, Fon Ağları ve Türkiye’nin Bilişsel Güvenliği
08 Haziran 2026
Pentagon’un Yapay Zekâ Ortakları ve Türkiye’nin Dijital Egemenlik Meselesi
01 Haziran 2026
Türk Dünyası’nın Yeniden İnşası! Kardeşlikten Stratejik Bütünleşmeye
15 Mayıs 2026