Cevher ŞULUL

Cevher ŞULUL

Tüm Yazıları

Tunus’ta Karşı Devrimin İflası ve Arap Baharı’nın Geri Dönüşü

18 Ağustos 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Tunus Devrimi’nin üzerinden on beş yıl geçti. Bu süre boyunca ülke seçimler yaptı, yeni siyasi aktörlerle tanıştı, farklı hükûmetler gördü ve bir dönem Arap dünyasında demokratik dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri olarak öne çıktı. Buna rağmen 2011’i doğuran temel toplumsal ve siyasal sorunların önemli bir bölümü hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmadı. İşsizlik, yolsuzluk, siyasal temsil sorunu ve özgürlüklerle ilgili gerilimler farklı biçimler altında varlığını sürdürdü. Bugün Tunus sokaklarında yeniden ortaya çıkan toplumsal hareketliliği bu uzun ve tamamlanmamış sürecin dışında değerlendirmek mümkün değildir.

Yaklaşık on beş yıl önce Arap dünyasının siyasi hafızasına kazınan “Halk rejimin yıkılmasını istiyor” sloganının yeniden duyulması bu nedenle yalnızca güncel iktidara yönelmiş bir tepki olarak görülmemelidir. Aynı sloganın yeniden ortaya çıkması, 2011’de açılan tarihsel hesabın bütünüyle kapanmadığını, devrimin ortaya çıkardığı temel soruların hâlâ cevapsız kaldığını göstermektedir. Bugün Tunus’ta tartışılan mesele yalnızca Kays Said yönetiminin geleceği değil; 2011’de başlayan dönüşümün neden tamamlanamadığı, devrim sonrasında kurulan demokratik düzenin nasıl aşındığı ve toplumun neden yeniden aynı siyasal dile dönmeye başladığıdır.

Bu soruların cevabı, Muhammed Buazizi’nin 17 Aralık 2010’da Sidi Buzid’de kendisini yakmasıyla başlayan sürece dönmeden anlaşılamaz. Buazizi bir siyasi parti lideri veya örgütlü bir muhalefet hareketinin temsilcisi değildi. Geçimini sağlamaya çalışan sıradan bir gençti. Fakat onun yaşadığı aşağılanma ve geçim kaynağına yönelik müdahale, uzun süredir birikmekte olan toplumsal öfkenin sembolüne dönüştü. İşsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, toplumsal adaletsizlik, siyasal baskı ve özgürlüklerin daralmasıyla birleşmişti. Buazizi’nin eylemi bu nedenle tek başına bir isyan yaratmadı; zaten birikmiş olan öfkenin görünür hâle gelmesini sağladı.

Tunus Devrimi’ni yalnızca ekonomik sıkıntıların sonucu olarak görmek ise yanlış olur. Bin Ali rejiminin varlığını sürdürebilmesinin temel araçlarından biri korkuydu. Güvenlik kurumları yalnızca kamu düzenini sağlamakla görevli değildi; rejimi tehdit edebilecek kişi ve kurumları izliyor, siyasi muhalefeti takip ediyor ve toplum üzerinde sürekli bir denetim kuruyordu. Protestolar başladığında devletin verdiği cevap da bu siyasal anlayışın devamı oldu. Geniş çaplı tutuklamalar yapıldı, gösteriler sert biçimde bastırıldı ve gerçek mermi kullanıldı. Devrimin ilk dört haftasında 129 kişi öldürüldü, 634 kişi yaralandı.

Bu nedenle 2011’de çöken yalnızca Zeynelabidin Bin Ali’nin yirmi dört yıllık iktidarı değildi. Çok daha önemli bir şey olmuştu: Arap dünyasında otoriter yönetimlerin onlarca yıl boyunca beslendiği korku duvarı yıkılmıştı. Arap rejimlerinin kitlesel halk hareketlerinden duyduğu korkunun kaynağı da burada aranmalıdır.

Devrim Kendi Çocuklarını Yerken

Fakat diktatörü devirmek, diktatörlüğü üreten bütün yapıları ortadan kaldırmaya yetmedi. Bin Ali kaçtığında eski rejimin bürokratik, ekonomik ve ideolojik ağları bir gecede yok olmadı. Devrim siyasi alanı açtı; ancak eski devletin güç ilişkilerinin önemli bir bölümü yeni dönemin içine taşındı.

Nahda yıllarca Burgiba ve Bin Ali yönetimleri altında ağır baskılara uğradıktan sonra yeniden siyasi hayata döndü ve Kurucu Meclis seçimlerinin en güçlü hareketi hâline geldi. Fakat devrim sonrası siyasetin merkezine çok geçmeden İslamcılarla laik-seküler çevreler arasındaki tarihsel gerilim yerleşti.

Bu çatışmanın kökleri 2011’den çok daha geriye uzanıyordu. Tunus solunun özellikle kültürel kanadı, Burgiba döneminden başlayarak devletle örtülü bir uzlaşma geliştirmişti. Solun doğrudan iktidar mücadelesinden geri çekilmesi karşılığında eğitim, kültür, medya ve kadın politikaları gibi alanlarda güçlü bir kurumsal nüfuz elde ettiği, bu ilişkinin Bin Ali döneminde daha da sağlamlaştığı görülmektedir.

Bu tercih solu kültürel ve bürokratik açıdan güçlendirdi, fakat aynı zamanda geniş halk kesimlerinden uzaklaştırdı. Sandıktaki ağırlığının ötesinde etkili olan solun bir bölümü, giderek sistemin alternatifi olmaktan çok sistemin belirli alanlarına yerleşmiş bir seçkinler çevresi görünümü kazandı.

Bin Ali’nin 1990’larda Nahda’ya karşı başlattığı ağır baskı bu ilişkinin gerçek mahiyetini daha görünür hâle getirdi. Sol seçkinlerin önemli bir bölümü tarihsel bir tercihle karşı karşıyaydı: İslamcıların seçimle iktidara gelme ihtimalini göze alarak demokrasiyi savunmak mı, yoksa onları engellemek için otoriter devletle örtülü bir ittifaka razı olmak mı? Önemli bir kesim ikinci yolu tercih etti. Diktatöre karşı siyasi sessizlik, İslamcıların toplumsal etkisine karşı kültürel güvenlikle takas edildi. Tunus solunun temel açmazlarından biri burada ortaya çıktı. “İslami tehdit” söylemi böylece yalnızca gerçek bir siyasal ve kültürel çatışmanın ifadesi olmaktan çıkıp mevcut güç ilişkilerinin devamını sağlayan işlevsel bir araca da dönüşebildi. İslamcıların varlığı, siyasetin daraltılmasını ve yerleşik bürokratik-kültürel dengelerin korunmasını meşrulaştıran bir gerekçe hâline geldi.

Devrim sonrasında Raşid Gannuşi liderliğindeki Nahda’nın laik güçlerle uzlaşma arayışı bu nedenle önemliydi. Gannuşi, devletin din üzerindeki tahakkümüne de mesafe koyan ve farklı siyasi kesimlerin ortak bir düzende yaşayabileceği bir formül arıyordu. Fakat geçiş dönemi çok geçmeden keskin kutuplaşmaların, siyasi suikastların ve terör saldırılarının gölgesinde kaldı.

Nahda’yı yıpratmak amacıyla, Bin Ali döneminden miras kalan derin yapılar, suikast ve terör eylemlerine başvurdular. Bu eylemlerin yarattığı güvenlik kaygısı, İslamcı hareketi istikrarsızlıkla özdeşleştiren söylemi güçlendirdi; bu da toplumda yeniden “düzen” arayışını öne çıkardı. Nitekim daha sonra Tunus’un Çağrısı’nın (Nidāʾ Tūnis) seçimlerde birinci sıraya yükselmesi ve Nahda’nın ikinci sıraya gerilemesi, oluşan bu siyasal atmosferin sonucudur. Zira karşı devrimler her zaman tanklarla başlamaz; bazen de toplumun devrime duyduğu inancı aşındırmakla işe başlar.

Kays Said: Devrimi Düzeltmekten Devrimi Tasfiyeye

Kays Said’in yükselişi bu hayal kırıklığının içinden doğdu. Geleneksel siyasi sınıfın dışından geliyor, yolsuzluklara bulaşmamış bir isim görüntüsü veriyor ve sistemi düzelteceğini söylüyordu. 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 70’in üzerinde oy alması, Tunus toplumunun mevcut siyasi düzene duyduğu tepkinin büyüklüğünü gösteriyordu. Devrim sonrası sistemin ciddi sorunları olduğu inkâr edilemez. Parlamento parçalıydı, hükûmetler istikrarsızdı, siyasi partiler birbirleriyle çatışıyor, anayasal kurumların bir bölümü ya kurulamıyor ya da işlemez hâle geliyordu. Kays Said bu krizi “süreci düzeltme” iddiasıyla karşıladı. 25 Temmuz 2021’de başbakanı görevden aldı, parlamentonun faaliyetlerini durdurdu ve yürütme yetkilerini giderek kendi elinde merkezileştirdi.

Fakat aradan geçen yılların ardından artık tartışılması gereken mesele Said’in yetkileri nasıl topladığı kadar, hatta ondan daha fazla, bütün bu yetkilerle ne yaptığıdır.

Parlamentoyu başarısızlığın nedeni göstererek parlamentoyu devre dışı bırakan bir yönetici, artık parlamentoyu mazeret olarak kullanamaz. Siyasi partileri sorun olarak görerek onların etkisini azaltan bir yönetici, artık siyasi parçalanmayı suçlayamaz. Bütün iktidarı kendi elinde toplayan kişi yalnızca başarıyı değil, başarısızlığı da kişiselleştirmiş olur.

Bu yüzden Tunusluların bugün sorması gereken sorular karmaşık değildir: Ekonomik şartlar düzeldi mi? İş imkânları arttı mı? Yolsuzluk geriledi mi? Kamu hizmetleri iyileşti mi? İnsanların gündelik hayatı kolaylaştı mı?

Cevap, rejimin kendi meşruiyet iddiası açısından ağırdır. Su ve elektrik sorunları, temel ihtiyaç maddelerine erişimde yaşanan sıkıntılar ve kamu hizmetlerindeki aksaklıklar artık doğrudan siyasi tartışmanın parçasıdır. Tunusluların suya, internete, temel gıda maddelerine ve günlük ihtiyaçlarına erişimde yaşadıkları sorunları sıralaması, krizin soyut ekonomik göstergelerden çıkıp gündelik hayatın içine yerleştiğini göstermektedir. Üstelik bu ekonomik ve toplumsal başarısızlık siyasi alanın genişlediği bir ortamda yaşanmadı. Tam tersine, partiler zayıflatıldı, muhalifler tutuklandı, sendikalar ve sivil toplum kuruluşları ağır baskıyla karşı karşıya kaldı. Ara kurumların tasfiyesi, devleti toplumla bağlayan kanalları daha da daralttı.

Kays Said yönetiminin asıl tarihsel başarısızlığı burada ortaya çıkıyor. Tunus halkına özgürlük karşılığında istikrar teklif edildi. Devrim sonrası çoğulculuğun kaos ürettiği, güçlü bir yürütmenin siyasal sınıfın çözemediği problemleri çözebileceği söylendi. Fakat ortaya çıkan tablo farklı oldu. Özgürlükler geriledi ama refah gelmedi. Siyasi alan daraldı ama yolsuzluk ortadan kalkmadı. Yetkiler merkezileşti ama devlet daha iyi işlemedi. Demokratik kurumlar zayıfladı ama vatandaşın hayatı kolaylaşmadı.

Otoriter yönetimlerin klasik meşruiyet iddiası bellidir: Özgür değilsiniz ama düzen var; konuşamıyorsunuz ama devlet çalışıyor, seçemiyorsunuz ama refah artıyor. Tunus’ta bugün bu denklem çökmüştür. Özgürlük gitti, refah gelmedi.

Diktatörler Değişiyor, Düzen Kalıyor

Fakat bütün sorumluluğu Kays Said’in kişiliğine yüklemek, Tunus’un asıl problemini gözden kaçırmak olur. Çünkü daha önemli soru şudur: Said giderse düzen değişecek mi? Bin Ali gitti. Neden bütün sorunlar ortadan kalkmadı?

Tunus’un ekonomik yapısına bakıldığında bunun cevabının yalnızca cumhurbaşkanlığı sarayında bulunamayacağı görülür. Ekonominin yaklaşık yüzde 40’ının kırk ailenin elinde bulunduğuna ilişkin iddia, ilk bakışta krizi birkaç zengin aileye indirgemeye elverişlidir. Oysa mesele bundan daha derindir. Büyük aileler yalnızca sistemin görünen yüzüdür. Onların altında lisanslar, kotalar, kamu tekelleri, bankalar, ithalat düzenlemeleri ve devletle özel sermaye arasındaki karmaşık ilişkiler vardır. Devlet bazı sektörlerde hem oyunun kurallarını koymakta hem oyuncu olmakta hem de hakemlik yapmaktadır.

Bu nedenle “Neden hep aynı aileler zengin?” sorusuna “Çünkü daha çalışkanlar” diye cevap vermek meseleyi anlamamak demektir. Kapılar içeriden kilitliyse dışarıdakinin ne kadar yetenekli olduğunun önemi azalır.

Tunus’un temel problemlerinden biri, siyasi iktidarlar değişirken ekonomik rant mekanizmalarının kendisini yeniden üretebilmesidir. Cumhurbaşkanları gider, hükûmetler değişir, yeni anayasalar yazılır; fakat devletin, sermayenin ve bürokrasinin belirli kesimleri arasındaki ilişkiler varlığını sürdürebilir.

Bu nedenle asıl mesele bir kişiyi görevden uzaklaştırmak değil, onun yerine başka bir Bin Ali üretebilecek mekanizmayı ortadan kaldırmaktır.

Tunus Devrimi’nin en büyük çıkmazlarından biri de budur: Devrim siyasi başı değiştirdi fakat ekonomik ve bürokratik gövdeyi aynı ölçüde dönüştüremedi. Ve gövde yaşamaya devam ettiği sürece yeni başlar üretmekte zorlanmadı.

Otoriter Rejimler Tunus’tan Neden Korkuyor?

Tunus meselesini yalnızca Tunus sınırları içinde okumak mümkün değildir. Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve başka otoriter yönetimlerin Arap Baharı karşısındaki tavrını sadece dış politika çıkarlarıyla açıklamak yetersizdir. Burada doğrudan rejimlerin kendi varlığıyla ilgili bir korku vardır. Bir Arap toplumu seçim yoluyla iktidar değiştirebiliyorsa başka bir Arap toplumu da aynı şeyi isteyebilir. Bir diktatör halk hareketiyle devrilebiliyorsa başka bir diktatör kendisini sonsuza kadar güvende hissedemez. İslamcıların, liberallerin, solcuların ve farklı siyasi eğilimlerin seçimlerde rekabet edebildiği bir düzen yaşayabiliyorsa “Arap toplumları demokrasiye hazır değildir” iddiası çöker. Tunus bu yüzden tehlikeliydi.

Devrim sonrasında sivil toplumun oynadığı rol, uzlaşma siyaseti, güvenilir seçimler ve barışçıl iktidar değişimi Tunus’u bir dönem Arap dünyasının istisnası hâline getirmişti. Bu deneyimin başarılı olması, yalnızca Tunus’un siyasi geleceğini değiştirmeyecekti; Arap dünyasındaki otoriter rejimlerin kendi vatandaşlarına yıllardır anlattıkları hikâyeyi de anlamsızlaştıracaktı. Bu yüzden Tunus’un başarısı yalnızca Tunusluların başarısı değildi. Tunus’un başarısızlığı da yalnızca onların yenilgisi olmayacaktı.

Tunus eski Cumhurbaşkanı Munsif el-Merzuki bir TV programında, 25 Temmuz sürecinde Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi aktörlerin müdahalesi bulunduğunu ileri sürüyor ve otoriter rejimlerin birbirlerini koruduklarını savunuyor. Tunus’taki demokratik deneyimin tasfiyesi, bölgede benzer bir örneğin yayılmasından korkan bütün otoriter yönetimlerin çıkarıyla örtüşmektedir. Çünkü Kahire’deki vatandaş Tunus’a bakıp “Onlar yapabiliyorsa biz neden yapamıyoruz?” diye sorabilir. Cezayir’deki genç aynı soruyu sorabilir. Başka bir Arap ülkesindeki işsiz, yoksul ya da siyasetten dışlanmış insan aynı soruyu sorabilir. Otoriter rejimler açısından asıl tehlike Tunus’un askerî gücü değil, Tunus modelidir.

Tunus Yeniden Sokakta

Bugün Tunus’ta başlayan protestoların asıl önemi göstericilerin sayısında değil, sıradan insanların yeniden korku eşiğini aşmasındadır. Sokağa çıkanlar tek bir siyasi çevreden gelmiyor. Kimisi ekonomik şartlardan öfkeli, kimisi özgürlüklerin gerilemesinden rahatsız, kimisinin yakını cezaevinde, kimisi ise yalnızca “Artık yeter” diyor. Bir rejim için en tehlikeli protesto tam da budur. Bir siyasi parti bastırılabilir. Bir lider hapsedilebilir. Bir sendikanın üzerine gidilebilir. Bir sivil toplum kuruluşu kapatılabilir.

Fakat öfke belirli bir örgütün sınırlarını aşarak genel bir toplumsal duyguya dönüşürse, iktidarın karşısındaki problem değişir. Sıradan vatandaş kolay kolay sokağa çıkmaz. Gözaltına alınmayı, işini kaybetmeyi veya güvenlik güçleriyle karşılaşmayı göze almaz. Eğer bütün bunlara rağmen sokağa çıkıyorsa psikolojik bir sınır aşılmıştır. Bu sınır korkudur. 2011 de tam olarak böyle başladı.

Bugün, yaklaşık on beş yıl sonra “Halk rejimin yıkılmasını istiyor” sloganının yeniden duyulması bu nedenle sıradan bir nostalji değildir. Devrimin Tunus toplumunun kolektif hafızasından silinmediğini gösterir.

Bu protestoların Kays Said rejimini yıkıp yıkmayacağını bugün söylemek mümkün değildir. Gösteriler bastırılabilir veya daha geniş kesimlere yayılabilir. Fakat bundan daha önemli bir olgu var: Yeni bir toplumsal patlama üretebilecek unsurlar yeniden aynı noktada buluşuyor.

2011’i mümkün kılan toplumsal ittifakın iki temel ayağı vardı. Bir tarafta yoksulluğa daha fazla dayanamayan alt sınıflar, diğer tarafta özgürlüklerin yokluğunu kabul etmeyen orta sınıf bulunuyordu. Bugün yoksullar daha da yoksullaşırken orta sınıf da hızla fakirleşiyor; buna siyasi temsil kanallarının kapanması ve özgürlüklerin daralması eşlik ediyor. Başka bir ifadeyle, 2011’i mümkün kılan toplumsal denklem yeniden kuruluyor.

Karşı devrimin Tunuslulara sunduğu vaat son derece basitti: Özgürlükten vazgeçin, karşılığında düzen alın; fakat özgürlük gitti, düzen gelmedi. Demokrasi zayıflatıldı, ekonomi düzelmedi. Güç tek elde toplandı, devlet daha iyi işlemedi. Siyasi rekabet sınırlandırıldı, toplumsal huzursuzluk ortadan kalkmadı. Karşı devrimin iflası işte burada yatıyor.

Arap Baharı Gerçekten Bitti mi?[1]

Arap Baharı’nın öldüğünü söylemek kolaydır. Mısır’a bakıp “bitti” denilebilir. Suriye’ye, Libya’ya, Yemen’e veya bugünkü Tunus’a bakıp “devrimler başarısız oldu” sonucuna varılabilir. Fakat devrimleri birkaç yıllık siyasi sonuçlara bakarak değerlendirmek, tarihsel dönüşümün doğasını yanlış anlamaktır.

Yapısal değişim zaman alır. Devrime katılan genç kuşaklar neyi istemediklerini çok iyi biliyor olabilir, fakat onlarca yıl boyunca siyasetin baskı altında tutulduğu toplumlarda yeni bir siyasal düzenin nasıl kurulacağına ilişkin hazır kurumların ve kadroların bulunmaması şaşırtıcı değildir. Devrimlerin ilk yenilgisi onların tarihsel olarak sona erdiği anlamına gelmez. Devrimler sancı ve acılarla dolu sosyal-siyasî geçişin merhaleleridir. Fransız devrimi meyvelerini 200 yılı aşkın bir süre sonra vermiştir. Bir devrim bir diktatörü birkaç haftada devirebilir. Fakat birkaç haftada yeni bir devlet kuramaz. Eski güvenlik aygıtı kalır. Eski ekonomik seçkinler kalır. Eski bürokratik ağlar kalır. Eski ideolojik düşmanlıklar kalır. Eski bölgesel ve uluslararası ilişkiler kalır. Karşı devrim tam da bunların arasından doğar.

Bu nedenle Tunus’un hikâyesini “2011’de devrim oldu, başarısız oldu ve bitti” şeklinde anlatmak tarihsel süreci gereğinden erken kapatmaktır. 2011’in devrimi yenilmiş olabilir. Fakat 2011’i doğuran nedenler yenilmedi. Karşı devrim iktidarı geri aldı; fakat yoksulluğu ortadan kaldıramadı. Demokratik kurumları zayıflattı; fakat devleti daha iyi çalıştıramadı. Muhalefeti susturdu; fakat toplumsal öfkeyi ortadan kaldıramadı. Siyasi alanı kapattı; fakat insanların özgürlük talebini silemedi.

Bugün Tunus’ta ekonomik sıkıntı, orta sınıfın fakirleşmesi, yoksulluğun derinleşmesi, siyasi temsil kanallarının kapanması ve özgürlüklerin gerilemesi yeniden aynı yerde birleşiyor. Bu nedenle belki de yanlış soruyu soruyoruz. “Tunus Devrimi geri mi dönüyor?” yerine şu soruyu sormak gerekir: Tunus Devrimi gerçekten hiç gitmiş miydi?

Parlamento kapatılabilir. Muhalifler hapse atılabilir. Partiler zayıflatılabilir. Sendikalar baskı altına alınabilir. Sivil toplum susturulabilir. Fakat bir devrimi doğuran toplumsal nedenler ortadan kaldırılmadan devrimin kendisi tarihten silinemez. Kays Said’in ne zaman gideceğini bilmiyoruz. Son gösterilerin nereye ulaşacağını da bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: 2011’i doğuran soru yeniden Tunus sokaklarında. Ve bir halk aynı soruyu ikinci kez sormaya başladığında mesele artık yalnızca bir cumhurbaşkanının kaderi değildir. Mesele, on beş yıldır kapanmayan bir tarihsel hesabın yeniden açılmasıdır. Tunus, Arap dünyasına değişimin mümkün olduğunu bir kez gösterdi. Bunu ikinci kez yapmayacağının hiçbir garantisi yoktur.

                       

 

[1] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bakınız: Cevher Şulul, “Arap Devrimlerinin Geleceği”, Sosyal Bilimler Dergisi (SOBİDER), sayı: 4 (2015)

 

Doç. Dr. Cevher ŞULUL

(Harran Üniversitesi Öğretim Üyesi)

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA