Cevher ŞULUL

Cevher ŞULUL

Tüm Yazıları

Jeffrey Epstein Dosyası: Noam Chomsky’den Michel Foucault’ya Entelektüel Ahlâkın Çöküşü

28 Şubat 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

ABD Adalet Bakanlığı, Jeffrey Epstein dosyasına ilişkin yaklaşık altı milyon belgeden üç buçuk milyonu yayımlandıktan sonra yeni belge açıklamayı durdurma kararı aldı. Bakanlık bu dosyada yer alan büyük siyasetçileri, akademisyenleri, sanat ve kültür dünyasının saygın isimlerini ifşa ederek toplumda büyük bir şok etkisi yarattı. Bu ifşa edilenler arasında öyle bir isim vardı ki o, büyük kurumların hegemonyasına ve otoriterliğe karşı çıkışıyla, mağdurların ve yoksunların savunucusu olarak bilinen Noam Chomsky idi.

Chomsky, bir fotoğrafta sakin ve gayrı resmî bir ortamda Jeffrey Epstein ile oturuyor. Görüntü biçimsel olarak skandal niteliği taşımıyor, doğrudan bir suç delili de içermiyor; ancak sembolik düzeyde şok edici. Çünkü onlarca yıl boyunca iktidara yönelik köklü eleştirilerin sesi olmuş; paranın, iktidarın ve medyanın ilişkilerini çözümlemeye ömrünü adamış bir düşünür, ahlaki yozlaşmanın sembolü haline gelmiş bir figürle “entelektüel tartışma” adı altında buluşuyor, adı karanlık nüfuz ağları ve ahlaki yozlaşmayla özdeşleşmiş bir hükümlü ile aynı karede yer alıyor. Bu nedenle Epstein ile dostluğu, başlı başına derin bir etik çelişki olarak değerlendirilmektedir.

Chomsky’nin Politik ve Akademik Konumu

Chomsky bir yandan Yahudi kimliğine sahip bir düşünür, diğer yandan İsrail ve ABD politikalarının sert bir eleştirmenidir. Yüzden fazla kitabı vardır ve bunların çoğu Türkçeye çevrilmiştir. İsrail’in politikalarına karşıdır; ancak Siyonizmin bütününü reddetmez. İsrail lobisinin etkisini kabul etmekle birlikte bunun, Amerikan politikalarını tek başına belirlediği iddiasını reddeder. Ona göre İsrail, ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik çıkarlarını koruyan işlevsel bir araçtır. Bu yüzden İsrail yalnızca dinsel bir Yahudi devleti değil, Amerika açısından bölgesel istikrarı sağlayan bir güvenlik aparatıdır.

Chomsky, İsrail’i sürekli olarak apartheid uygulamalarla suçlar, Güney Afrika örneğine benzetir ve küresel düzeni mafyatik bir yapı olarak görür; Amerika’yı da bu yapının başı sayar. Bu söylem birçok Müslüman entelektüel tarafından olumlu karşılanır. Yine o, Nazi soykırımının Filistinlilere yönelik baskıyı meşrulaştırmak için kullanılmasına karşı çıkar ve “antisemitizm” suçlamasının Siyonizm eleştirisini susturmak için araçsallaştırılmasına itiraz eder. Ancak Chomsky’nin kendisini tamamen Siyonizm karşıtı olarak tanımlamadığı, Yahudi kimliği taşıyan tek kültürlü bir devlet yerine iki halkın birlikte yaşayacağı çokkültürlü ya da iki uluslu bir yapı savunduğu da unutulmamalıdır.

Siyasi yönü bir kenara bırakıldığında Chomsky, modern dilbilimin kurucu isimlerinden biri olarak kabul edilir ve MIT’de uzun yıllar profesörlük yapmıştır. Bu akademik otoritesi ile siyasi aktivizmi birleşince, kültürel çevrelerde onun ahlaki mücadele ile entelektüel üretimi birleştiren bir figür olduğu yönünde güçlü bir imaj oluşmuştur. İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasını, İsrail’in kuruluşunu ve küresel dönüşümleri yaşamış bir düşünür olarak çok sayıda etkili eser vermiştir. Bunlardan biri de 2016’da yayımlanan “Dünyayı Kim Yönetiyor”? kitabıdır. Bu kitapta küresel düzenin resmî demokratik kurumlarla değil, askerî güç, ekonomik elitler ve çıkar ağlarıyla şekillendiğini savunur; sistemin tamamen kapalı olmadığını, halk hareketlerinin değişim yaratabildiğini fakat yapının temelde elit merkezli olduğunu belirtir. ABD’nin askerî gücü, doların rolü ve uluslararası kurumlar üzerindeki etkisiyle küresel sistemde belirleyici olduğunu, ancak gerçekte karar süreçlerini büyük şirketler ve lobilerin yönlendirdiğini ileri sürer. Bu nedenle demokrasi ona göre çoğu zaman biçimsel bir yapıdan ibarettir.

Epstein ile Yazışmalar ve Belgelerin Ortaya Çıkışı

Bu sert elit eleştirileri nedeniyle Chomsky’nin bu güç yapılarına karşı mesafeli olması beklenirdi. Oysa ortaya çıkan yazışmalar, ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayımlanan Epstein belgeleri, Amerikalı dilbilimci ve siyaset düşünürü Noam Chomsky ile Jeffrey Epstein arasında e-posta yazışmaları ve çeşitli temaslar bulunduğunu ortaya koymuştur. Belgeler, ilişkinin daha önce sanılandan daha yakın ve uzun süreli olduğunu göstermektedir. Yazışmalardan birinde Epstein’in medya baskısıyla nasıl başa çıkacağına dair tavsiye istediği, Chomsky’nin ise kamuya açık, açıklamalardan kaçınmasını ve medya tartışmalarına girmemesini önerdiği görülmektedir. Chomsky aynı mesajlarda, Epstein’in kamuoyu önünde maruz kaldığı muameleye yönelik eleştirel ifadeler kullanmıştır. Belgeler bu yazışmanın Şubat 2019 tarihli olduğunu göstermektedir.

Daha önce yayımlanan kayıtlar, Chomsky ile Epstein arasındaki temasın Epstein’in 2008’de reşit olmayanları fuhuşa sürüklemekten hüküm giymesinden sonra da sürdüğünü ortaya koymuştur. Fotoğraf ve seyahat kayıtları, tarafların çeşitli ortamlarda bir araya geldiğini göstermektedir. Chomsky daha sonra verdiği bir röportajda, Epstein’in cezasını çekmiş olmasının toplumla yeniden bütünleşme anlamına geldiğini, düşündüğünü ifade ederek temaslarını savunmuştur.[1]

Etik Tartışmanın Genişlemesi

Ortaya çıkan belgeler yalnızca kişisel ilişkiyi değil, daha geniş bir entelektüel ve kurumsal ağ tartışmasını da gündeme taşımıştır. Yazışmalar, iki isim arasında düzenli entelektüel temas bulunduğunu, hatta Chomsky’nin bazı metinlerinde bu ilişkiyi uzun süreli düşünsel alışveriş olarak tanımladığını göstermektedir. Belgelerde Epstein’in Chomsky’ye bazı mülklerini kullanma teklifinde bulunduğu da yer almaktadır.

Bu bulgular, mağdurların savunucusu ve küresel güç ilişkilerinin eleştirmeni olarak tanınan bir düşünürün, ciddi cinsel suçlardan hüküm giymiş bir finansörle yakın ilişki kurmasının yarattığı etik çelişki üzerine yoğun tartışmalara yol açmıştır. Tartışmanın odağında hukuki suç ortaklığı değil, kamusal entelektüellerin sosyal ilişkilerinin taşıdığı sembolik anlam bulunmaktadır.

Chomsky ilk açıklamalarında görüşmelerin özel bir mesele olduğunu ve yalnızca düşünsel tartışmalardan ibaret bulunduğunu belirtmiştir. Daha sonraki değerlendirmelerinde ise bazı temasların ölen eşinin mali varlıklarıyla ilgili teknik danışmanlık süreçlerinden kaynaklandığını ifade etmiştir.

Oysa mesele daha geniş bir yapısal soruna işaret etmektedir. Epstein’in siyaset, finans ve akademi arasındaki bağlantı ağları, elit çevrelerin kapalı yapısının etik sınırların bulanıklaşmasına nasıl zemin hazırlayabildiğini göstermektedir. Bu bağlamda tartışma yalnızca bireysel bir ilişki meselesi değil, eleştirel düşüncenin kurumsallaşması, akademik prestij, finansman ilişkileri ve kamusal entelektüel sorumluluğu arasındaki gerilimlerin bir örneği olarak değerlendirilmektedir.

Bu süreçte Chomsky–Epstein ilişkisi, hukuki suç isnadından ziyade, çağdaş düşünür figürünün kamusal rolü üzerine bir tartışma üretmiştir. Olay, eleştirinin kişilere değil pratiklere ait olduğunu, düşünsel araçların onları geliştiren kişilere karşı da kullanılabileceğini ve kamusal entelektüellerin yalnızca fikirleriyle değil, ilişkilerinin oluşturduğu sembolik anlamlarla da değerlendirildiğini hatırlatmaktadır.

Güven Krizi ve Kamusal Entelektüelin Sorgulanması

Skandalın ayrıntıları kamuya yansıdıkça Batı’daki kültürel çevrelerde ve genç kuşaklarda ciddi bir güven krizine yol açtı; entelektüel elitler, medya ve siyaset arasındaki ilişkiler yeniden tartışılmaya başlandı.

Pulitzer ödüllü gazeteci Chris Hedges raporunda, Chomsky’nin saf olmadığını, Epstein’ın suçlarını bildiğini ve buna rağmen ilişkiyi sürdürdüğünü savundu. Yazışmalar ayrıca Chomsky ve eşinin Epstein çevresinin sunduğu sosyal ayrıcalıklardan yararlandığını; elit toplantılara katıldıklarını ve New York ile Paris’teki lüks konutlarda kaldıklarını gösteriyordu. Hedges’e göre bu ilişki Chomsky’nin mirasına ciddi bir leke sürmüş ve yönetici sınıfla kurulan yakınlığın bağımsızlığı zedelediğini bir kez daha ortaya koymuştur.[2]

Peygamber Entelektüel Modelinin Kırılması

Kamuoyu açısından, bir düşünürün eleştirdiği elitlerle aynı masada oturabilmesi, bu elitlerin kapsayıcı ve güçlü olduğu izlenimini yaratabilir; bu da onların meşruiyetini dolaylı biçimde artırabilir. Kültürel dünyada Chomsky uzun süre “peygamber entelektüel” diye adlandırılan, toplumun vicdanını temsil eden seküler düşünür modelinin başlıca örneklerinden biri sayılmıştı. Bu nedenle Epstein kayıtlarında adının geçmesi sıradan bir haber değil, radikal bilinç için bir sarsıntıydı.

Chomsky–Epstein ilişkisi, “peygamber entelektüel” modelinin kırılma anı olarak da değerlendirilebilir. Bu nedenle Chomsky’nin geliştirdiği kavramlar artık toplumun malıdır ve onun kendisini de eleştirmek için kullanılabilir. Dolayısıyla mesele, Chomsky’nin şahsından öte, çağdaş eleştirel söylemin karşı karşıya olduğu yapısal açmazları görünür kılmaktadır: bilgi ile para, eleştiri ile ayrıcalık, niyet ile sembolik etki arasındaki gerilim gibi.

Entelektüel İkiyüzlülüğün Tarihsel Sürekliliği

Chomsky etrafında patlak veren tartışma, tekil bir düşünürün şahsi ilişkileriyle sınırlı bir ahlaki kriz değildir. Asıl mesele, modern entelektüel figürün teorik söylemi ile kişisel pratiği arasındaki yarılmanın tarihsel ve yapısal bir nitelik taşıyıp taşımadığıdır. Bu olay, düşünce ile eylem arasındaki kopuşun münferit bir zaaf değil, modern entelektüel tipolojinin kronik bir özelliği olabileceği sorusunu yeniden gündeme getirmiştir.

Gerçekten de modern Batı düşünce tarihinde, normatif düzlemde evrensel ahlak, özgürlük ve insanlık idealleri savunulurken, kişisel ve siyasal pratikte bu ilkelerin askıya alındığı çok sayıda örnek mevcuttur. Bu durum, bireysel zafiyetle açıklanamayacak kadar sistematik bir çelişkiye işaret eder.

İlk akla gelen isimlerden biri Jean-Jacques Rousseau’dur. Aydınlanma düşüncesinin kurucu figürlerinden biri olarak özgürlük, eşitlik ve yurttaşlık erdemi üzerine teorik bir mimari inşa etmiş; modern pedagojinin temel metinlerinden sayılan eserler kaleme almıştır. Ancak aynı düşünür, beş çocuğunu yetimhaneye terk etmiştir. Kamusal alanda “doğal iyilik” ve “erdemli yurttaş” teorisini savunan bir filozofun, en temel ebeveynlik sorumluluğunu üstlenmemesi, yalnızca biyografik bir ayrıntı değil; teorik söylem ile yaşamsal pratik arasındaki uçurumun çarpıcı bir tezahürüdür. Bu tablo, Aydınlanma ahlakının soyut evrenselliği ile somut sorumluluk arasındaki gerilimi açığa çıkarır.

Benzer bir kırılma Jean-Paul Sartre örneğinde de gözlemlenir. Varoluşçuluğun kurucu isimlerinden biri olarak insanın “özgürlüğe mahkûm” olduğunu ilan eden Sartre, bireysel seçimi ontolojik bir zorunluluk olarak tanımlamıştır. Ona göre insan, özgürlüğünden kaçamaz; özgürlük insan varoluşunun kurucu koşuludur. Ancak aynı Sartre, Stalinist baskı rejimini uzun süre siyasal olarak savunmuş; özgürlüklerin sistematik biçimde bastırıldığı bir totaliter yapıya teorik meşruiyet üretmiştir. Bireysel özgürlüğü metafizik bir zorunluluk olarak yücelten bir düşünürün, tarihsel düzlemde özgürlük karşıtı bir siyasal yapıya destek vermesi, basit bir “yanılgı” değil, ideolojik angajmanın teorik ilkeleri askıya alabildiğini gösteren dramatik bir örnektir. Macaristan’ın işgali sonrasında geri adım atması ise çelişkinin varlığını ortadan kaldırmaz; yalnızca tarihsel maliyet yükseldiğinde pozisyon değiştirildiğini gösterir.

Aynı çizgi, edebiyat alanında da sürer. Nobel ödüllü Şilili şair Pablo Neruda, 20. yüzyıl sol romantizminin sembol figürlerinden biri olarak anılmış; şiirleri devrimci hareketlerin sloganlarına dönüşmüştür. Ne var ki kendi anılarında, Sri Lanka’da bulunduğu sırada bir kadına cinsel saldırıda bulunduğunu itiraf etmiş; ayrıca engelli kızına karşı ciddi bir ihmal sergilemiştir. Evrensel adalet, emek ve ezilenlerin onuru adına şiir yazan bir figürün, bireysel düzlemde güç asimetrisini istismar etmesi, entelektüel ahlak ile kişisel eylem arasındaki kopuşun yalnızca siyasal değil, etik düzlemde de tekrarlandığını gösterir.

Bu örnekler, tek tek şahsiyetlerin ahlaki zaaflarından ibaret değildir. Ortaya çıkan tablo, modern entelektüelin kamusal söylem alanında evrensel normlar üretirken, bu normları kendi hayatında askıya alabilme imtiyazını fiilen kendinde görmesiyle ilgilidir. Başka bir ifadeyle sorun, bireysel tutarsızlık değil; teorik üstünlük iddiasının, ahlaki dokunulmazlık yanılsamasına dönüşmesidir.

Dolayısıyla tartışılması gereken mesele, “büyük düşünürlerin özel hayatı” değil; düşünsel otorite ile ahlaki hesap verebilirlik arasındaki ilişkinin yapısal olarak nasıl kurulduğudur. Modern entelektüel figür, eleştirel aklı iktidara karşı konumlandırırken, aynı eleştirel aklı kendisine yöneltmeme ayrıcalığını hangi zeminde üretmektedir? Asıl problem, tam da bu sorunun cevabında düğümlenmektedir.

Chomsky’den Foucault’ya: Bireysel Skandaldan Yapısal Soruna

Bu bağlamda zikredilmesi gereken ve ahlaki açıdan en sorunlu bir başka filozof ise Michel Foucault’dur. Kendisi postmodernizmin önemli kurucu isimlerinden biridir. Onun, 1971’de Chomsky ile yaptığı ve “yüzyılın tartışması” sayılan münazara, iki farklı akımı karşı karşıya getirmiştir: Chomsky rasyonel modernitenin devamını, Foucault ise postmodernizmi temsil eder. Chomsky’ye göre insan doğasında doğuştan bir kalıp vardır; çocuk iyi ile kötüyü ayırt edebilir. Foucault ise sabit bir insan doğası olmadığını, fıtrat ve ahlakın toplum tarafından icat edildiğini savunur.

Tunus Yılları ve Ortaya Atılan İddialar

Foucault, 1960’larda Tunus’a üniversitede ders vermek için davet edilmiştir. Burgiba’nın Fransızlaştırma politikası çerçevesinde eğitim sistemi, Fransız modeline göre şekillendiriliyordu. Foucault’nun gelişi bu projenin bir parçasıydı ve bu durum ona ayrıcalıklı bir konum sağladı.

Foucault hakkında ölümünden sonra ortaya çıkan büyük bir skandal, onun düşüncelerini bizzat yaşadığı iddiasını gündeme getirmiştir. 2021’de yayımlanan bir kitapta, 1969’da Tunus’ta çocuklara para vererek mezarlıkta cinsel istismarda bulunduğu anlatılmıştır.

Fransız-Amerikalı filozof Sorban, bu durumu gördüğünü, polise bildirmediği için pişman olduğunu ve bunun ağır bir suç olduğunu belirtmiştir. Fransız medyasının davranışları bildiği hâlde gizlediği, bu örtbas kültürünün 1960’lardan 1980’lere kadar pek çok ünlü için geçerli olduğu ifade edilmiştir. Aynı dönemde bazı Fransız entelektüellerin çocuklarla cinsel ilişkilerin suç olmaktan çıkarılmasını talep eden bir dilekçeye imza atmış olmaları da bu bağlamda hatırlanmalıdır.

Foucault’ya yönelik suçlamalar üzerine bazı yorumcular, filozofun otorite, yasa ve toplum eleştirilerinin kişisel davranışlarını meşrulaştırmaya yönelik olabileceğini ileri sürmüş; bazıları ise bu tartışmaları Batı değer sisteminin iç çelişkilerine dair daha geniş bir sorun olarak değerlendirmiştir. Bu tartışmalar yalnızca bireysel bir biyografi meselesi olarak değil, entelektüel çevrelerde örtbas kültürü, medya etkisi ve akademik otorite ilişkileri açısından da ele alınmalıdır.

Bu tür olaylar, önde gelen düşünürlerin biyografilerinin çoğu zaman yalnızca parlak yönleriyle aktarıldığını, tartışmalı yönlerin ise sonradan ortaya çıkabildiğini göstermektedir. Dolayısıyla eserleri değerlendirirken biyografik ve etik boyutun da hesaba katılması gerekir.

Örtbas Kültürü ve Entelektüel Otorite

Son yıllarda Avrupa’da çocuklarla ilgili cinsel istismar skandalları sıkça gündeme gelmiştir. Toplum, ünlüleri sıradan insanlardan farklı görerek onların ahlaki düşüşlerini daha az utanç verici sayma eğilimindedir. Bazı aydınlar bu olayı, Batı değerler sistemindeki yapısal bozukluğun kanıtı olarak görmüştür.

Foucault örneği bu tartışmayı daha da keskinleştirmektedir. İktidarın beden üzerindeki tahakkümünü ve biyopolitik düzenlemeleri analiz eden bir düşünürün kişisel yaşamına ilişkin ileri sürülen iddialar, teorik söylem ile etik sorumluluk arasındaki ilişkinin göz ardı edilemeyeceğini dramatik biçimde hatırlatmaktadır. Böyle bir durumda mesele yalnızca bireysel bir filozofun biyografisi değil, eleştirel teorinin kendisinin hangi ahlâkî zeminde konumlandığı sorusudur. Bu durum, düşünürlerin fikirlerinin değerini ortadan kaldırmasa da entelektüel üretimin etik bağlamdan tamamen soyutlanamayacağını açık biçimde ortaya koymaktadır.

Bu durum yalnızca bireysel bir sapkınlık değil, aynı zamanda dönemin entelektüel çevrelerinde yaşanan örtbas kültürünü göstermektedir. O dönemde “Fransız filozof” unvanı neredeyse kutsal bir otorite olarak kabul ediliyor, fikirleri sorgulanmadan doğru sayılıyordu. Yakın çevresinin bu davranışları bilmesine rağmen gizlemesi, kültürel ve akademik alanlarda etkili olmuş bir figürün karanlık yönlerinin nasıl saklandığını ortaya koymaktadır.

Bu iddialar, Batı kültürünün kendi değerleriyle çelişkisini ortaya koyar. İnsan hakları ve özgürlük gibi kavramları savunan bir entelektüel geleneğin kendi içindeki sapkınlıkları görmezden gelmesi kültürel bir ikiyüzlülük olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla Foucault örneği yalnızca bireysel bir skandal değil, Batı düşüncesinin etik temellerini sorgulaması gereken bir uyarıdır.

Entelektüel Mirasın Yeniden Değerlendirilmesi

Bu nedenle farklı kültürlerin düşünsel üretimleri incelenirken, onları mutlak otorite olarak görmek yerine eleştirel bir perspektifle değerlendirmek; yerel düşünsel birikimi ve toplumsal ihtiyaçları merkeze almak gerekir.

Foucault, üniversitelerde en çok alıntı yapılan filozoflardan biridir; Google Scholar’da alıntı sayısı neredeyse bir milyona ulaşmaktadır. Ancak böylesine sapkın bir kişiliğin bu kadar ilgi görmesi düşündürücüdür. Özellikle İslam dünyasında hatırlanması gereken nokta şudur: Batılı filozoflar kendi toplumlarının sorunlarıyla ilgilenir. Bu fikirleri ithal ettiğimizde kendi gerçek sorunlarımızı göz ardı etmiş oluruz. Bu nedenle bu fikirleri ancak tamamlayıcı olarak görmeli, eleştirel bir gözle değerlendirmeliyiz. Bizim düşünsel inşa sürecimiz kendi mirasımız ve kültürel kaynaklarımız üzerine kurulmalıdır. Dışarıdan ithal edilen fikirler üzerine değil. Hayranlık hâlinden kurtulmalı, bilgi ve kültür bağımlılığından sıyrılmalıyız.

Sonuç: Entelektüel Otoritenin Sınırları ve Epistemik Özerklik Meselesi

Noam Chomsky ve Michel Foucault etrafında şekillenen tartışmalar, iki düşünürün biyografik zaafları ya da teorik ayrışmaları düzeyinde okunabilecek dar polemikler değildir. Bu tartışmalar, modern düşünce dünyasında entelektüel otoritenin nasıl üretildiğini, hangi sembolik ve kurumsal mekanizmalarla tahkim edildiğini ve hangi sınırlar içinde sorgulanabildiğini açığa çıkaran yapısal bir krizi görünür kılmaktadır. Asıl mesele, düşünürün kavramsal üretimi ile etik sorumluluğu arasındaki ilişkinin kopması hâlinde, teorinin meşruiyetinin ne ölçüde sürdürülebileceğidir.

Bir düşünürün teorik söylemi ile kişisel ve siyasal konumlanışı arasındaki gerilim, felsefi üretimin dokunulmaz ve aşkın bir otorite olarak kabul edilmesini imkânsızlaştırmaktadır. Düşünce, yalnızca içsel kavramsal tutarlılığıyla değil, etik ve tarihsel bağlamı içinde değerlendirilmek zorundadır. Aksi takdirde teori, eleştirel bir araç olmaktan çıkıp sembolik bir iktidar enstrümanına dönüşür. Bu dönüşüm ise entelektüel figürü sorgulanamaz bir referans noktasına, hatta kültürel bir kutsala dönüştürür.

Bu bağlamda akademik kurumlar ve küresel medya ağları tarafından yürütülen kanonlaştırma süreçleri, eleştirel alanı genişletmek yerine daraltan yapısal bir işlev görmektedir. Kültürel ikon statüsüne yükseltilen düşünürlerin metinleri sürekli dolaşıma sokulurken, bu figürlere yöneltilen eleştirilerin marjinalleştirilmesi, epistemolojik bağımlılığı derinleştirmektedir. Özellikle Türkiye’de ve Arap dünyasında Batı düşüncesinden ithal edilen kavramların tarihsel bağlamlarından koparılarak doğrudan benimsenmesi, yerel düşünce üretimini edilgen bir konuma itmekte; teorik yaratıcılığı değil, kavramsal taklidi teşvik etmektedir. Bu durum, entelektüel özgüveni aşındıran ve epistemik hiyerarşileri yeniden üreten bir bağımlılık biçimidir.

Dolayısıyla mesele Batı düşüncesini kategorik olarak reddetmek değildir; asıl sorun, Batı teorilerinin mutlak kurucu referans olarak konumlandırılmasıdır. Epistemik düzenin yeniden inşası, teorilerin tek yönlü aktarımını değil, eleştirel müzakereyi gerektirir. Bu çerçevede İbn Haldun’un toplumsal analizleri, Gazali’nin bilgi teorisi ve İbn Rüşd’ün rasyonalite tartışmaları, yalnızca tarihsel mirasın nostaljik unsurları olarak değil; çağdaş teorik üretimin kurucu bileşenleri olarak yeniden okunmalıdır. Epistemolojik bağımsızlık, romantik bir kimlik arayışı değil; düşünsel özerkliğin zorunlu koşuludur.

Sonuç itibarıyla Chomsky–Foucault ekseninde belirginleşen kriz, yalnızca teorik bir ayrışmaya değil; etik sorumluluk, akademik meşruiyet, epistemik hiyerarşi ve kültürel özgüven meselelerine işaret eden çok katmanlı bir kırılmaya karşılık gelmektedir. Bu tartışmaların en kritik çıktısı şudur: Hiçbir teori, onu üreten figürün sembolik otoritesi sayesinde sorgulanamaz hâle getirilemez; hiçbir düşünsel üretim etik bağlamından tamamen yalıtılamaz. Gerçek entelektüel özgürlük, ancak çoğul, eleştirel ve karşılıklı hesap verebilirliğe açık bir epistemik zeminde mümkündür.

Bu nedenle çağdaş akademik üretimin önündeki temel görev yalnızca yeni teoriler geliştirmek değildir. Asıl görev, teorinin meşruiyet koşullarını yeniden tartışmak; entelektüel otoriteyi denetlenebilir kılmak ve yerel düşünce geleneklerini edilgen bir referans değil, kurucu bir özne konumuna taşımaktır. Aksi hâlde eleştirel düşünce, kendi ürettiği ikonların gölgesinde işlevsizleşmeye mahkûm olacaktır.

                                                                                                                     

Doç. Dr. Cevher ŞULUL

(Harran Üniversitesi Öğretim Üyesi)

                                                                         

              

[1] Al-Quds Al-Arabi.

[2] The Chris Hedges Report: Noam Chomsky, Jeffrey Epstein And The Politics Of Betrayal. (https://chrishedges.substack.com/p/noam-chomsky-jeffrey-epstein-and)

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA