Cevher ŞULUL
Tüm YazılarıBölgenin tarihsel kırılma anlarına sahne olduğu dönemlerde, siyasal meseleler çoğu zaman yalnızca dışsal çatışma dinamiklerini değil, aynı zamanda düşünme biçimlerindeki ve siyasal tutumların inşasındaki derin ayrışmaları yansıtan bir gösterge işlevi görmektedir. Nitekim günümüzde İran ile İsrail /ABD arasında süregelen çatışma, Arap ve İslam dünyasında uzun süredir var olan görüş ayrılıklarını, teolojik tartışmaları yeniden görünür kılmıştır.
Mevcut durum yalnızca geçici bir askerî karşılaşma değil; aynı zamanda siyasal, dinî ve toplumsal bilincin gerçek bir sınavıdır. Bugün gözlemlenen bölünmüşlük, düşünce ile gerçeklik arasındaki kopuşu yansıtmaktadır. Zira hem elitler hem de geniş kitleler, gerçek tehlikenin herkesi kuşattığı bir ortamda, verimsiz tartışmaların içinde kaybolmaktadır. Bu tür tarihsel anlatılar, sözün eylemden ve sahadaki gerçeklikten kopmasıyla ortaya çıkan medeniyet zafiyetini teşhis etmektedir.
11 Mart 2026 tarihinde Arap Konseyi’nin yayınladığı bildiri, bu ideolojik çerçevenin kristalize olduğu metinlerden biri olarak öne çıkmakta ve mevcut dönüşümün normatif arka planına dair önemli göstergeler sunmaktadır. [1] Söz konusu bildiride Arap Konseyi, İran’a oldukça güçlü bir destek vermiş; İran halkıyla dayanışma içinde olduğunu vurgulamış, İran toplumunun hem iç otoriter baskılar hem de dış müdahaleler karşısında kendi kaderini belirleme hakkına sahip olduğunu ifade etmiştir.
Konsey, -benzer şekilde -İran saldırılarına maruz kalan Arap ülkeleriyle de dayanışma içinde olduğunu beyan etmiş, tarafları diyalog ve sağduyuyu öncelemeye çağırmış; geniş çaplı bir askerî çatışmaya sürüklenmenin tüm taraflar açısından yıkıcı sonuçlar doğurabileceği konusunda uyarıda bulunmuştur.[2]
Ancak söz konusu bildiri, özellikle Arap kamuoyunda belirgin bir normatif gerilim ve algısal çelişki üretmiştir. Zira birçok aktör, İran’la kurulan bu tür bir dayanışmayı; Suriye, Lübnan, Yemen ve Irak gibi ülkelerde yaşanan ağır insan hakları ihlalleri ve savaş suçları bağlamında, en azından örtük bir meşrulaştırma olarak yorumlamaktadır.
Bu konuda Tunus’un eski Cumhurbaşkanı ve Arap Konseyi başkanı Münsıf el-Merzûkî’nin değerlendirmeleri, bu karmaşık durumu açıklamaya çalışan önemli analizlerden biridir. El-Merzûkî’ye göre İran meselesi Arap dünyasında son derece zor bir siyasi dengeyi ifade etmektedir. İran rejiminin bölgedeki bazı müdahaleleri nedeniyle Suriyeliler, Iraklılar, Yemenliler ve Lübnanlılar gibi farklı topluluklar ciddi zarar görmüş ve bu nedenle İran’a yönelik eleştirel bir tutum geliştirmiştir.
Buna rağmen İran’a yönelik dış askeri müdahalelerin desteklenmesi, daha geniş bir stratejik çerçeve içinde değerlendirildiğinde farklı sonuçlar doğurabilir. Bu perspektife göre İran yalnızca belirli bir siyasi rejimi temsil eden bir devlet değildir; aynı zamanda büyük bir toplum ve önemli bir bölgesel aktördür. Dolayısıyla İran’a yönelik askeri saldırıların desteklenmesi, bölgesel güç dengelerinde uzun vadeli ve öngörülemeyen sonuçlar doğurabilir.
Bu yaklaşım, İran ile siyasi anlaşmazlıkların bulunabileceğini kabul etmekle birlikte, dış müdahaleler yoluyla rejim değişikliğinin meşru görülemeyeceğini savunmaktadır. Rejim değişikliği ancak ilgili toplumun kendi siyasal süreçleri içinde gerçekleşebilir. Bu nedenle İran halkıyla dayanışma ile İran rejimine destek arasında açık bir ayrım yapılması gerektiği vurgulanmaktadır.
Ona göre bugün doğrudan bombardıman altında bulunan İran halkıdır. Nitekim genç kızların hedef alındığı, çok sayıda sivilin öldürüldüğü ağır saldırılar yaşanmıştır. Bu sebeple İsrail ve Amerika’nın İran’a yönelik saldırılarına destek vermek ya da bunlarla duygudaşlık kurmak mümkün değildir. Çünkü İran yalnızca bir rejimden ibaret değildir; aynı zamanda bir toplum ve bir halktır.
Dolayısıyla İran halkıyla dayanışmayı, İran rejimine destek vermekle karıştırmamak gerekir. İran halkıyla dayanışma insani ve ahlaki bir tutumdur. Kuşkusuz bu, kurulması zor bir dengedir ve birçok kişi açısından ikna edici biçimde açıklanması kolay değildir. Ancak siyasetçi, analist ve düşünürlerin görevi, duyguların bütün değerlendirmeleri belirlemesine izin vermemektir. Çünkü İran tamamen tahrip edilir ve etkisizleştirilirse, İsrail’in bir sonraki hedefinin başka bölgesel aktörler olması kuvvetle muhtemeldir; bu çerçevede Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin de baskı ve tehdit altına girmesi mümkündür. Bu nedenle böyle bir sürecin normalleştirilmesi ya da kabullenilmesi kesin biçimde reddedilmelidir.
Nitekim İsrail’in Suriye’nin güneyinde sergilediği askeri hareketlilik, Lübnan’a yönelik yıkıcı operasyonlar ve Afrika Boynuzu’nda yürüttüğü faaliyetler, daha geniş bir bölgesel stratejinin parçası olarak yorumlanmaktadır. Somali ve Sudan gibi ülkelerde yaşanan parçalanma süreçlerinde de İsrail’in etkili olduğu yönünde çeşitli değerlendirmeler yapılmaktadır.
Günümüzde dile getirilen “Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi” söylemi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu söylem gerçekte Ortadoğu’nun yeniden inşasından ziyade parçalanması anlamına gelmektedir. Bu perspektifte Mısır’ın bölgesel bir güç olarak etkisizleştirilmesi, Suudi Arabistan’ın nüfuzunun azaltılması ve Türkiye ile Katar gibi bölgesel aktörlerin de zayıflatılması öngörülmektedir. Nihai hedef ise İsrail’in bölge üzerinde belirleyici ve yönlendirici güç hâline gelmesidir.
Bu Savaş Uluslararası Dengeleri Köklü Biçimde Değiştirecek
Bu savaş boyunca yaşananlar bu savaşın aslında uluslararası dengeleri köklü biçimde değiştirecek bir gelişmeye işaret ettiğini gösteriyor. Şöyle ki: Birincisi: Amerika bugün dünyanın efendisi gibi davranıyor; istediğini vuruyor, istediğini bombalıyor. Artık gücü olan her devlet, komşusuyla ya da herhangi bir tarafla bir sorun yaşadığında istediğini yapabiliyor. Yani uluslararası hukuk bütünüyle anlam ve değerini yitirdi. Dolayısıyla sadece zihniyetlerde değil, sahadaki gerçeklikte de çok büyük değişimler yaşanıyor.
İkincisi: Toplumlarda stratejik tehditlere dair belirli bir farkındalık oluşmuş durumda. İran meselesi artık sadece İran meselesi değildir. İran ile ne kadar az ya da çok ihtilaf olursa olsun, genel yönelim İran’a destek verme yönündedir. Çünkü insanlar bu savaşın stratejik hedeflerini ve arka planındaki niyetleri fark eder hale geldi.
Eğer İran bu savaşı kaybederse herkes “beyaz öküzün yenildiği gün yenildik” diyecektir.[3] Çünkü bu savaşın hedefleri yalnızca İran’la sınırlı değildir. İsrail, “Büyük İsrail” projesini kurmak istiyor. Bölgede kendisine karşı duran bütün hatları ve engelleri parçalamak istiyor.
Eğer ABD/ İsrail bloğu bu çatışmada mevzi kazanırsa, bu bölgenin parçalanması anlamına gelir. Bölgede herhangi bir medeniyet projesinin doğmasına izin verilmemesi anlamına gelir. Bu bölgenin birlik kurmasının, gelişmesinin ve ilerlemesinin engellenmesi anlamına gelir.
Bazıları haklı olarak kamuoyunun genel bakışında bir bulanıklık ve karmaşa olduğunu söyleyebilir. Bu karmaşa, birazda ulus-devlet gerçekliğinin yarattığı baskılardan kaynaklanıyor. Birçok siyasi hareket –İslami hareketler de dahil– ulusal meselelerin içine fazlasıyla gömülmüş durumda. Bu aslında doğal bir durum; çünkü ulus-devlet gerçeği güçlü bir etkendir. Bu yüzden yerel ve ulusal kaygılar çoğu zaman büyük stratejik meselelerin önüne geçiyor.
Bu nedenle belki de bir tür “bilinç şokuna” ihtiyaç var. Hepimiz bu hastalıktan bir ölçüde pay sahibiyiz. Iraklı kendi sorunlarıyla uğraşıyor, Suriyeli kendi sorunlarıyla, Lübnanlı kendi sorunlarıyla… Arap Baharı deneyiminde de gördük ki ulusal gündemler genel stratejik perspektifin önüne geçti. Bu yüzden siyasi gerçeklik bir anda değişti.
Oysa devletler bölgesel ve ulus-ötesi gündemlerle hareket ettiklerinde birbirleriyle daha fazla temas kurabiliyorlardı. Bugün ise bazıları yerel meselelerin içine gömüldüğü için stratejik bakışını kaybediyor. Bazı gruplar ise kendi yaşadıkları acıların üzerine çıkamıyor.
Evet, Irak’ta ve Suriye’de yaşanan mezhep gerilimlerinin yarattığı sorunlar var. Ama mesele mezheplerin ve ulusal sınırların ötesindedir. Bu, bölgeyi tehdit eden stratejik bir tehlikedir. Bu, bir İslam ülkesini varlığıyla, kaynaklarıyla ve imkânlarıyla hedef alan genel bir projedir. Bu yüzden stratejik bakışın yeniden kurulması ve önceliklerin doğru belirlenmesi son derece önemlidir.
Ancak çoğu zaman, ulusal kimlikler veya milliyetçilikler birbirine karşı kullanılıyor. Mezhepsel kışkırtmalar ve şoven milliyetçilikler körüklenerek bölge halkları arasındaki birlikte yaşama zemini zayıflatılıyor.
Oysa İran –coğrafya, tarih ve kültür bakımından Müslüman bir ülkedir. Onunla ne kadar ihtilafımız olursa olsun bu gerçek değişmez. Bu yüzden bölge halklarının ve siyasi-toplumsal güçlerin bu saldırı karşısında İran’ın yanında durmaktan başka bir seçeneği yoktur. Çünkü bu saldırı yalnızca İran’a yönelik değildir. Eğer İran gibi büyük bir ülke, sahip olduğu kaynakları ve imkânlarıyla birlikte parçalanırsa bunun sonuçları çok ağır olacaktır. Sınırlar ve haritalar yeniden çizilecek, bölge için ve gelecek nesiller için yıkıcı senaryolar ortaya çıkacaktır.
Halkların İran’a Yönelik Sempatisi
Bu bağlamda diğer bir önemli konu halklarla ilgilidir. Bugün dünya halklarının İran’a karşı belirgin bir sempatisi var. Bu gerçekten ilginç bir durum. Mesela Saddam Hüseyin vurulduğunda dünya halkları Saddam’a karşıydı. Taliban vurulduğunda da aynı şekildeydi. Üçüncü dünya ülkeleri hedef alındığında onları silmek çok daha kolay oluyordu. Fakat bugün hem halklar arasında hem de belirli yaş gruplarındaki bazı elitler arasında İran’a karşı büyük ve şaşırtıcı bir sempati var.
Bu da yeni bir olgudur. Nasıl ki insanlar Gazze’ye ve Filistin’e sempati duyuyordu, şimdi de İran’a karşı benzer bir sempati oluşuyor. Bu durum Batılı elitler üzerinde de bir kriz ve baskı yaratıyor.
Batı Anlatısına Şüphe ve Elit Krizi
Bugün Batı anlatısına yönelik mutlak bir şüphecilik ortaya çıkmış durumda. Amerika’da veya Avrupa’da yaşayan biri bunu açıkça görebilir: Hükümetlerin artık güvenilirliği yok. Sistem güvenilir değil. Amerika’nın kendisi güvenilir değil.
Buna bir de Epstein meselesi eklendi. Bu savaş başlamadan önce Epstein dosyası zaten kamuoyunun gündemindeydi. Hâlâ da öyle. Her gün yeni belgeler ortaya çıkıyor ve insanlar bunları yakından takip ediyor. Yönetimler ve hükümetler bu konuda sessiz kalsa da dosya halkın zihninde hâlâ canlı. Bu da birçok insanın şu kanaate varmasına yol açtı: Bu hükümetlerin aslında kendilerinden kopuk ayrı bir elit tabakası var ve onların gündemi halkın çıkarlarını temsil etmiyor. İran’a yönelik bu yeni sempati dalgasını besleyen faktörlerden biri de budur.
Amerika’nın Orta Doğu Macerası
ABD- İran savaşıyla birlikte, Amerikan gücü Orta Doğu’ya ikinci kez sürüklenmektedir. Birincisi 2003’teki Irak savaşıydı. Irak’a saldırmak, ordusunu dağıtmak ve ülkeyi parçalamak için aslında hiçbir meşru gerekçe yoktu. Bunun arkasında esas olarak İsrail’in ajandası vardı; çünkü İsrail bölgede herhangi bir Arap ya da İslami gücün ortaya çıkmasını istemiyor.
Oysa Amerikan karar vericileri arasında ve Amerikan elitleri içinde 2003 Irak işgalinin –ve daha önce 2001’de Afganistan işgalinin– büyük bir stratejik hata olduğu yönünde güçlü bir kanaat oluşmuştu. Çünkü bu savaşlar Amerika’nın gücünü ve nüfuzunu zayıflattı. Üstelik rakiplerine fırsat verdi: Rusya yeniden toparlanma imkânı buldu, Çin ise uluslararası sahnede genişleme fırsatı yakaladı.
Ama Trump iki şeyden etkilendi. Birincisi Netanyahu’nun onu sürekli bu yöne çekmesi. İkincisi ise “Venezuela senaryosu” diyebileceğimiz bir beklenti: Yani bir ülkenin liderini yatağından kaldırıp götürebileceğiniz hızlı ve kolay bir cerrahi operasyon fikri.
Venezuela’da Maduro ve eşi için böyle bir şey hayal edilmişti. İran için de aynı şey söylendi: “Sadece liderliği ortadan kaldırmak yeterli; Hamaney’i ve birinci kademe siyasi ve askerî liderleri ortadan kaldırırsanız kapılar açılacak.” Böylece Amerika ve özellikle Trump için petrol, gaz ve İran gibi büyük bir ülkenin zenginlikleri adeta bir kapı gibi kolaylıkla açılacaktı.
Olası Senaryolar
Birinci senaryo: İran’ın zayıflaması, geri çekilmesi veya yenilmesi halidir. Bu durum İsrail’in bölgeye tamamen tek başına hâkim olması anlamına gelir. İkinci senaryo ise İsrail ve Amerika’nın bölgede geri adım atması, çıkarlarının zarar görmesi halidir.
Bu durum mücadele fikrinin yeniden güçlenmesi… Yabancı nüfuzundan kurtulma, dış müdahaleye karşı bağımsızlık ve özgürlük gibi değerlerin yeniden yükselmesi anlamına gelir.
Bugün gördüğümüz şey tam olarak budur. Eğer Amerikan askerî varlığının zayıfladığı ya da bölgeden çekildiği bir durum ortaya çıkarsa, İslam dünyası için bu durum yeni fırsatlar yaratabilir; gerçek bir Amerikan çekilişi, bu kampın peşinden gitmek isteyenlerin geri adım atması ve yabancı nüfuzundan kurtulmayı, insanî özgürlüğü ve gerçek egemenliği bu dönemin en büyük değerleri olarak gören yeni hareketlerin ortaya çıkmasına kapı arayabilir.
Stratejik Farkındalık ve Ortak Mücadele
Bu nedenle İran’a yönelik saldırı belki de bir “stratejik farkındalık şoku” yaratabilir. Özellikle millî ve İslami akımların bu noktada çok önemli bir rolü vardır. Çünkü bazı devletler ve siyasi aktörler mezhep meselesini sürekli ön plana çıkararak ideolojik ve siyasi bir kafa karışıklığı oluşturuyorlar. Bu yüzden yapılması gereken şey pusulayı yeniden doğru yöne çevirmektir. Çünkü insanlar artık bu tehlikenin yalnızca Filistin sınırlarıyla sınırlı olmadığını görüyorlar. İsrail bugün Lübnan’ı vuruyor, Suriye’yi vuruyor, Irak’ı vuruyor, Arap dünyasını vuruyor; ardından İran’a yöneliyor ve hatta Pakistan’ı bile vurabilecek bir noktaya gelebilir. Devletler, bölgesel güçler, ulusal yapılar, siyasi hareketler, örgütler ve hatta Avrupa ile Amerika’daki Müslüman azınlıklar bile tehdit altına girer. Çünkü bu bir projedir; belirli hedefleri ve amaçları olan bir projedir.
Aslında bu projenin hedeflerini çözmek için büyük bir çaba harcamaya da gerek yok. Çünkü artık bunu açıkça söylüyorlar. İsrailli yetkililerin açıklamalarında bunu duyuyoruz: “Haritaları ve sınırları yeniden çiziyoruz, yeni bir Orta Doğu inşa ediyoruz” diyorlar.
Ortadoğu’da son yıllarda yoğunlaşan çatışmalar yalnızca askeri düzlemde gerçekleşen sınırlı karşılaşmalar olarak değerlendirilmemeli; aksine bu durum bölgesel güç dengelerinin yeniden yapılandırıldığı, ideolojik ve normatif çerçevelerin yeniden üretildiği çok katmanlı bir dönüşüm sürecine işaret etmektedir. İncelenen bulgular, mevcut savaşın aynı anda hem jeopolitik bir yeniden düzenleme girişimi hem de bölge toplumlarının siyasal bilinç ve stratejik yönelimlerini sınayan bir kriz alanı olduğunu göstermektedir.
Bu bağlamda İran meselesi, salt bir devletlerarası çatışma olmaktan çıkarak bölgesel sistemin geleceğine dair belirleyici bir düğüm noktasına dönüşmüştür. İran’a yönelik dış müdahaleler ile bölgesel güç dengeleri arasındaki ilişki, yalnızca güvenlik politikaları açısından değil; aynı zamanda meşruiyet, egemenlik ve halkların kendi kaderini tayin hakkı gibi temel normatif ilkeler bakımından da derin bir tartışma alanı üretmektedir. Bu durum, bölge siyasetinde “rejim” ile “toplum” arasındaki ayrımın analitik olarak zorunlu hale geldiğini göstermektedir.
Öte yandan, söz konusu çatışma uluslararası sistem düzeyinde de önemli kırılmaların ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Uluslararası hukukun işlevsizleşmesi, güç kullanımının normalleşmesi ve küresel meşruiyet krizinin derinleşmesi, mevcut düzenin sürdürülebilirliğine dair ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Bu süreç, yalnızca Ortadoğu’yu değil, küresel güç mimarisini de yeniden şekillendiren bir paradigma değişimine işaret etmektedir.
Bununla birlikte, bölge toplumlarında gözlemlenen algı dönüşümü ve stratejik farkındalık artışı, mevcut krizin yalnızca yıkıcı değil, aynı zamanda dönüştürücü bir potansiyel taşıdığını göstermektedir. İran’a yönelik artan toplumsal sempati, Batı merkezli anlatılara yönelik şüphecilik ve bölgesel tehdit algısının genişlemesi, yeni bir siyasal bilinç formunun ortaya çıkmakta olduğuna işaret etmektedir. Ancak bu bilinç, ulus-devlet sınırları, mezhepsel ayrışmalar ve kısa vadeli siyasal hesaplar tarafından sınırlandırılmakta; bu da bölgesel ölçekte bütüncül bir stratejik vizyonun oluşmasını zorlaştırmaktadır.
Son kertede, Ortadoğu’da gözlemlenen mevcut savaş, yalnızca fiziksel yıkım üreten bir çatışma değil; aynı zamanda bölgenin tarihsel yönelimini belirleyebilecek nitelikte bir medeniyet krizidir. Bu krizin aşılması, ancak mezhepsel ve ulusal ayrışmaları aşan, uzun vadeli stratejik öncelikleri merkeze alan ve dış müdahalelere karşı bölgesel dayanışmayı güçlendiren yeni bir siyasal tahayyülün geliştirilmesiyle mümkün görünmektedir. Aksi takdirde, bölgenin parçalanma, bağımlılık ve süreklileşmiş kriz döngüsü içinde kalma riski devam edecektir.
[1] Arap Konseyi, Arap Baharı devrimlerini savunmak, Arap dünyasında demokratik kültürün yerleşmesini teşvik etmek amacıyla kurulmuş bir sivil toplum örgütüdür. Konsey, 26 Temmuz 2014 tarihinde kuruldu; merkezi Tunus’tadır. Ayrıca dünyanın çeşitli ülkelerinde temsilcilikleri bulunmaktadır.
[2] https://almawqeapost.net/news/117188
[3] “Ben aslında beyaz öküzün yendiği gün yenildim” sözü, üç öküz (beyaz, siyah ve kırmızı) ile onları avlamak isteyen bir aslan arasında geçen temsili bir hikâyeye dayanır. Başlangıçta birlik içinde hareket eden ve bu sayede kendilerini koruyabilen öküzler, aslanın yalnızca beyaz öküzü istemesi üzerine bu teklifi kabul ederek aralarındaki dayanışmayı zayıflatırlar. Bu tercih, kısa vadede güvenli bir çözüm gibi görünse de aslında çözülmenin başlangıcı olur ve sonunda her biri tek tek avlanır. Hikâyenin verdiği temel mesaj, yenilginin asıl olarak son darbede değil, dayanışmanın ilk kez bozulduğu anda gerçekleştiğidir. Bu nedenle anlatı, toplumsal ve siyasal bağlamlarda, haksızlık karşısında sessiz kalmanın ve seçici dayanışmanın, zamanla herkesi etkileyen daha büyük bir çöküşe yol açtığını anlatan güçlü bir mecaz olarak kullanılır.
Doç. Dr. Cevher ŞULUL
20.03.2026
Güncel Yazıları
ABD-İsrail Müdahalesi ve İran’ın Stratejik Direnci
06 Mart 2026
Jeffrey Epstein Dosyası: Noam Chomsky’den Michel Foucault’ya Entelektüel Ahlâkın Çökü..
28 Şubat 2026
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Riyad ve Kahire Temasları: Hızlandırılmış Diplo..
09 Şubat 2026
Askerî Müdahale, Rejim Değişikliği ve İran Gerçeği
03 Şubat 2026