Cevher ŞULUL
Tüm Yazıları28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail, İran’a kapsamlı bir askeri saldırı başlattı. İlk aşamada, Venezuela örneğine benzer şekilde, İran’ın internet, iletişim ve enerji altyapısı yoğun siber saldırılarla felce uğratıldı. Ardından insansız hava araçlarıyla radar sistemleri ve füze fırlatma platformları hedef alındı. Sonraki aşamada F-35 savaş uçakları, B-2 bombardıman uçakları, Tomahawk seyir füzeleri ve bunker delici bombalar devreye sokuldu. ABD füze altyapısını vururken, İsrail siyasi ve askeri liderleri tasfiye etmeye odaklandı.
Operasyonun gündüz vakti başlatılması, İran liderliğini hazırlıksız yakalamayı hedefleyen psikolojik bir manevra olarak değerlendirildi. Önceki savaşlarda saldırılar genellikle şafak vakti nükleer tesislere yönelmişken, bu kez saat 08.00’de başlatıldı. Tahran, İsfahan, Kum, Tebriz, Buşehr, Bender Abbas ve Şiraz gibi şehirler ağır bombardımana maruz kaldı. En kritik hedef, 86 yaşındaki Hamaney’in ikamet ve çalışma kompleksi oldu. Pezeşkiyan’ın ofisi ve Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi binası da vuruldu. Devrim Muhafızları karargâhı ve istihbarat müdürlüğü sistematik biçimde hedef alındı.
Yapılan saldırılar yalnızca askeri kapasiteyi değil, rejimin ideolojik ve idari merkezini de hedef aldı; operasyon “Baş Kesme Stratejisi” olarak tanımlandı. Amaç, İran’ın füze kapasitesini felce uğratmak ve rejimin merkezini çökertmekti.
İran’ın Misillemesi
İran’ın karşı saldırısı, önceden planlanan “Sadık Vaat Operasyonu” kapsamında gerçekleştirilmiş; önceki dönemlerden farklı olarak operasyon, genişletilmiş ve neredeyse sınırsız bir hedef setine dayandırılmıştır. Operasyon kapsamında yoğun balistik füzeler, seyir füzeleri ve intihar dronları Tel Aviv, Kudüs ve Batı Şeria’daki yerleşim bölgelerini hedef almıştır. Bununla birlikte, ABD’nin bölgedeki askeri varlığına yönelik saldırılar da gerçekleştirilmiştir: Bahreyn’deki 5. Filo, Katar’daki Al-Udeid Üssü, Abu Dabi’deki Zafra Üssü, Kuveyt’teki Ali Salem Üssü ve Ürdün’deki Muwaffaq Salti Üssü doğrudan hedef alınmıştır. İran, bu stratejiyle savaşın maliyetini tüm bölgeye yaymak, ABD kamuoyunu ve Körfez ülkelerini baskı altına almak istiyor.
Bu süreçte ABD’nin beklentisi, iletişim ağlarının çökmesi ve Devrim Muhafızları’nın dağılması yönündeydi; ancak merkezi olmayan komuta yapısı sayesinde İran, saldırıdan yalnızca iki saat sonra karşı saldırı harekâtı başlatabilmiştir. Bu gelişme, İran’ın askeri altyapısının hâlen sağlam olduğunu ve geniş ölçekli misilleme kapasitesine sahip bulunduğunu göstermektedir. Böylece, ABD’nin “baş kesme” stratejisi fiilen başarısızlığa uğramıştır.
Burada ABD’nin “En yüksek dini lider vurulursa rejim çöker” yaklaşımı aşırı derecede indirgemeci görünmektedir. En yüksek dini lider, İran’daki hiyerarşide hem siyasi hem dini bakımdan merkezi bir figürdür. Şii düşüncesinde velayet teorisi, gaybî imamı temsil eden fakih anlayışı ve devrim sonrası kurulan yapı, liderliği sistemin ana ekseni haline getirmiştir. Buna rağmen İran bütünüyle tek kişiye indirgenmiş bir yapı değildir. Kurumlara, ideolojik çerçeveye ve örgütsel sürekliliğe dayanan bir sistem söz konusudur. Bu nedenle bir ismin ortadan kaldırılmasıyla sistemin Venezuela benzeri bir hızla çökmesi beklenmez. Ancak saldırılar sürer, kadrolar sistematik biçimde tasfiye edilir ve yapı içeriden boşaltılırsa daha ileri bir aşamada çözülme ihtimali doğabilir. Bu ihtimal “şimdi” için değil, sürecin derinleşmesi halinde söz konusu olabilir.
Caydırıcılığın Çöküşü ve Bölgesel Etkiler
28 Şubat saldırıları, yalnızca askeri bir çatışma değil; bölgedeki onlarca yıllık diplomatik ve askeri caydırıcılık dengelerinin kırılma anı olarak değerlendirilebilir. İran enerji koridorlarını fiilen rehine alarak, herhangi bir saldırının tüm Körfez’in ve küresel istikrarın sarsılması anlamına geldiğini gösterdi. Hürmüz Boğazı’nın kapanması, sivil havacılığın durması ve küresel piyasaların dalgalanması, sürecin kritik göstergeleri oldu. Arap ülkeleri açık bir savaş sahasına dönüştü; ağır bombardımanlar hem sivil hem askeri kayıplara yol açtı.
Gelişmeler ya bölgenin stratejik haritasını yeniden şekillendirecek ya da dünyayı uzun süreli bir yıpratma savaşının belirsizliğine sürükleyecektir. Bu bağlamda, yalnızca bölgesel güvenlik değil küresel istikrar da tehdit altındadır. Yeni liderlik, önceki yönetimden farklı olarak daha açık bir çatışma stratejisi izleyebilir; bu da bölgeyi ağır silahların kullanıldığı, kan ve gözyaşıyla dolu bir sürece sürükleyebilir.
ABD’nin İran’ı Özgürleştirme Vadi
Trump, İran vatandaşlarına bombardıman sırasında evlerinde kalmalarını, sonrasında ise hükümeti ele geçirmelerini telkin etmiş; operasyonu “özgürlüğü elde etmek için tek fırsat” olarak nitelendirmiştir. Ancak yakın tarihte Ortadoğu’da yaşanan olaylar, Amerikan uçaklarının hiçbir zaman bu coğrafyada yaşayan halklara özgürlük getirmediğine dair örneklerle doludur. Irak örneği ortadadır. ABD müdahalesi Irak’a demokrasi getirmedi; aksine mezhepsel yapılar, milis güçler ve parçalı bir siyasal düzen ortaya çıktı. Dolayısıyla dış askeri müdahalenin özgürlük getireceği iddiası tarihsel olarak doğru değildir.
1953 yılında Muhammed Musaddık petrolü millîleştirmeye ve egemenliği güçlendirmeye çalıştığında, İngiliz ve Amerikan istihbaratının desteğiyle gerçekleştirilen bir darbeyle devrildi. Musaddık’ın temel suçu petrolü millîleştirmekti. Bu olay, Batı’nın bölgeye demokrasi perspektifiyle değil çıkar perspektifiyle yaklaştığının somut örneklerinden biridir.
ABD’nin Orta Doğu’ya bakışı enerji hatları, madenler ve stratejik çıkarlar üzerinden şekillenmektedir. Harita açıldığında görülen şey demokrasi değil; enerji koridorları, petrol hatları ve jeopolitik geçiş noktalarıdır. Uluslararası hukukun ihlal edilmesi bu çerçevede olağan hale gelmektedir.
ABD-İsrail Planının Aşamaları
Savaşın ilk 24 saatinde Amerikan-İsrail planının ana hatları ortaya çıkmıştır. Hamaney’in öldürülmesi Trump için büyük bir başarı olarak görülse de rejimin tamamen devrilmesi gerçekleşmemiştir. İlk aşama, İran’ın siyasi ve askeri liderliğini aynı anda etkisiz hale getirmekti; bu başarısızlık ABD’yi ikinci aşamaya geçmeye zorlamıştır. İkinci aşama İran’ın hava savunma sistemlerinin, radarlarının ve güvenlik tesislerinin hedef alınması; üçüncü aşama: İç kriz yaratmak, protestoları körüklemek ve “beşinci kol” unsurlarını devreye sokmak; dördüncü aşama: ABD özel kuvvetlerinin Azerbaycan veya Türkmenistan üzerinden İran’a girerek devlet tesislerini kontrol altına alması ve eski Şah’ın oğlunun geçici lider olarak atanması.
Ancak Trump’ın bu süreci dört gün içinde tamamlama konusundaki hedefleri başarısızlık ile sonuçlanmıştır. Zira İran bu senaryolara karşı hazırlık yapmıştır. Liderlik listeleri önceden belirlenmiş, olası suikastlara karşı alternatif planlar hazırlanmıştır. İlaveten ABD ve İsrail’in planları başarıyla uygulanmış olsa bile bölgesel güvenliğin sağlanması mümkün değildir; çünkü İran rejimi geniş bir toplumsal tabana ve güçlü ideolojik desteğe sahiptir.
İran Savaşı ve Yanlış Hesaplama Tartışmaları
Eski Amerikan istihbarat subayı Scott Ritter, Aljazeera televizyonunda katıldığı bir programda ABD-İsrail ittifakının İran’a yönelik askeri operasyonlarını değerlendirmiştir. Ritter’e göre bu savaş, açık bir stratejik yanlış hesaplamanın ürünüdür. ABD’nin temel hedefi rejim değişikliğiydi; Ayetullah Ali Hamaney’in suikastı bu planın merkezinde yer alıyordu. Ancak Hamaney’in öldürülmesi İran devlet yapısının çökmesine yol açmamış, anayasal düzen işlerliğini korumuş ve halk rejim etrafında kenetlenmiştir. Dolayısıyla beklenen rejim değişikliği gerçekleşmemiştir.
Saldırılar sırasında Hamaney’in yanı sıra ailesinden bazı kişilerin hayatını kaybetmesi büyük bir trajedi olarak değerlendirilse de İran’ın füze kapasitesinin yok edilmesi ve rejimin devrilmesi hedefleri başarısız olmuştur. İran beklenmedik biçimde İsrail’i, Körfez’deki Arap başkentlerini ve ekonomik tesisleri vurmuş; bu durum ABD’nin müttefiklerini koruma iddiasını zedelemiştir. Özellikle Körfez ülkeleri kendilerini güvende sanırken, saldırılar doğrudan bu algıyı kırmıştır.
Savaşın Yapısal Sebepleri
Siyaset bilimi profesörü Dr. Temim el-Barğuti, savaşın stratejik boyutunu Filistin meselesiyle ilişkilendirmektedir. Ona göre İsrail, Filistin’in doğal sınırları içindeki demografik baskı nedeniyle varoluşsal bir tehdit algısı geliştirmiştir. Filistin nüfusu artarken, İsrail’in bölgesel gücü karşıt aktörlerin yükselişiyle zayıflamaktadır. Bu nedenle İsrail hem Filistin’deki demografik baskıyı hem de bölgesel tehditleri ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Ancak bugüne kadar bu hedeflerde başarılı olamamıştır: Gazze halkını göç ettirememiş, demografiyi değiştirememiş ve bölgesel güçleri ortadan kaldıramamıştır.
El-Barğuti’ye göre İsrail’in Ortadoğu haritasını yeniden şekillendirme arzusu gerçekçi değildir. Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere ve Fransa’nın koşullarına kıyasla, günümüz İsrail’i çok daha zayıf bir aktördür. Bu nedenle “aşırı genişleme” stratejisiyle kontrol edemeyeceği kadar büyük topraklara ve nüfusa hâkim olmaya çalışmaktadır. ABD’nin desteğini almak zorunda kalması da bu zayıflığın göstergesidir. Ancak ABD’nin Irak ve Afganistan örneklerinde görüldüğü üzere, uzun süreli işgallerle bile kalıcı rejim değişiklikleri gerçekleştiremediği hatırlatılmaktadır. İran’da ise yerel müttefiklerin azlığı, bu ihtimali daha da zayıflatmaktadır.
ABD- İran Savaşı ve Filistin Meselesine Yansımaları
El-Barğuti’ye göre İran’da rejim değişikliği gerçekleşmeyecek, ülke kaosa sürüklenmeyecektir. İran ve müttefikleri İsrail’e zarar vermeye ve ABD’yi zor durumda bırakmaya devam edecektir. Bu durumda ABD’nin sorumluluğu İsrail’e yükleyerek savaştan çekilmesi olasıdır. Geçmiş örneklerde olduğu gibi, suikastlar beklenen sonucu vermemiştir; Hizbullah liderlerinin öldürülmesi İsrail’e yönelik tehdidi ortadan kaldırmamış, benzer şekilde İran’daki suikastlar da rejimin kapasitesini yok edememiştir.
El-Barğuti’ye göre demografik, coğrafi ve bölgesel güç dengeleri İsrail’in uzun vadede varoluşsal bir krizle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. İsrail’in mevcut haliyle ayakta kalması mümkün değildir. İsrail’in kendi liderleri bile Ortadoğu haritasını yeniden şekillendiremezse rejimin sona ereceğini kabul etmektedir. Bölgesel iş birliği gerçekleşmediği için İsrail’in sunduğu seçenekler kabul edilemez bulunmakta, en barışçıl aktörler dahi bu hedeflerden etkilenmektedir. Dolayısıyla ABD-İsrail ittifakının zafer beklentisi yeniden sorgulanmalıdır.
Körfez ülkelerinin hedef alınması, son günlerde yoğun biçimde tartışılmaktadır. Türkiye Dışişleri Bakanı, İran’ın enerji altyapısını hedef alan saldırılarının hatalı bir stratejik hesap olduğunu dile getirmiştir. Bazı raporlar, Aramco saldırısının İran tarafından değil, başka bir aktörce gerçekleştirildiğini öne sürmektedir. İranlı yetkililer ise bölge liderleriyle görüşerek bu savaşın varoluşsal olduğunu, İran’ın doğrudan hedef alındığını ve dolayısıyla tüm bölgenin tehdit altında bulunduğunu vurgulamışlardır. İslam dünyasında ABD-İsrail saldırısını açıkça kınayan tek ülke Türkiye’dir; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu saldırıyı net ifadelerle eleştirmesi, bölgesel ve küresel ittifak haritasının giderek belirginleştiğini göstermektedir.
Avrupa ülkelerinin İran rejiminin zayıflatılmasını istemesinin bir nedeni, Tahran’ın Rusya ile stratejik ortaklığıdır. İran’ın Rusya’ya sağladığı Şahid tipi insansız hava aracı teknolojisi, Ukrayna savaşında kritik rol oynamıştır. Bu nedenle Avrupa, İran’ın zayıflamasını Moskova’nın da zayıflaması olarak görmektedir.
“Bölgesel dayanak” şu anda güçlü değildir; ancak bazı ülkeler gerilimi sınırlamaya çalışmaktadır. Umman ve Katar bu yönde hareket ederken, Suudi Arabistan ve BAE daha sert bir çizgiye yönelmektedir. CENTCOM’un kurduğu “Bölgesel Entegre Hava ve Füze Savunması” ağı, bölgedeki radar ve bilgi toplama sistemlerini birbirine bağlamış; Ürdün’ün gördüğünü BAE, Katar’ın gördüğünü Bahreyn de görebilmektedir. Bu veriler Amerikan düzeni içinde birleştirilmekte ve İran füzelerinin çıkış noktalarını tespit ederek Amerikan saldırılarını kolaylaştırmaktadır. Üstelik bu koordinasyonun bir kısmı İsrail’le de bilgi paylaşımını içermektedir. Dolayısıyla ABD’nin altyapısı, bölgedeki birçok aktörü fiilen savaş mimarisinin parçası haline getirmektedir. İran ise uzun süredir “ABD güçleri Körfez’den çıksın” diyerek, bu üslerin ev sahipleri için bir “koruma şemsiyesi” değil, bir “yük” olduğunu göstermek istemektedir.
Netanyahu’nun savaş öncesi “çöken bir Şii eksenine karşı çalışıyorum, şekillenen bir Sünni eksen var” sözleri, İsrail’in zihniyetini ortaya koymaktadır. Eğer bu muharebe İran eksenini zayıflatırsa, İsrail yeni bir eksenle yeni bir muharebe açabilir. 7 Ekim’den sonra İsrail’in mantığı, “hiç kimsenin İsrail’i tehdit edebilecek kapasiteye sahip olmasına izin vermemek” şeklinde işlemektedir. Netanyahu’nun Hindistan ziyareti öncesi Etiyopya, Hindistan, Somaliland, Yunanistan ve Kıbrıs gibi ülkelerle kurduğu temaslar bu eksen arayışının göstergesidir.
Pek çok İsrailli stratejist, İran’dan sonra asıl tehdidin Türkiye olduğunu dile getirmektedir. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Mısır’la bir cephe kurmaya çalıştığı iddiası, İsrail açısından kaygı vericidir. İsrail, 7 Ekim’den beri kendini sürekli tehdit altında hissetmekte ve yeni bir güvenlik çevresi inşa etmeye çalışmaktadır. İran tehdidinin nötralize edilmesi halinde, bir sonraki engel Türkiye’nin bölgedeki nüfuzu olacaktır.
Türkiye’nin Suriye’de artan nüfuzu, Mısır-Türkiye-Suudi Arabistan arasında oluşabilecek koordinasyon, Yemen, Babülmendeb, Somali, Sudan ve Libya gibi alanlarda İsrail çıkarlarıyla çatışabilir.
Sonuç olarak, bölgede güç dengesi olgunlaşmadıkça istikrar sağlanamayacaktır. Arap devletleri tek başına bu dengeyi kurabilecek kapasitede değildir. Geleceğe dair ihtimaller—İran’ın zayıflaması, rejimin devrilmesi ya da güçlenmesi—her koşulda mümkündür. Ancak bölge ülkelerinin ABD hegemonyasından uzaklaşarak kendi çıkarlarını esas alan koordinasyon mekanizmaları geliştirmesi gerekmektedir. Çünkü Amerikan koruması her seferinde esasen İsrail’in çıkarlarına hizmet etmektedir. Körfez ülkeleri güvenlik doktrinlerini “Amerika korur” varsayımı üzerine kurmuş; bugün bu çatışmanın bedelini ödemektedir. ABD İran’la savaşa girdiğinde, Körfez ülkeleri fiilen muharebe sahasına dönüşmüştür. Oysa Körfez, güvenlik, istikrar ve ekonomik vizyon alanı olmak istemekteydi. İran Florida’yı ya da Washington’u vurmaz; doğrudan kendisini hedef alan kuvvetleri vurur ve bu kuvvetler Körfez’deki üslerde bulunmaktadır. Bu nedenle Körfez ülkeleri, Mısır ve Türkiye, ABD hegemonyasından bağımsız, bölgenin çıkarlarını esas alan bir çerçevede koordinasyonu artırmak zorundadır. İsrail’in dayatmak istediği bağımlılık hattının dışına çıkmak, bölgenin uzun vadeli geleceği açısından zorunlu görünmektedir.
İnsani Kriz ve Sivil Kayıplar
Operasyonun en ağır sonuçları sivil alanda ortaya çıkmıştır. Güney İran’daki Minab kentinde bir kız ilkokulu hedef alındı. Renkli çantalarıyla okul bahçesini dolduran küçük kızların kahkahaları bir anda enkaza dönüştü. Onlarca öğrenci hayatını kaybetti. Netanyahu’nun İranlılara “sokağa çıkın” çağrıları etkisini yitirdi; insanlar rejime karşı değil, ülkeleriyle ve yaşadıkları acıyla birlikte meydanlara çıktı.
Şiraz, İsfahan ve Tahran’da yüz binlerce kişi sokaklara çıktı. Gösteriler rejime karşı değil, saldırılara tepki niteliğindeydi. İnsanlar hayatını kaybedenlerin fotoğraflarını taşıdı; öfke ve yas öne çıktı. Okul saldırısı, iç muhalefetin hareket alanını daralttı. Savaş anlarında toplumun iç ihtilafları geri plana itip dış tehdide yönelmesi, İran’da da gözlendi. Sosyal medyada protesto çağrılarının yerini ulusal dayanışma söylemi aldı; kırılacağı varsayılan iç cephe yeniden kenetlendi.
İran-ABD Çatışmasının Uzaması ve Zaferin Asimetrik Tanımı
İran ile ABD-İsrail ekseni arasındaki çatışmanın uzaması, tarafların “zafer” kavramını farklı biçimlerde tanımlamasıyla birlikte, savaşın doğasını ve sonuçlarını anlamak açısından kritik bir boyut kazanmıştır. Bu bağlamda çatışma, klasik anlamda eşit güçler arasında değil; maliyet, strateji ve kapasite farklılıkları üzerinden şekillenen asimetrik bir zeminde yürütülmektedir. ABD ve İsrail, gelişmiş hava ve deniz kuvvetleri, uçak gemileri, savaş uçakları, yakıt ikmal sistemleri ve bölgeyi çevreleyen üsleriyle üstün bir askeri kapasiteye sahipken; İran düşük maliyetli balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla bu üstünlüğü yıpratma stratejisi izlemektedir. Bu araçların, yüksek maliyetli Amerikan ve İsrail savunma sistemlerini tüketme potansiyeli, çatışmanın uzun vadeli dinamiklerini belirleyen temel unsur haline gelmiştir.
Zaferin tanımı da bu asimetrik zeminde farklılaşmaktadır. ABD ve İsrail açısından zafer, İran rejiminin devrilmesi, nükleer programının sona erdirilmesi ve bölgesel nüfuzunun kırılmasıyla ölçülürken; İran için zafer, rejimin ayakta kalması, direnişin sürmesi ve ABD’ye boyun eğmeme ile tanımlanmaktadır. Dolayısıyla rejim değişikliği gerçekleşmeden savaş sona ererse, bu durum İran için stratejik bir başarı, ABD ve İsrail için ise ağır bir yenilgi olarak değerlendirilecektir.
Maliyet asimetrisi, çatışmanın sürdürülebilirliğini doğrudan etkilemektedir. İran’ın ürettiği Şahid tipi insansız hava araçlarının birim maliyeti yaklaşık 20 bin dolar iken, bunları engellemek için kullanılan Patriot füzelerinin maliyeti 5 milyon dolara ulaşmaktadır. Benzer şekilde İran’ın balistik füzeleri 100–200 bin dolar aralığında üretilirken, ABD’nin THAAD sisteminde kullanılan önleme füzeleri 13 milyon dolara mal olmaktadır. Bu fark, uzun vadede ABD ve müttefiklerini ekonomik açıdan zorlayan bir denklem yaratmaktadır. Uzayan savaşın dinamikleri, İran’ın düşük maliyetli üretim kapasitesi sayesinde uzun süreli yıpratma stratejisine dayanmaktadır.
Son dönemde İran’ın radar ve hava savunma sistemlerini hedef alması da dikkat çekmektedir. Ürdün ve Suudi Arabistan’da konuşlu iki THAAD sisteminin imha edilmesi, Bahreyn, BAE ve Katar’daki radarların etkisiz hale getirilmesi, İsrail’in hava sahasının giderek savunmasız hale geldiğini ortaya koymaktadır. Bu sistemlerin maliyetinin milyarlarca doları bulması, İran’ın düşük maliyetli saldırı kapasitesiyle ABD ve müttefiklerini ekonomik açıdan daha da zorladığını göstermektedir.
Netice itibariyle İran’ın düşük maliyetli üretim kapasitesiyle yürüttüğü füze ve İHA stratejisi, ABD ve İsrail’in yüksek maliyetli savunma sistemlerini yıpratmakta; uzayan savaş ise İran’ın lehine işleyen bir denklem yaratmaktadır. Çatışma, yalnızca askeri bir mücadele olmaktan çıkarak ekonomik ve jeopolitik bir yıpratma sürecine dönüşmekte; bu da tarafların “zafer” tanımlarını kökten farklılaştıran bir stratejik tablo ortaya koymaktadır.
Sonuç
28 Şubat’ta başlayan ABD–İsrail saldırıları, yalnızca İran’a yönelik sınırlı bir askeri operasyon değil; Ortadoğu’daki güç dengelerini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan çok katmanlı bir stratejik müdahale niteliği taşımaktadır. Savaşın ilk aşamasında uygulanan “baş kesme stratejisi”, İran’ın siyasi ve askeri liderliğini eş zamanlı olarak etkisiz hale getirerek rejimi kısa sürede çökerteceği varsayımına dayanıyordu. Ancak saldırıların hemen ardından İran’ın organize biçimde karşılık vermesi, komuta-kontrol yapısının çökmemiş olduğunu ve devlet mekanizmasının kurumsal sürekliliğini koruduğunu göstermiştir. Bu durum, İran siyasal sisteminin yalnızca tek bir lider figürüne indirgenemeyecek kadar kurumsallaşmış bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymuştur.
Savaşın ilerleyen safhalarında ortaya çıkan tablo, çatışmanın klasik anlamda iki eşit güç arasında yürütülen bir mücadele olmadığını göstermektedir. ABD ve İsrail yüksek teknolojili askeri kapasite, gelişmiş hava ve deniz güçleri ve geniş üs ağlarıyla belirgin bir askeri üstünlüğe sahipken; İran daha düşük maliyetli balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla yürütülen uzun vadeli bir yıpratma stratejisine dayanmaktadır. Bu asimetrik yapı, savaşın yalnızca askeri değil aynı zamanda ekonomik ve stratejik bir mücadeleye dönüşmesine yol açmaktadır. Özellikle düşük maliyetli saldırı araçlarının yüksek maliyetli savunma sistemlerini tüketme potansiyeli, çatışmanın sürdürülebilirliğini belirleyen temel faktörlerden biri haline gelmiştir.
Çatışmanın bir diğer önemli boyutu ise savaşın hedefleri konusundaki stratejik farklılıktır. Washington yönetimi, İran’ın askeri kapasitesini sınırlamayı ve bölgesel nüfuzunu geriletmeyi amaçlayan daha sınırlı hedeflere yönelirken; Tel Aviv yönetimi rejimin tamamen devrilmesini nihai hedef olarak görmektedir. Ancak İran gibi geniş coğrafyaya, büyük nüfusa ve güçlü ideolojik mobilizasyon kapasitesine sahip bir ülkede yalnızca hava saldırılarıyla rejim değişikliği gerçekleştirmek oldukça düşük bir ihtimaldir. Böyle bir hedef, uzun süreli bir kara harekâtını gerektirmekte; ABD’nin ise bu ölçekte bir askeri angajmana hazır olmadığı bilinmektedir.
Savaşın bölgesel etkileri de çatışmanın kapsamını genişletmiştir. İran’ın Körfez’deki Amerikan üslerini ve enerji altyapılarını hedef alması, çatışmanın maliyetini yalnızca iki ülke arasında sınırlı kalmayacak şekilde bölgeye yayma stratejisinin bir parçasıdır. Bu durum, Körfez ülkelerini fiilen savaşın dolaylı tarafları haline getirirken, enerji koridorlarının ve küresel ticaret yollarının güvenliğini de doğrudan etkilemektedir. Böylece savaş, yalnızca askeri bir kriz değil; enerji piyasalarından uluslararası ticarete kadar geniş bir alanı etkileyen küresel bir jeopolitik gerilim haline dönüşmüştür.
Bu bağlamda savaşın sonuçları yalnızca İran rejiminin kaderiyle sınırlı değildir. Çatışma, Ortadoğu’daki güç dengelerini, bölgesel ittifakları ve küresel stratejik rekabeti yeniden şekillendirebilecek bir kırılma anı niteliği taşımaktadır. İran’ın direniş kapasitesi, ABD’nin maliyet hesapları ve bölgesel aktörlerin diplomatik pozisyonları, savaşın gidişatını belirleyecek başlıca değişkenler olarak öne çıkmaktadır.
Mevcut göstergeler, İran rejiminin kısa vadede çökmesinin oldukça düşük bir ihtimal olduğunu ortaya koymaktadır. İran yönetimi çatışmayı varoluşsal bir mücadele olarak görmekte ve geri adım atmaktan ziyade tırmanma stratejisini tercih etmektedir. Buna karşılık ABD açısından uzayan savaşın maliyetleri giderek artmakta ve Washington’un başlangıçtaki hızlı sonuç beklentileri giderek daha zor hale gelmektedir.
Sonuç olarak 28 Şubat 2026’da başlayan bu savaş, yalnızca İran’ı hedef alan bir askeri operasyon değil; Ortadoğu’nun stratejik mimarisini yeniden şekillendirme girişimi olarak okunmalıdır. Ancak mevcut gelişmeler, bu girişimin kısa sürede kesin bir sonuç üretmekten ziyade uzun süreli bir jeopolitik rekabet ve yıpratma sürecine dönüşme ihtimalinin daha güçlü olduğunu göstermektedir. Bu nedenle söz konusu savaşın, ilerleyen yıllarda yalnızca bölgesel bir çatışma olarak değil, uluslararası sistemde yeni güç dengelerinin oluşumuna zemin hazırlayan tarihsel bir dönüm noktası olarak değerlendirileceği söylenebilir.
Doç. Dr. Cevher ŞULUL
Harran Üniversitesi Öğretim Üyesi
Güncel Yazıları