Cevher ŞULUL

Cevher ŞULUL

Tüm Yazıları

2026 Dünya Kupası: FIFA ve Küresel Adalet Krizi

22 Temmuz 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

2026 Dünya Kupası’nı tartışmalı hâle getiren yalnızca birkaç hakem kararı veya bir takımın beklenmedik biçimde elenmesi değildi. Turnuva boyunca yaşananlar; uluslararası kurumların büyük güçler karşısındaki tutumu, FIFA’nın yolsuzluklarla örülü geçmişi, Batı dışındaki toplumların adalet arayışı, Filistin meselesine uygulanan çifte standart ve futbolun sömürge-sonrası dünyadaki sembolik anlamı gibi çok daha geniş meseleleri yeniden gündeme taşıdı.

Bu nedenle Dünya Kupası’na yalnızca futbol açısından bakmak yetersizdir. Mesele, hangi takımın daha iyi oynadığı veya hangi pozisyonda hangi kararın verilmesi gerektiğinden ibaret değildir. Asıl soru şudur: Dünyanın bütün ülkelerinin eşit koşullarda yarıştığı iddia edilen bir organizasyonda kurallar gerçekten herkese aynı biçimde mi uygulanmaktadır? Yoksa uluslararası sistemin ekonomik, siyasi ve kültürel hiyerarşileri futbol sahasında da yeniden mi üretilmektedir?

2026 turnuvası bu soruların en yoğun biçimde tartışıldığı organizasyonlardan biri oldu. Özellikle Mısır-Arjantin karşılaşmasının ardından oluşan adaletsizlik duygusu, FIFA’ya yönelik kuşkuların tek bir maçla sınırlı olmadığını gösterdi. Arap ve Afrika kamuoyunda ortaya çıkan tepki, yalnızca kaybedilmiş bir müsabakanın öfkesi değildi. Bu tepki; yüzyıllardır kararları başkaları tarafından verilen, kaynakları denetlenen, siyasi iradeleri sınırlanan ve uluslararası kurumlarda eşit muamele görmediğini düşünen toplumların tarihsel hafızasına dayanıyordu.

Yolsuzluk Bir Sapma Değil, Sistem

FIFA, uzun yıllardır şeffaf olmayan ticari anlaşmalar, başkanlık seçimlerinde oy pazarlıkları, bilet skandalları, federasyonlara dağıtılan kaynakların siyasi sadakat üretmek için kullanılması ve yöneticilerin karşılıklı dokunulmazlık ilişkileriyle anılıyor. Bu nedenle bugün tartışmalı bir karar verildiğinde kamuoyu yalnızca hakemin birkaç saniyelik değerlendirmesini görmüyor; kurumun bütün geçmişini aynı anda hatırlıyor. FIFA açısından asıl kriz, belirli bir maçın manipüle edildiğinin kesin olarak kanıtlanması değil, milyonlarca insanın böyle bir manipülasyonun mümkün olduğuna kolaylıkla inanmasıdır. Güçlü ve yaygın adaletsizlik algısı, kurumun meşruiyetini aşındıran başlı başına sosyolojik bir olgudur.

Bu bağlamda David Yallop’un How They Stole the Game ve Andrew Jennings’in Foul! adlı kitapları, FIFA’daki yolsuzlukların birkaç yöneticinin kişisel suistimalinden ibaret olmadığını; para, oy, ticari ayrıcalık ve karşılıklı dokunulmazlık üzerine kurulmuş sistematik bir yapıya dönüştüğünü ortaya koyan en önemli eserlerdir.

1978’den 2026’ya: Tarih Mi, Güvensizlik Mi Tekerrür Ediyor?

David Yallop’un How They Stole the Game adlı eserinde, FIFA’nın siyasi güçlerle kurduğu ilişkiye dair tarihsel sembollerinden biri haline gelen 1978 Dünya Kupası’ndaki Arjantin-Peru karşılaşmasını anlatmaktadır. Şöyle ki: Arjantin, finale çıkabilmek için Peru’yu en az dört farkla yenmek zorundaydı. Karşılaşma 6-0 sona erdi. Arjantin’in ihtiyaç duyduğu sonucu önceden bilmesi, iki ülkenin askerî diktatörlüklerle yönetilmesi, Peru’nun tartışmalı kadro tercihleri ve maçın çevresinde ortaya atılan ekonomik anlaşma iddiaları, karşılaşmayı futbol tarihinin en karanlık ve şüpheli alanlarından birine dönüştürdü.

Yallop, Arjantin askerî yönetimi ile Peru’daki bazı yetkililer arasında para, yaklaşık 35 bin ton tahıl ve birtakım siyasi ve ekonomik kolaylıkları kapsayan bir anlaşma yapıldığını ileri sürmektedir. Buna rağmen 1978 örneğinin önemi yalnızca bir maçın sonucunda değildir. Turnuva, insan hakları ihlalleri, kayıplar, işkence ve devlet terörüyle anılan Arjantin askerî rejimi tarafından uluslararası meşruiyet aracı olarak kullanılmıştır. Dünya Kupası, diktatörlüğün kendisini dünyaya düzenli, güçlü ve halkıyla bütünleşmiş bir devlet olarak sunmasına hizmet etmiştir.

Burada FIFA’nın sorumluluğu, mutlaka maçın sonucunu doğrudan belirlemiş olması değildir. Daha temel problem, uluslararası futbolun otoriter bir rejimin propaganda ihtiyacıyla uyumlu biçimde işletilebildiği bir ortam yaratmasıdır. Siyasi iktidarın turnuvaya yüklediği anlam, ekonomik çıkarlar ve FIFA’nın organizasyonun sorunsuz tamamlanması yönündeki beklentisi aynı noktada birleştiğinde sportif adalet ikinci plana itilebilmektedir. 1978 Arjantin-Peru karşılaşması bu nedenle yalnızca geçmişe ait bir skandal değildir. FIFA’nın, siyasi rejimlerin ihtiyaçlarıyla futbolun ticari ve kurumsal çıkarları arasında sınır çekemediği durumlarda ne kadar kolay biçimde kuşku üretebildiğini göstermektedir.

2026 Mısır-Arjantin maçıyla 1978 karşılaşması arasında doğrudan özdeşlik kurmak doğru olmayabilir. Zira 1978’de askerî rejimler ve devletler arası maddi pazarlık iddiaları öne çıkarken, 2026’da tartışmanın merkezinde VAR[1] müdahaleleri, hakem standardındaki tutarsızlık, Messi ve Arjantin’in küresel ticari değeri, Filistin meselesi ve FIFA’nın geçmişinden kaynaklanan güven krizi vardır.

Tarih birebir tekrarlanmamış olabilir; fakat aynı kurumsal hastalık farklı araçlarla geri dönmüştür. 1978’de kapalı devlet pazarlıkları, 2026’da ise teknoloji, yayın ekonomisi ve marka değeri tartışmanın taşıyıcılarıdır. Her iki olayda da temel sorun, FIFA’nın kamuoyuna kararların nasıl alındığını ikna edici biçimde açıklayamamasıdır.

Bir Telefon Görüşmesi ve Kuralların Eşitsizliği

2026 turnuvasında güç ile kural arasındaki eşitsizliği en görünür hâle getiren olay, kırmızı kart gören Amerikalı forvet Folarin Balogun’un cezası hakkındaki müdahale iddiasıdır.  Donald Trump, FIFA Başkanı Gianni Infantino’yu arayarak oyuncunun cezasının iptal edilmesini veya ertelenmesini istedi; FIFA da kırmızı kartı kaldırmak yerine cezanın uygulanmasını bir yıl süreyle askıya aldı. Böylece oyuncunun bir sonraki turda forma giymesinin önü açıldı.

Bu olayın kamuoyunda yarattığı etki, tek bir oyuncunun sahaya çıkmasından daha büyüktü. Kırmızı kart cezası, futbolun en açık ve otomatik kurallarından biri olarak görülürken, büyük bir devlet başkanının müdahalesiyle esnetilebildiği düşüncesi FIFA’nın eşitlik iddiasını sarstı. İngiltere’de Kral Charles’ın da FIFA’yı araması gerektiği yönündeki alaycı yorumlar, meselenin nasıl küresel bir meşruiyet krizine dönüştüğünü gösteriyordu.

Buradaki temel soru basittir: Aynı talep bir Afrika veya Arap ülkesinin devlet başkanından gelseydi kabul edilir miydi? Uluslararası hukuk, insan hakları kuruluşları ve spor federasyonları güçsüz ülkelere karşı kuralları ayrıntısıyla uygular, güçlü aktörlerle karşılaştığında ise aynı katılığı sürdüremezse, kural evrensel olmaktan çıkar ve nüfuzun aracına dönüşür. Bir telefon görüşmesinin yönetmelikleri geçersiz kılabildiği algısı, Mısır-Arjantin maçında yaşanan her tartışmalı kararı daha kuşkulu hâle getirdi.

Mısır-Arjantin: Bir Hakem Hatasından Daha Fazlası

Mısır-Arjantin karşılaşması, 2026 Dünya Kupası’nın adalet tartışmasını merkezine yerleştirdi. Mısır uzun süre üstün oynadı ve 2-0 öne geçti. Mustafa Ziko’nun bir golü, hücumun başlangıcındaki temas gerekçe gösterilerek VAR incelemesi sonucunda iptal edildi. Daha sonra Muhammed Salah’ın Arjantin ceza sahasında yere düştüğü pozisyonda hakem oyunu sürdürdü ve VAR incelemesine başvurmadı. Hemen ardından gelişen hücumda Arjantin’in galibiyet golü geldi.

Tartışmayı büyüten yalnızca tek tek kararlar değil, kararların ardışıklığı ve uygulanan ölçünün farklılığıydı. Mısır’ın golünde hücumun başlangıcına kadar geri gidilerek en küçük temas incelenirken, Salah’ın pozisyonunda aynı titizlik gösterilmediği düşüncesi, 'katılık yalnızca bir tarafa mı uygulanıyor?' sorusunu doğurdu. Eski futbolcuların, hakemlerin ve yorumcuların aktarılan görüşleri de bu tutarsızlık algısını güçlendirdi.

Mısır tarafında oluşan algı, yenilginin Filistin’e verilen desteğin bedeli olduğu yönündeydi. Hüsam Hasan’ın Filistin meselesindeki tutumu, takım üzerinde baskı kurulduğu ve siyasi olarak sorun çıkaran bir ekibin elenmesinin Arjantin gibi yüksek ticari değere sahip bir takımın turnuvada tutulmasıyla örtüştüğü savunuldu. Bu nedenle Mısır’ın yaşadığı şey yalnızca sportif bir yenilgi olarak görülmedi. Arap kamuoyunda maç, tarih boyunca kaynakları, toprakları ve siyasi iradeleri üzerinde söz sahibi olunmuş toplumların yeni bir adaletsizlik tecrübesi olarak okundu. Mısır sahada kaybetmiş olabilir; fakat milyonlarca insanın zihninde yenilgi, küresel sistem tarafından üretilen bir 'çalınma' duygusuna dönüştü.

Filistin ve “Spora Siyaset Karıştırmama” İkiyüzlülüğü

Mısır-Arjantin karşılaşmasına yüklenen siyasal anlamın merkezinde Filistin meselesi de yer aldı. Mısır teknik heyetinin ve Arap kamuoyunun Filistin’e verdiği destek, takımın siyasi bakımdan “istenmeyen” bir temsil hâline getirildiği iddiasıyla ilişkilendirildi.

Bu bağlantı doğrudan kanıtlanmayabilir, Mısır’ın Filistin yanlısı tutumuyla hakem kararları arasında doğrulanmış bir nedensellik bulunmayabilir; ancak tartışmanın önemli yanı, Batılı kurumların Filistin söz konusu olduğunda sergilediği çifte standardın yeniden görünür hâle gelmesidir. Uluslararası spor kurumları, Batılı ülkelerin siyasi hassasiyetleri söz konusu olduğunda stadyumları dayanışma ve ifade alanı olarak kabul edebilmektedir. Ukrayna bayrakları, savaş karşıtı mesajlar ve belirli siyasi semboller uzun süre sporun ahlaki sorumluluğunun parçası olarak sunulmuştur. Filistin söz konusu olduğunda ise aynı kurumlar sıklıkla “spora siyaset karıştırılmaması” gerektiğini hatırlatmaktadır.

Sorun, sporun siyasallaşması değildir. Spor zaten siyasaldır. Millî marşlar, bayraklar, devlet başkanlarının tribündeki varlığı, ev sahipliği kararları, boykotlar, diplomatik temsil ve ulusal başarı anlatıları futbolu baştan itibaren siyasi bir alana dönüştürmektedir.

Asıl sorun, hangi siyasetin meşru kabul edildiğidir. Batılı güç merkezlerinin onayladığı mesajlar “evrensel değer”, sömürgeleştirilmiş veya işgal altında yaşayan halkların itirazları ise “siyasi provokasyon” olarak tanımlandığında tarafsızlık ortadan kalkmaktadır.

Filistin bayrağının yasaklanması veya görünmez kılınması da siyasi bir karardır. Sessizlik tarafsızlık değildir; mevcut güç ilişkilerinin devamını destekleyen bir konumdur.

Küresel Futbolun Makbul Şampiyonları

FIFA’nın ekonomik modeli, turnuvanın ileri aşamalarında geniş taraftar kitlesine ve yüksek marka değerine sahip ülkelerin bulunmasına bağımlıdır. Almanya, Brezilya, Fransa, İspanya ve Arjantin gibi takımlar yayıncılar, sponsorlar ve küresel seyirci açısından güçlü çekim merkezleridir. Bu gerçek, daha az tanınan veya sistemin kültürel merkezine uzak görülen ülkelerin bilinçli biçimde elendiği algısını uluşturmaktadır.

Bu iddianın en güçlü tarafı, Batı dışındaki halkların uluslararası kurumlarda yaşadığı dışlanmışlık duygusunu görünür olmasıdır.

Yine de sorulması gereken soru şu olmalıdır: Futbol gerçekten bütün kültürlere eşit mesafede midir? Afrika ve Arap kökenli oyuncular Avrupa takımlarının başarılarında belirleyici hâle gelirken, aynı oyuncuların kimlikleri, dinleri ve siyasi duyarlılıkları ne ölçüde kabul edilmektedir? Oyuncunun emeği sisteme dâhil edilirken, sesi ve kökeni dışarıda bırakılıyorsa burada klasik sömürge ilişkisinin kültürel bir devamından söz etmek mümkündür.

Lamine Yamal, Irkçılık ve Finalin Karşı Anlatısı

Lamine Yamal’ın turnuvadaki simgesel konumu bu çelişkiyi somutlaştırdı. Faslı bir baba ile Ekvator Gineli bir annenin çocuğu olan, Müslüman kimliğini açıkça ifade eden ve Filistin bayrağıyla görünen genç oyuncu, İspanya’daki aşırı sağ çevrelerin yoğun saldırılarına maruz kaldı. Secde etmesi, köklerini ayakkabısındaki bayraklarla taşıması ve 'Ben Müslümanım, elhamdülillah' demesi, futbol performansıyla ilgisi olmayan bir düşmanlığın hedefi hâline getirildi.

İspanya’nın finalde Arjantin’i mağlup ederek şampiyon olması bu nedenle yalnızca sportif bir sonuç değildi. Madrid’deki kutlamalarda 'Özgür Filistin' ve 'Gazze’ye özgürlük' sloganlarının yükselmesi, FIFA’nın yukarıdan kurduğu ticari ve siyasi çerçevenin taraftarlar tarafından aşağıdan yeniden anlamlandırılabileceğini gösterdi. Şampiyonluk kutlamasında İspanya ve Filistin bayraklarının yan yana gelmesi, turnuvanın iktidar kadar dayanışmanın da alanı olabileceğini hatırlattı.

İsrail hükûmetinin Arjantin’i desteklediğine ilişkin anlatı da bu sembolik karşıtlığı keskinleştirdi. Arjantin, Messi’nin küresel simgeselliği, FIFA’yla ilişkilendirilen ayrıcalık algısı ve İsrailli yöneticilerin desteğiyle sistemin favorisi olarak sunulurken; İspanya, Filistin devletini tanıyan, Gazze için kitlesel gösterilere sahne olan ve Lamine Yamal gibi çok katmanlı bir kimliği taşıyan ülke olarak karşı kutba yerleştirildi. Finalin sonucu bu yüzden bazı çevrelerde yalnızca Arjantin’in yenilgisi değil, siyasal ve ahlaki bir sembolün yenilgisi olarak yorumlandı.

Sonuç: Kriz Hakemde Değil, Eşitlik İddiasındadır

2026 Dünya Kupası’nın asıl skandalı, yalnızca Mısır-Arjantin maçındaki tartışmalı kararlar değildir. Daha derin kriz, FIFA’nın geçmişi nedeniyle milyonlarca insanın bu kararların masum bir hata olduğuna inanamamasıdır. Yallop ve Jennings’in anlattığı patronaj, rüşvet, oy pazarlığı ve ticari ayrıcalık düzeni, bugünkü her düdüğün arkasında görünmeyen bir el aranmasına yol açmıştır.

Mısır-Arjantin maçının bilinçli olarak manipüle edildiğini kesin biçimde gösteren açık bir belge bulunmayabilir. Fakat bunun mümkün olduğuna dair yaygın inanç, taraftarların irrasyonelliğinden değil, kurumun kendi tarihinden doğmaktadır. Şeffaflığı sağlamayan, büyük güçler karşısında esneyen ve kararlarının gerekçelerini kamuoyuna ikna edici biçimde açıklayamayan bir kurum, kuşkuların büyümesinden yalnızca eleştirmenleri sorumlu tutamaz.

Dünya Kupası’nın evrenselliği, bütün ülkelerin turnuvaya davet edilmesinden ibaret değildir. Evrensellik, aynı kuralın siyasi, ekonomik ve kültürel ağırlığı ne olursa olsun herkese eşit uygulanmasını gerektirir. Kurallar güçsüz ülkelere karşı katı, güçlü aktörler karşısında esnek uygulanıyorsa futbol bir spor şenliğinden çok küresel hiyerarşinin sahnelenmesine dönüşür.

Buna karşılık Madrid sokaklarında yükselen Filistin sloganları, oyunun bütünüyle iktidarın elinde olmadığını gösterdi. FIFA futbolu pazarlanabilir bir ürüne çevirebilir; fakat insanların ona yüklediği adalet, kimlik ve dayanışma anlamlarını bütünüyle kontrol edemez.

Bununla birlikte futbol bütünüyle iktidarın elinde değildir. Mısır’ın mücadelesinin Arap dünyasında yarattığı dayanışma, Gazze’de enkazların arasından millî takımları destekleyen insanların görüntüleri, Lamine Yamal’ın çok katmanlı kimliği ve İspanya sokaklarında yükselen Filistin sloganları başka bir ihtimali göstermektedir.

Büyük devletler organizasyonları siyasi nüfuz aracı olarak kullanabilir. Şirketler turnuvaları reklam ve tüketim alanına çevirebilir. Ancak halkların futbola yüklediği adalet, hafıza, kimlik ve dayanışma anlamlarını bütünüyle kontrol edemezler. Belki de 2026 Dünya Kupası’ndan geriye kalan en önemli ders budur: Kupayı kimin kazandığından daha önemli olan, oyunun kime ait olduğu ve kuralların kimler için değiştirilebildiği sorusudur.

                                              

                                                                               Cevher Şulul

(Harran Üniversitesi Öğretim Üyesi)

 

 


[1] Futbolda Video Yardımcı Hakem sistemidir. Saha hakeminin bazı kritik kararlarını video görüntüleri üzerinden kontrol etmesine yardımcı olur. İngilizcesi: Video Assistant Referee.

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA