Cevher ŞULUL

Cevher ŞULUL

Tüm Yazıları

Düşmanlıkta Adalet: İmran Han, Katalonya ve Siyasal Gücün Ahlaki Sınırları

05 Eylül 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Bu yazıyı kaleme almama sebep olan şey, Pakistan’ın eski başbakanı İmran Han’ın gözaltına alınışı sırasında güvenlik güçlerinin kameralar önünde ona yönelik sert ve aşağılayıcı müdahalesiydi. Sosyal medyada karşıma çıkan görüntülerde bir güvenlik görevlisinin Han’ın başına vurduğu görülüyordu. İlk anda bu görüntülerin bağlamından koparılmış ya da propaganda amacıyla servis edilmiş olabileceğini düşündüm. Ancak uluslararası haber kaynaklarına yansıyan bilgiler, olayın bundan ibaret olmadığını gösteriyordu.

Sky News, sosyal medyada yayılan görüntüleri doğrulayarak İmran Han’ın güvenlik güçleri tarafından sürüklenerek zırhlı bir araca götürüldüğünü aktardı. Reuters’ın olay günü görüştüğü bir avukat ise Han’ın başına copla vurulduğunu ve kendisine bir madde sıkıldığını ileri sürüyordu. Al Jazeera da yanında bulunan avukatın, Han’ın başına vurulduğu ve tekmelendiği yönündeki ifadesine yer verdi.

Bir ülkenin eski başbakanı, kameraların ve yüzlerce insanın gözü önünde böylesine ölçüsüz bir şiddete maruz kalabiliyorsa, insan ister istemez şu soruyu soruyor: Kameraların olmadığı yerde nasıl bir muamele görüyor?

Bu soru yalnızca İmran Han’ın kişisel güvenliğiyle de ilgili değildir. Devletlerin siyasi rakiplerine nasıl davrandığı, vatandaşların polisle, mahkemeyle ve adalet fikriyle kurduğu ilişkiyi de belirler. İnsanlar, devletin en güçlü rakibine dahi hukuk sınırları içinde davranacağına inanamaz hâle gelirse, yalnızca tek tek kurumlara değil, bütün hukuk düzenine duyulan güven aşınmaya başlar.

Üstelik bu tür yaralar siyasi kriz sona erdiğinde kendiliğinden kapanmaz. Toplumların hafızası vardır. Bir kuşağın yaşadığı aşağılanma ve adaletsizlik duygusu, sonraki kuşakların siyasal hafızasına da yerleşebilir. Türkiye’de Yassıada’nın üzerinden altmış yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen Adnan Menderes’in yargılanması ve idamının hâlâ canlı biçimde hatırlanması bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Devlet adına yapılan bir haksızlık, onu yaşayan kuşakla birlikte toprağa gömülmez.

Bu nedenle mesele, İmran Han’ın “suçlu mu, masum mu?” olduğu sorusundan daha büyüktür. Asıl mesele, devletle çatışmış ya da siyasi olarak mağlup edilmiş bir insana karşı düşmanlığın hukukla sınırlandırılıp sınırlandırılamadığıdır. Çünkü hukuk, yalnızca dostlara ve makbul görülen insanlara uygulandığında hukuk değildir. Bir devletin adaletle kurduğu ilişkinin gerçek ölçüsü, en çok da düşman saydığı kişilere nasıl davrandığında ortaya çıkar.

İmran Han: Kriket Sahasından Sistemle Çatışmaya

İmran Han’ın hikâyesi yalnızca bir sporcunun siyasete girmesi veya bir başbakanın iktidardan düşmesi olarak okunamaz. Onun hayatı, Pakistan’ın devlet yapısındaki temel gerilimlerin; sivil siyaset ile askerî bürokrasi arasındaki güç mücadelesinin, geleneksel siyasi elitlere karşı toplumsal tepkinin ve ülkenin dış dünyayla kurduğu karmaşık ilişkinin kişisel bir özeti gibidir.

1952’de Lahor’da doğan Han, Oxford Üniversitesi’nde Felsefe, Siyaset ve Ekonomi eğitimi aldı; ancak onu Pakistan toplumunun gözünde ulusal bir figüre dönüştüren asıl alan kriket oldu. 1992’de millî takımın kaptanı olarak ülkesini Dünya Kupası şampiyonluğuna taşıdı. Mücadeleci, özgüvenli, mağlubiyeti kolay kabul etmeyen kişiliği, daha sonraki siyasi hayatında da belirgin biçimde görülecekti.

Annesinin kanser nedeniyle hayatını kaybetmesi onun kişisel ve düşünsel dönüşümünde önemli bir yere sahipti. Pakistan’daki sağlık hizmetlerine erişimdeki eşitsizliklerle yüzleşmesinin ardından yürüttüğü bağış kampanyaları sonucunda 1994’te Lahor’da Şevket Hanım Memorial Kanser Hastanesi açıldı. Aynı yıllarda Han’ın dinle ilişkisi de değişmeye başladı. Kendi anlatımlarına göre gençlik döneminde dini, modern hayat açısından fazla anlam taşımayan birtakım gelenek ve inançlardan ibaret görüyordu; şöhret, para ve ilişkilerle doldurmaya çalıştığı içsel boşluğun devam ettiğini fark etmesi manevi arayışını derinleştirdi. Bağış kampanyaları sırasında tanıştığı Mian Beşir isimli yaşlı bir sufinin de bu dönüşümde etkili olduğu anlatılır. İbadet, dua ve tasavvufi düşünceyle daha yoğun biçimde ilgilenmeye başlayan Han, siyasete girdiğinde yolsuzluk karşıtlığını sosyal adalet, hukukun üstünlüğü ve yöneticilerin hesap verebilirliği gibi kavramlarla birleştirdi.

25 Nisan 1996’da Pakistan Tahrik-i İnsaf’ı (PTI) kurdu; Şerif ve Butto ailelerinin belirleyici olduğu yerleşik düzenin dışından geliyordu. Siyasete girişindeki temel söylemi yolsuzlukla mücadele ve adalet üzerine kuruluydu. İdeal devlet anlayışını zaman zaman Hz. Muhammed’in (s.a.v) Medine’de kurduğu siyasi ve toplumsal düzen üzerinden tarif ediyor; hukukun üstünlüğünü ve sosyal adaleti bu anlayışın temel unsurları olarak öne çıkarıyordu. Başlangıçta marjinal kalan hareket, zaman içinde özellikle gençler, kentli orta sınıflar ve geleneksel siyasi elitlerden rahatsız olan kesimler arasında güç kazandı. 2011’de Lahor’daki büyük miting PTI’ın kitlesel bir harekete dönüşmesinin sembolü oldu; 2018’de ise İmran Han başbakanlığa ulaştı.

Fakat onun iktidara gelişi Pakistan siyasetinin temel paradoksunu da içinde taşıyordu. Han kendisini yerleşik siyasi düzene meydan okuyan bir lider olarak sunsa da 2018’e giden süreçte ordunun kendisine dolaylı destek sağladığı ve PTI’ın önünü açtığı yönünde güçlü iddialar ortaya atıldı. İmran Han da ilk dönemde hükümet ile ordunun aynı hedefler doğrultusunda hareket ettiğini vurguluyordu. Fakat bu uyum uzun sürmedi. Kısa süre sonra Pakistan’ın kronik sorusu yeniden ortaya çıktı: Devletin gerçek yönetim yetkisi seçilmiş hükümete mi, yoksa ordunun başını çektiği askerî-bürokratik yapıya mı aitti?

Pakistan, bağımsızlığından bu yana askerî darbeler, askerî yönetimler ve ordunun sivil hükümetler üzerindeki doğrudan veya dolaylı nüfuzuyla şekillenmiştir. Ordu yalnızca bir savunma kurumu değildir; dış politika, Hindistan ve Afganistan politikası, nükleer program, istihbarat, güvenlik ve önemli ekonomik alanlarda güçlü bir aktördür. Seçimler yapılmakta ve hükümetler kurulmakta; fakat seçilmiş siyasetin hareket alanı sık sık askerî kurumların çizdiği sınırlarla karşılaşmaktadır.

İmran Han ile ordu arasındaki kırılma özellikle 2021’de, ISI Başkanı General Feyz Hamid’in görev değişikliği meselesinde belirginleşti. Han’ın bu değişikliğe direnmesi, dönemin Genelkurmay Başkanı Kamer Cavid Bacva ile ilişkileri gerdi. Bu gerilimin iki önemli boyutu vardı: dış politika ve ordu üzerindeki sivil denetim meselesi. Han, Pakistan’ın ABD’ye olan geleneksel bağımlılığını azaltmasını savunuyor; Çin ve Rusya ile daha yakın ilişkiler kurmaya ve Afganistan konusunda Washington’dan daha bağımsız hareket etmeye çalışıyordu. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırdığı günlerde Moskova’da Vladimir Putin ile görüşmesi de bu çizginin en dikkat çekici görüntülerinden biri oldu. Daha sonra iktidardan uzaklaştırılmasında Amerikan müdahalesi bulunduğunu ileri sürdü.

2022’ye gelindiğinde ekonomik sorunlar, hayat pahalılığı, koalisyon ortaklarının desteğini çekmesi, muhalefetin birleşmesi ve ordunun artık önceki desteği vermediği yönündeki değerlendirmeler aynı anda etkili oldu. Süreç 3 Nisan 2022’de anayasal bir krize dönüştü: Ulusal Meclis Başkanvekili güvensizlik önergesinin oylanmasını engelledi; ardından Cumhurbaşkanı, İmran Han’ın tavsiyesi üzerine Meclis’i feshetti. Pakistan Yüksek Mahkemesi ise 7 Nisan’da bu işlemleri anayasaya aykırı bularak geçersiz kıldı, Meclis’i yeniden işler hâle getirdi ve güvensizlik oylamasının yapılmasının önünü açtı. Bunun üzerine 9–10 Nisan 2022 gecesi parlamentoda yapılan güvensizlik oylaması sonucunda Han başbakanlıktan düştü.

İktidardan Cezaevine: Hukuk mu, Siyasi Tasfiye mi?

Başbakanlıktan ayrılması İmran Han’ın toplumsal etkisini ortadan kaldırmadı; aksine muhalif kimliğini güçlendirdi. Erken seçim talebiyle ülke çapında büyük mitingler düzenledi ve ordunun siyasetteki rolüne yönelik eleştirilerini sertleştirdi. İktidardan ayrıldıktan sonra da milyonlarca insanın katıldığı mitinglerde destek görmesi, siyasi etkisinin yalnızca başbakanlık makamından kaynaklanmadığını gösteriyordu. Bu desteğin önemli kaynaklarından biri, uzun yıllardır yolsuzluk, ekonomik eşitsizlik ve devlet kurumlarının hesap verebilirliği üzerinden geliştirdiği yerleşik düzene karşı söylemdi. 2022’de bir siyasi yürüyüş sırasında uğradığı silahlı saldırıdan yaralı kurtulması da destekçileri arasındaki mağduriyet ve mücadele algısını güçlendirdi.

9 Mayıs 2023’te gözaltına alınmasının ardından ülke çapında protestolar başladı; bazı askerî tesisler ve üst düzey komutanlara ait yapılar hedef alındı. Pakistan devleti açısından bu gelişme önemli bir kırmızı çizginin aşılmasıydı. Ardından PTI yöneticileri ve destekçilerine yönelik geniş çaplı operasyonlar başladı; Han hakkında yolsuzluk, devlet sırlarının ifşası, Toshakhana hediyeleri ve başka başlıklarda çok sayıda dava açıldı.

Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu, 2024 tarihli kararında Han’ın özgürlüğünden mahrum bırakılmasını keyfi nitelikte değerlendirdi; adil yargılanma güvencelerinin ihlal edildiği ve siyasi görüş temelinde ayrımcılık unsurları bulunduğu sonucuna vardı. Amnesty International da Ağustos 2026’da Han’ın adil yargılanma hakkı, uzun süreli izolasyonu, ailesi ve avukatlarıyla görüşmesi ve tıbbi hizmetlere erişimi konusunda ciddi endişelerini yineledi.

Bir tutuklu sağlık hakkını kaybeder mi?

Bugün bu tartışmanın en somut boyutlarından biri İmran Han’ın sağlık durumudur. Pakistan Yüksek Mahkemesi 18 Ağustos 2026 tarihinde İmran Han’ın Shifa International Hospital’a götürülerek farklı uzmanlık alanlarından hekimlerden oluşan bir kurul tarafından değerlendirilmesini emretti. Mahkeme ayrıca kişisel doktorunun ve doktor olan kız kardeşinin de bu tıbbi değerlendirmeye katılabilmesine imkân tanınmasını istedi. Burada kullanılan hukuk ilkesi aslında son derece basittir: Bir insanın cezaevinde bulunması, onun yaşam, sağlık ve insanlık onuru haklarını ortadan kaldırmaz. Devlet, özgürlüğünden mahrum bıraktığı insanın sağlığını korumakla da yükümlüdür.

Buna rağmen İmran Han’ın mahkemenin belirttiği özel hastane yerine bir devlet hastanesine götürülüp yeniden cezaevine gönderilmesi üzerine ailesi, Yüksek Mahkeme kararına uyulmadığı iddiasıyla yeni bir hukuki başvuruda bulundu. 31 Ağustos 2026 itibarıyla konu henüz kesin biçimde sonuçlanmış değildir.

Katalonya: Cezalandırmadan Normalleşmeye

İmran Han meselesini değerlendirirken İspanya’daki Katalonya krizi önemli bir karşılaştırma imkânı sunuyor. Çünkü 2017’de Katalan bağımsızlıkçı siyasetçiler yalnızca Madrid hükümetine muhalefet etmiyorlardı; İspanya’nın toprak bütünlüğünü açıkça reddediyor, referandum düzenliyor ve bağımsız bir Katalan devleti kurmaya çalışıyorlardı. İspanyol devleti buna sert karşılık verdi. Referandum sırasında polis müdahaleleri yaşandı, bağımsızlık hareketinin bazı liderleri yargılandı ve uzun hapis cezalarına çarptırıldı; bazı isimler ise ülke dışına çıktı. Fakat Katalonya örneğini asıl öğretici kılan, ilk tepkinin sertliği değil, devletin daha sonra bu sertliği mutlaklaştırmamasıdır.

Bağımsızlık yanlılarının siyaset yapmaları tamamen yasaklanmadı. Bağımsızlık yanlısı partiler seçimlere katılmayı sürdürdü, parlamentolarda temsil edildi ve siyasal sistemin meşru aktörleri olarak varlıklarını korudu. 2021’de Katalonya bağımsızlık süreci nedeniyle cezaevinde bulunan dokuz siyasetçi ve aktivistin kalan hapis cezaları affedildi. Ardından ceza hukukunda değişikliklere gidildi ve 2024’te adı dahi “Katalonya’da Kurumsal, Siyasi ve Toplumsal Normalleşme İçin Af Yasası” olan kapsamlı bir düzenleme kabul edildi. Yurt dışına çıkan bazı siyasetçilerin hukuki durumları da yalnızca İspanyol devletinin siyasi iradesine bırakılmadı; mesele Avrupa hukuk düzeni ve farklı ülkelerin mahkemeleri içinde tartışıldı.

Burada asıl dikkat çekici nokta şudur: İspanya kendi toprak bütünlüğünden vazgeçmedi, bağımsızlık talebini meşru bir devlet projesi olarak kabul etmedi ve anayasal düzenine yönelik meydan okumayı cezasız bırakmadı. Fakat buna rağmen siyasi çatışmayı nesiller boyu sürecek bir devlet intikamına da dönüştürmedi. İşte Katalonya örneğinin asıl dersi burada yatıyor.

Devlet kendi toprak bütünlüğünü savunabilir. Anayasal düzenini koruyabilir. Suç teşkil ettiğini düşündüğü fiilleri soruşturabilir ve yargılayabilir. Fakat bunların hiçbiri, siyasi rakibin insanlığını ortadan kaldırmayı, onu kalıcı biçimde siyasal sistemin dışına itmeyi veya düşmanlığı devlet politikasına dönüştürmeyi zorunlu kılmaz. Hatta tam tersine, devletin gerçek gücü burada ortaya çıkar. Çünkü zayıf devlet yalnızca cezalandırmayı bilir. Kendisine güvenen devlet ise gerektiğinde cezalandırmadan normalleşmeye, çatışmadan siyasete ve düşmanlaştırmadan hukuka geri dönebilecek kapasiteyi gösterebilir.

Katalonya’da olan tam da budur: İspanya bağımsızlıkçıların talebini kabul etmedi; fakat onların varlığını sonsuza kadar devlet düşmanlığı içinde eritmedi. Bir noktadan sonra cezalandırmanın sınırına gelindiğini kabul etti ve çatışmayı yeniden siyasal alana çekmenin yollarını aradı. Bu nedenle Katalonya bize şu basit ama önemli gerçeği hatırlatıyor: Devletin kudreti, rakibini ne kadar ağır cezalandırabildiğiyle değil; onu cezalandırabilecek güçteyken bile ne zaman duracağını bilebilmesiyle ölçülür.

Yassıada’nın Bıraktığı Hafıza

İmran Han’ın maruz kaldığı muamele bana Türkiye’nin yakın tarihindeki Yassıada yargılamalarını da hatırlatıyor. Elbette İmran Han’ın durumu tarihsel ve hukuki açıdan Adnan Menderes’in yaşadıklarıyla aynı değildir. Fakat her iki örnek aynı temel soruyu gündeme getirir: Devlet siyasi rakibini yargılıyor mu, yoksa onu yenmenin ötesine geçerek şahsiyetini ve toplum nezdindeki itibarını da ortadan kaldırmaya mı çalışıyor?

27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Menderes ve Demokrat Parti yöneticileri yalnızca iktidardan uzaklaştırılmadı; olağan hukuk düzeninin dışında oluşturulan bir yargılama sürecine sokuldu. Menderes’in özel hayatının en mahrem alanlarına kadar uzanan suçlamaların kamuoyu önünde tartışılması, yargılamanın cezai sorumluluğun tespitini aşarak bir itibarsızlaştırma aracına dönüştüğü yönündeki algıyı güçlendirdi. Sürecin sonunda üç siyasetçinin idam edilmesi ise Yassıada’yı Türkiye’nin siyasal hafızasında kalıcı bir adaletsizlik sembolüne dönüştürdü. Toplumlar mahkeme dosyalarının bütün ayrıntılarını unutabilir. Fakat devletin yenilmiş bir siyasi rakibe nasıl davrandığını unutmayabilir. Siyasi iktidarlar değişir, aktörler ölür; fakat aşağılanma ve adaletsizlik duygusu kuşaktan kuşağa aktarılabilir.

Tarih Neden Tekerrür Ediyor?

İmran Han’ın yaşadıklarını izlerken zihnimde yalnızca Adnan Menderes’in Yassıada’daki görüntüleri canlanmadı. Daha rahatsız edici bir soru da ortaya çıktı: Tarih gerçekten tekerrür mü ediyor? Ve eğer ediyorsa, neden bazı sahneler özellikle İslam dünyasında bu kadar tanıdık geliyor?

Seçilmiş bir siyasetçi iktidardan uzaklaştırılıyor. Fakat siyasi mücadele orada bitmiyor. Ardından yargı devreye giriyor, davalar çoğalıyor, kişinin yalnızca siyasi kararları değil şahsiyeti ve itibarı da hedef hâline geliyor. Devletin en güçlü kurumları, artık iktidarda olmayan bir siyasetçinin karşısında bütün ağırlıklarıyla beliriyor. Ülkeler değişiyor, dönemler değişiyor, isimler değişiyor; fakat sahne tuhaf biçimde tanıdık kalıyor. Belki de bu yüzden “tarih tekerrür ediyor” demek meseleyi açıklamıyor; aksine sorumluluğu görünmez hâle getiriyor. Çünkü tarih kendi başına hiçbir şey yapmaz. Tarihin elleri yoktur; mahkeme kurmaz, darbe yapmaz, insanları tutuklamaz, rakiplerini aşağılamaz. Bunları insanlar ve onların oluşturduğu kurumlar yapar.

İbn Miskeveyh’in yaklaşık bin yıl önce kaleme aldığı Tecâribü’l-ümem —Milletlerin Tecrübeleri— tam da bu nedenle bugün yeniden okunmaya değer. Miskeveyh için tarih, geçmiş olayların peş peşe sıralandığı bir kronoloji değildir. Sebeplerin ve sonuçların araştırıldığı, insanların ve toplumların davranışlarından gelecek için ders çıkarılabilecek bir tecrübe alanıdır. Benzer sebeplerin benzer sonuçlar doğurabileceğini kabul eder; fakat insan iradesini ortadan kaldıran kör bir tarih determinizmine sığınmaz. Bu yaklaşım bizi rahatlatmaz; tam tersine sorumluluk yükler.

Yaşanan her şeyi “kader”, “coğrafyanın talihi” veya “tarihin kaçınılmaz seyri” diyerek açıklamak kolaydır. Fakat ilahî iradeyi kabul etmek, insanın kendi fiillerinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Devleti yönetenler karar verir. Hâkimler hüküm verir. Askerler emir verir veya uygular. Siyasetçiler rakiplerini düşmanlaştırır. Toplumlar da kimi zaman bütün bunlara sessiz kalır. Sonra yıllar geçer ve yeni bir kuşak aynı sonuçlarla karşılaşır. Belki de “tarihin tekerrürü” dediğimiz şeyin önemli bir kısmı bundan ibarettir: Aynı insani zaafların, aynı vesayet ilişkilerinin ve aynı siyasal kurumların yeniden üretilmesi.

Menderes’ten İmran Han’a uzanan benzerlik de bu bakımdan düşündürücüdür. Elbette iki ülke, iki dönem ve birbirinden farklı iki siyasi hayat söz konusudur. Fakat devlet ile siyasi rakip arasındaki mücadelede hukuk sınırının bulanıklaşması, yargılamanın cezai sorumluluğu belirlemenin ötesine geçerek itibarsızlaştırma aracına dönüşebilmesi ve askerî gücün sivil siyaset üzerindeki ağırlığı gibi bazı örüntüler şaşırtıcı biçimde birbirini hatırlatmaktadır. Asıl rahatsız edici olan da budur. Benzer siyasi krizlerin yalnızca bir kez yaşanması değil; aynı kurumların, aynı güç alışkanlıklarının ve aynı düşmanlaştırma biçimlerinin özellikle İslam dünyasının birçok ülkesinde tekrar tekrar karşımıza çıkabilmesidir. O hâlde asıl soru “Tarih neden tekerrür ediyor?” değildir. Asıl soru şudur: Biz neden tarihin tekerrür etmesini sağlayan kurumları, güç ilişkilerini ve siyasal alışkanlıkları yeniden üretmeye devam ediyoruz?

Düşmanlıkta Adalet

Tam da burada Kur’an’ın Mâide Suresi’nin 8. ayetinde ortaya koyduğu ilke son derece güçlü bir ölçü sunuyor: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.” Bu ayetin ağırlığı, adaleti yalnızca dostlara karşı bir görev olarak görmemesindedir. Çok daha zor olanı ister: Düşman kabul edilene karşı da adaletli olmayı.

Bir siyasetçi iktidara karşı çıkabilir. Devletin en güçlü kurumlarıyla çatışabilir. Ağır siyasi hatalar yapabilir. Hatta gerçekten suç işlemiş olabilir. Fakat bunların hiçbiri onun insanlık onurunu ortadan kaldırmaz. Suç varsa delil ortaya konur, bağımsız mahkemede yargılanır ve hukuk neyi gerektiriyorsa uygulanır. Fakat düşmanlık, verilecek hükmün ölçüsü hâline gelemez.

Çünkü adaletin gerçek değeri, insan güçsüzken adalet istemesinde değil; güçlü olduğunda kendisini sınırlayabilmesinde ortaya çıkar. Rakibini ezebilecek imkâna sahip olduğu hâlde hukukun dışına çıkmamak, devlet açısından zayıflık değil, özgüven ve meşruiyet göstergesidir.

Pakistan Makamlarına Çağrı

Bu nedenle Pakistan makamlarına yapılması gereken çağrı, İmran Han’ın siyasi görüşlerinden bağımsızdır. İmran Han hakkında suç teşkil eden somut fiiller varsa bunları bağımsız mahkemelerde yargılayın. Fakat insanlık onurunu koruyun. Adil yargılanma hakkını güvence altına alın. Ailesi ve avukatlarıyla makul biçimde görüşmesine izin verin. Sağlık durumunun gerçekten bağımsız hekimler tarafından değerlendirilmesini sağlayın.

Eğer bağımsız tıbbi değerlendirme Pakistan içinde yeterli veya tarafsız tedavinin mümkün olmadığını ortaya koyarsa, uygun hukuki güvenceler altında başka bir ülkede tedavi görmesi seçeneğini de değerlendirin. Bu yaklaşım Pakistan devletini küçültmez. Tam tersine büyütür. Çünkü devletin büyüklüğü, elindeki güçsüz rakibini ezebilmesinde değil; onu ezebilecekken hukuk içinde kalabilmesindedir.

Türkiye’ye de Bir Çağrı

Türkiye ile Pakistan arasındaki ilişki uzun yıllardır sıradan bir diplomatik ilişkiden daha yakın biçimde tarif edilmektedir. Her iki ülkenin yöneticileri tarihî dostluktan, kardeşlikten ve karşılıklı dayanışmadan sık sık söz etmektedir. Fakat gerçek dostluk yalnızca iyi günlerde birbirini desteklemek değildir. Bazen dostluk, dostuna doğru olanı hatırlatabilmektir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın da Pakistan’ın iç siyasetine müdahale etmeden, herhangi bir siyasi parti adına taraf olmadan ve ülkenin egemenliğine saygı göstererek İmran Han’ın temel haklarının korunması konusunda diplomatik bir girişimde bulunmasının değerli olacağını düşünüyorum.

Özellikle sağlık durumunun bağımsız biçimde değerlendirilmesi ve gerekli görülmesi hâlinde tedavi için insani bir çözüm bulunması konusunda Türkiye kolaylaştırıcı bir rol oynayabilir. Bu, İmran Han’ın bütün siyasi görüşlerini desteklemek anlamına gelmez. Onu bütün suçlamalardan peşinen aklamak anlamına da gelmez. Çok daha temel bir şeyi söylemektir: Bir insan, siyasi rakip olduğu için insan olmaktan çıkmaz. Bir tutuklu, devletin eline geçtiği için onurunu kaybetmez. Ve hukuk, düşmanlığın başka araçlarla devamı değildir.

Sonuç: Devletin Büyüklüğünün Ölçüsü — Katalonya örneği, ağır bir siyasi çatışmanın zaman içinde normalleşmeye ve yeniden siyasetin alanına taşınabileceğini gösteriyor. Yassıada ise hukukun siyasi hesaplaşmanın aracına dönüştüğü dönemlerin toplumların hafızasında ne kadar derin yaralar bırakabileceğini hatırlatıyor. Pakistan’ın bugün vereceği sınav da tam olarak budur.

Burada savunduğumuz kişi İmran Han’dan önce insandır. Savunduğumuz parti PTI’dan önce hukuktur. Savunduğumuz ilke ise hükümetlerden, partilerden, siyasi dostluklardan ve düşmanlıklardan daha eskidir: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.”

Bu yazının sonunda savunulan şey, İmran Han’ın şahsından önce insan onurudur. İmran Han yarın yeniden siyasete dönebilir, mahkûm olabilir, beraat edebilir veya siyasi hayatı sona erebilir. Fakat Pakistan devletinin bugün ona nasıl davrandığı, yalnızca onun kaderini değil, ülkenin hukuk devleti olarak nasıl hatırlanacağını da belirleyecektir. Ve belki de bütün meselenin özü şudur: Devletin gerçek gücü, düşmanını yenebilmesinde değil; onu yenebilecek güçteyken bile adil kalabilmesindedir.

 

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA