Cevher ŞULUL
Tüm Yazılarıİslam dünyasında gayrimüslim azınlıklara tarihsel olarak din, can ve mal güvenliği başta olmak üzere geniş haklar ve koruma imkânı tanınmıştır. Ancak modern dönemde, özellikle siyasi otoritelerin zayıfladığı ve sömürgeci müdahalelerin yoğunlaştığı tarihsel eşiklerde, bu toplulukların yalnızca sosyo-dini aktörler olmaktan çıkarak siyasal ve ideolojik mücadelelerin bir unsuru hâline geldiği görülmektedir. Bazı azınlık elitlerinin ayrılıkçı eğilimlerle ilişkilendirilmesi, merkezi yapıların aşındırılması ve seküler ya da Batıcı söylemlerin dolaşıma sokulmasında araçsallaştırılması, meselenin çok katmanlı karakterini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda gayrimüslim azınlıklar meselesi, uluslararası güç dengeleri, sömürgeci müdahaleler ve kimlik siyasetleriyle iç içe geçmiş bir problem alanı olarak belirginleşmektedir.
Mevcut literatürün çoğunlukla dış müdahaleler veya iç dinamikler arasında parçalı bir yaklaşım sergilemesi, bu iki boyutu birlikte ele alan bütüncül analizlerin sınırlı kalmasına yol açmaktadır. Oysa azınlıkların hem dış aktörler tarafından nasıl konumlandırıldığını hem de kendi iç dinamikleri ve çoğul kimlik yapılarıyla bu süreçlere nasıl tepki verdiklerini birlikte inceleyen çalışmaların eksikliği dikkat çekmektedir.
Bu yazıda, söz konusu çok boyutlu yapıyı somutlaştıran örneklerden biri olarak Dürzi azınlığı ele alınmakta ve Kays Mâdî Ferru'nun Filistin Araştırmaları Enstitüsü tarafından Beyrut'ta 2019 yılında yayınlanan “Dürûz fî zemeni'l-ġafle mine'l-miḥrâsi'l-Filisțînî ilâ'l- bundukiyyeti'l-İsrâ'îliyye / Gaflet Zamanında Dürzîler- Filistin Sapanından İsrail Tüfeğine” adlı eseri merkeze alınmaktadır.
Kays Mâdî Ferrû, 1944 yılında Filistin’in İsfiya köyünde doğmuş, Filistinli Dürzi kökenli bir tarihçidir; modern Filistin tarihi ve toplumsal hafıza üzerine çalışmalarıyla bilinir. 1980 yılında doktora derecesini aldıktan sonra Hayfa Üniversitesi Orta Doğu Tarihi Bölümü’nde uzun yıllar görev yapmış ve bölüm başkanlığı yapmıştır. Arapça ve farklı dillerde kaleme aldığı eserler ve yayımladığı makalelerle Orta Doğu tarih yazımında önemli bir yer edinmiştir.
Ferrû’nun söz konusu eseri, Filistinli Dürzîlerin modern dönemde maruz kaldıkları siyasal, toplumsal ve ekonomik dönüşümü, arşiv belgeleri ve tarihsel tanıklıklar temelinde çözümleyen kapsamlı bir inceleme sunmaktadır. İngiliz Mandasının son yıllarından başlayarak İsrail Devleti’nin kuruluşu ve sonrasına uzanan süreçte, Dürzî topluluğunun nasıl sistematik biçimde ayrıştırıldığı, yönlendirildiği ve yeniden yapılandırıldığı ayrıntılı bir analize tabi tutulmaktadır. Bu yönüyle eser, azınlık kimliğinin dış müdahaleler, devlet politikaları ve iç toplumsal dinamikler arasındaki gerilim hattında nasıl yeniden üretildiğini gösteren kritik bir örnek teşkil etmektedir.
Eser, Siyonist hareketin Filistin Dürzîlerine yönelik politikalarını yalnızca askerî ya da güvenlik perspektifinden değil; transfer planları, zorunlu askerlik uygulamaları, toprak müsadereleri, ekonomik bağımlılık mekanizmaları ve eğitim politikaları üzerinden çok boyutlu bir analizle ele alır. "Azınlıklar Birliği" stratejisinin nasıl inşa edildiği, Dürzî liderliğin nasıl dönüştürüldüğü ve topluluk içindeki bölünmelerin hangi araçlarla derinleştirildiği, belgelerle desteklenen bir anlatı içinde sunulmaktadır.
Yazar, Dürzîlerin İsrail devletiyle kurduğu ilişkinin basit bir "sadakat" ya da "ihanet" ikilemine indirgenemeyeceğini; bu ilişkinin, baskı, teşvik, zor ve uyum politikalarının iç içe geçtiği karmaşık bir tarihsel süreçte şekillendiğini göstermektedir. Tarımdan koparılma, zorunlu askerlik yoluyla yeniden konumlandırma ve mezhepsel kimliğin Arap kimliğinden ayrıştırılması, bu sürecin temel eksenleri olarak ele alınmaktadır. İlaveten ekonomik bağımlılıkla kimliğin "melezleştirilmesi" arasındaki ilişki tartışılmakta; haklar, yükümlülükler ve aidiyet arasındaki gerilimler, Dürzî topluluğunun güncel durumu bağlamında değerlendirilmekte; Filistin’deki Dürzîlerin İngiliz Mandasının sona ermesinden günümüze kadar uzanan süreçteki durumlarını ve bu grubun Siyonistlerle ve "İsrail" devletiyle olan ilişkisini incelemektedir. Bu yönüyle eser, yalnızca Filistin Dürzîlerinin değil, genel olarak azınlık politikalarının, kolonyal mirasın ve modern devletlerin kimlik mühendisliğinin anlaşılması için önemli bir kayak niteliğindedir.
Siyonistlerin Dürzîlerle ilgili planlarının birden fazla hedefi vardı. Filistin Devrimi patlak verdiğinde, İngiliz mandası ve Siyonistler tarafından çeşitli yollarla Dürzîlerin bu devrime katılması engellendi. Siyonistler, Dürzîlerin yaşadığı Arap köyleriyle Dürzî olmayanların yaşadığı köyler arasında kasıtlı olarak çatışmalar ve sürtüşmeler çıkarmaktaydı.
İsrail devletinin kuruluşundan önce, hatta Siyonist devlet projesinin kurumsallaşmasından evvel, Filistin toplumunun içsel dokusunu parçalamaya yönelik uzun metrajlı ve planlı bir stratejinin varlığı dikkat çekmektedir. Bu strateji, Filistinli Arap toplumsal bileşenlerini birbirinden ayırmayı, onları etnik ve mezhepsel çizgiler üzerinden yeniden tanımlamayı ve İslam dünyasıyla olan tarihsel bağlarını zayıflatmayı amaçlamıştır. Bu bağlamda geliştirilen en kritik projelerden biri, Filistinli Dürzilerin Arap ve İslami çevrelerinden kopartılması ve Siyonist devlet yapısı içinde ayrı, özgül ve işlevsel bir kimlik altında yeniden inşa edilmesidir.
Sömürgeci Kökler ve Britanya Mandası Dönemi
Feru'ya göre, Dürzilerin Arap çevresinden koparılmasına yönelik fikir İsrail'le başlamamıştır; kökeni Britanya sömürge politikalarına kadar uzanmaktadır. 19. yüzyılın sonlarında faaliyet gösteren ve Gilad Ülkesi adlı eserin yazarı olan İngiliz Laurence Oliphant, Arap ve İslam birliğini parçalamanın en etkili yolunun azınlıklar üzerinden yürütülecek müdahaleler olduğunu savunmuştur. Bu yaklaşım, mezhepsel farklılıkları siyasal araçlara dönüştürmeyi hedefleyen klasik sömürgeci "böl ve yönet" stratejisinin bir uzantısıdır.
Feru'nun aktardığına göre, 1920'li yıllarda Britanya yönetimi, Siyonist liderlik ile Dürzi dini-siyasal elitleri arasındaki temasları bilinçli biçimde kolaylaştırmıştır. Bu ilişkiler önce Filistin'de tesis edilmiş, ardından Birinci Dünya Savaşı sonrasında Suriye ve Lübnan'a da taşınmıştır. 1930'lu yıllara gelindiğinde Yahudi Ajansı, Dürzileri Arap kimliğinden koparmayı hedefleyen daha sistematik bir siyasal ve ideolojik çabaya girişmiştir.
Kimlik İnşası ve Tarihsel Manipülasyon
Yahudi Ajansı'nın temel argümanlarından biri, Dürzilerin Arap olmadığı, Arap toplumsal bütününün parçası sayılmaması gerektiği yönündeydi. Bu iddia, sözde "bilimsel” kanıtlarla desteklenmiş; Dürzilerin Arap mirasına karşı çıkmaları gerektiği savunulmuştur. Feru, bu sürecin uydurma anlatılar, söylentiler ve tarihsel çarpıtmalar üzerinden yürütüldüğünü belirtmektedir.
Özellikle Filistinli Arapların geçmişte Dürzilere ve kutsal mekânlarına saldırdığı yönündeki iddialar, kolektif hafızayı dönüştürmeye yönelik bilinçli bir söylem üretiminin parçasıdır. Feru'nun bizzat ailesinin yaşadığı köyler üzerinden verdiği örnekler, bu iddiaların yerel tanıklıklarca kesin biçimde yalanlandığını göstermektedir. Buna rağmen, Dürzi toplumunun bir kesimi bu anlatıları benimsemiş; mezhepsel ayrışma söylemi zamanla normalleştirilmiştir.
İsrail Devleti ve Kurumsal Ayrıştırma Politikaları
1948 Nakbe’si[1] sonrasında İsrail devleti, Dürzi köylerine Arap köylerinden farklı bir idari ve askeri muamele uygulamıştır. Daliyat el-Karmel ve İsfiye gibi yerleşimler bu özel Statü’nün örneklerindendir. Feru'ya göre bu yaklaşım, Dürzileri Filistinli toplumsal bütünlükten ayrıştırmaya yönelik bilinçli bir tercihtir.
1956 yılında yalnızca Dürziler için zorunlu askerliğin yürürlüğe sokulması, bu sürecin dönüm noktalarından biridir. Aynı dönemde İsrail Savunma Bakanlığı bünyesinde, Yahudi subayların yönettiği "Dürzi İşleri Dairesi" kurulmuş; bu yapı aracılığıyla Dürzi toplumu yakından denetlenmiştir. Amaç, Dürzilerin Filistinli Arap toplumuyla olan sosyal, kültürel ve siyasal bağlarını koparmaktır.
Eğitim Yoluyla Hafıza Dönüşümü
Feru, işgalci politikanın en etkili araçlarından birinin eğitim sistemi olduğunu vurgular. 1976 yılında kurulan ayrı Dürzi eğitim sistemi, Arap eğitiminden tamamen izole edilmiştir. Ders kitaplarında Dürzilerin Arap kimliğiyle ilişkili tüm tarihsel unsurlar sistematik biçimde silinmiş; Dürzilerin tarih boyunca "daima güçlü devletin yanında yer alan" bir topluluk olduğu vurgulanmıştır.
Bu müfredatta İslami tarih büyük ölçüde dışlanmış; Dürzilerin Müslüman olmadığı ve İslam'la bağlarının bulunmadığı yönündeki iddialar kurumsallaştırılmıştır. Ayrıca Dürzi inancının temel ilkeleri üzerinde ideolojik müdahaleler yapılmış, işgalciye karşı direniş fikri dinî içerikten arındırılmıştır. Dürziler ile Yahudiler arasında tarihsel ve teolojik bir yakınlık bulunduğu iddiası, bilimsel temelden yoksun mitolojik anlatılarla desteklenmiştir.
Zorunlu Askerlik ve Siyasal Sonuçlar
Zorunlu askerlik uygulaması, Dürzilerin İsrail devleti içinde askeri bir araç olarak konumlandırılmasını sağlamıştır. Feru'ya göre bu uygulamanın askerî açıdan zorunlu bir gerekçesi bulunmamaktadır. Temel amaç, Filistinli Arap toplumunun içinden silahlı bir mezhepsel yapı üretmek ve bu yapıyı gerektiğinde diğer Araplara karşı kullanmaktır.
Bu politikanın sonucu olarak, kendisini Arap kimliğinden önce İsrailli olarak tanımlayan yeni bir Dürzi kuşağı ortaya çıkmıştır. Buna karşı çıkan Dürzi entelektüeller ve siyasal aktörler ise baskı, yargılama ve kriminalizasyon süreçlerine maruz kalmıştır. Said Naffaa, Emir Mahul ve Semih el-Kasım gibi isimler bu sürecin sembolik örnekleridir.
Kays Mâdî Ferrû'in teşhisine, yukarıda özetlediğimiz tezinin bazı yönlerini açıklığa kavuşturan üç temel gözlem eklenebilir:
Birincisi: İşgal altındaki Dürzîler bugün hâlâ bölünmüş durumdadır. İsrail vatandaşlığını kabul edenlerin içinde bile fiilen İsrail karşıtı olanlar vardır; fakat "mevcut durumu kabullenen" bir tavır sergilerler. Örneğin Knesset'teki Dürzî Milletvekili Salih Tarif, El-Cezire'nin 2004 yılında yayımladığı "Dini Toplumlar" belgesel serisinin Dürzîlerle ilgili bölümünde şunu söyler: İsrail, uzun bir süre boyunca Dürzî zihnine, Dürzîlerin Müslümanlardan farklı ve ayrıcalıklı olduğu fikrini yerleştirdi; onların İsrail devletinde "özgün vatandaşlar" olduğunu telkin etti. Ancak kendi ifadesiyle- İsrail'deki Dürzîler, zamanla ayrımcılığı keşfettiklerinde ve Yahudilerden sonra ikinci sınıf vatandaş olduklarını gördüklerinde hayal kırıklığına uğradılar.
İkincisi: 2001 yılında Lübnan'daki Dürzî lideri Velid Canbolad, Ürdün'ün başkenti Amman'a gitti ve bölgede Dürzîleri birleştirmek amacıyla bir konferans düzenledi. Bu konferanstan, işgal altındaki topraklarda yaşayan Dürzî kardeşlerine çağrıda bulundu: İsrail devletiyle iş birliğini durdurmaları, kurumlarıyla ilişkilerini kesmeleri, zorunlu askerliği reddetmeleri ve Filistinli kardeşlerine karşı silah doğrultmayı reddetmeleri çağrısı yaptı. Bu, Filistin intifadasının en yoğun olduğu dönemdeydi. O, Dürzîlerin Arap milliyetçiliğine meyletmesi gerektiğini teyit eder ve şöyle der: "Bizim varlığımız, korunmamız ve geleceğimiz, her zaman Arap kimliğini vurgulamaya ve büyük Arap davalarına -Filistin'den Golan'a ve başka her yere angaje olmaya bağlıdır. Bunun dışında bir yol yoktur. Bu bizim korunmamızdır. Dar mezhepçi kabuğa çekilmek ve sadece küçük, yerel mezhep meseleleriyle düşünmek fayda sağlamaz. Lübnan'da bu yolla başarılı olduk; Suriye Dürzîleri de Sultan el-Atraş ve Şahbender gibi isimlerle Arap Suriye devrimi aracılığıyla başarılı oldular."
Üçüncüsü: İsrail'deki bazı Dürzîler İsrail'e açıkça sadakat ilan etseler, hatta Gazze'de Müslümanları öldürseler bile yine de İsrail ordusu içinde ayrımcılığa uğradıklarını inkâr etmezler. İsrail ordusu onlara güvenmez; örneğin hava kuvvetlerine alınmazlar, hiçbir Dürzî pilota uçak verilmez; başka yerlere saldırmasın diye. Seçkin birliklere girmeleri de engellenir. Bu nedenle 1970'lerin sonlarından itibaren Dürzî bölgelerinde gençleri zorunlu askerliği reddetmeye ikna etmeye yönelik girişimler ortaya çıkmıştır. Bugün bile bu konuda bölünmüşlük sürmektedir.
Sonuç: Kays Feru'nun çalışması, Dürzilerin Arap toplumsal çevresinden koparılmasının tesadüfi ya da hatalı bir süreç olmadığını; eğitim, din, zorunlu askerlik ve yerel elitlerin kullanıldığı çok katmanlı bir sömürge mühendisliği projesi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda eser, yalnızca tarihsel bir inceleme değil, aynı zamanda güncel siyasal sonuçları olan bir uyarı metni niteliği taşımaktadır. Dün bu politikanın mağduru olan Dürzilerin, bugün Filistinlilere karşı askeri bir aygıt hâline getirilmiş olması, sömürgeci kimlik siyasetinin uzun vadeli etkilerini açık biçimde göstermektedir. Bu durum, Arap ve İslam dünyasındaki diğer azınlık toplulukları açısından da karşılaştırmalı analizler yapılmasını gerekli kılmaktadır. Dürzilerin Filistin tarihindeki yeri, "sadık azınlık" ya da "işbirlikçi topluluk" gibi basit kategorilerle açıklanamaz. Bu topluluk, Filistin halkının diğer bileşenleri gibi, sömürgeci politikalarla parçalanmış, yeniden tanımlanmış ve araçsallaştırılmıştır. Tarihsel süreç bütünlüklü biçimde ele alındığında, Dürziler ile İsrail arasında var olduğu iddia edilen özel ilişkinin, karşılıklı rıza ve eşitlik temelinde kurulmuş bir ortaklık olmadığı açıkça görülmektedir. Bu ilişki, daha ziyade İsrail devletinin güvenlik, denetim ve bölme stratejilerinin bir ürünü olarak şekillenmiştir. Dürzilerin askerlik rejimine dahil edilmesi, onları Filistinli Arap toplumundan ayırmış; ancak bu ayrışma, İsrail içinde tam bir kabul ya da eşit yurttaşlıkla sonuçlanmamıştır. Aksine, Dürziler uzun vadede siyasal, toplumsal ve kimliksel bir sıkışmışlık içinde bırakılmıştır. Dolayısıyla “özel ilişki" söylemi, tarihsel gerçeklikten ziyade, devlet politikalarını meşrulaştıran bir anlatı olarak değerlendirilmelidir.
Bugün yapılması gereken, Dürzileri ne aklamak ne de mahkûm etmektir. Asıl ihtiyaç, bastırılmış hafızayı görünür kılmak; Dürzilerin de Filistin anlatısının ayrılmaz bir parçası olduğunu tarihsel bağlamı içinde yeniden düşünmektir. Bugün Arap ve İslam dünyasında kaç azınlık benzer etnik oyunlara sürüklenmektedir? Yarın kimin elinde bir silaha dönüşeceklerini Allah bilir. Soru şudur: Biz uyanık mıyız, yoksa hâlâ gaflet Zamanında mıyız?
[1] Nakbe (Arapça: النكبة) kelimesi, sözlükte “büyük felaket, yıkım, musibet” anlamına gelir. Bununla birlikte kavram, tarihsel bağlamda çok daha spesifik bir olayı ifade eden teknik bir terim niteliği kazanmıştır. Nitekim Nakbe, Filistin bağlamında özellikle 1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında yaşanan kitlesel yerinden edilme ve toplumsal çöküş sürecini tanımlamak üzere kullanılmaktadır. Bu süreçte yaklaşık 700.000’den fazla Filistinli yerinden edildi, yüzlerce köy ve yerleşim boşaltıldı veya yok edildi, Filistin toplum yapısı ciddi şekilde dağıldı. Bu yüzden Filistinliler için Nakbe, sadece bir savaş değil, toplumsal hafızada derin bir kırılma ve travmadır.
Doç. Dr. Cevher ŞULUL
(17 Nisan 2026)
Güncel Yazıları
İslam Dünyasında İdeolojik Ayrışma: İran Krizi ve Ortadoğu’da Jeopolitik Dönüşüm..
21 Mart 2026
ABD-İsrail Müdahalesi ve İran’ın Stratejik Direnci
06 Mart 2026
Jeffrey Epstein Dosyası: Noam Chomsky’den Michel Foucault’ya Entelektüel Ahlâkın Çökü..
28 Şubat 2026
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Riyad ve Kahire Temasları: Hızlandırılmış Diplo..
09 Şubat 2026
Askerî Müdahale, Rejim Değişikliği ve İran Gerçeği
03 Şubat 2026