Sinan TAVUKCU

Tüm Yazıları

Ankara NATO Zirvesi ve Türkiye’nin Güçlenen Rolü

14 Temmuz 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da gerçekleştirilen NATO 36. Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi; Türkiye’nin ittifak ortakları başta olmak üzere bütün dünyaya verdiği mesajlarla hatırlanacak, sembollerle dolu bir toplantı oldu.

Üye 32 ülkenin devlet ve hükümet başkanları ile 100'e yakın bakanın katıldığı, üye olmayan çok sayıda küresel ortak temsilcisinin de davet edildiği bu zirve, savunma ittifakının yeni bir döneme girdiğine işaret eden "NATO 3.0" kavramıyla adlandırıldı. İttifakın başlangıcından günümüze kadar geçirdiği yapısal, stratejik ve zihniyet dönüşümlerini tanımlamak için kullanılan bu kavramsallaştırmaya göre süreç üç temel döneme ayrılıyor:

NATO 1.0 (1949-1991): Komünizmin baş düşman olarak belirlendiği Soğuk Savaş dönemi.

NATO 2.0 (1991-2022): Soğuk Savaş'ın bitiminden Rusya'nın Ukrayna'yı işgaline kadar geçen; terörizmle mücadele adı altında İslam’ın örtülü bir düşman olarak tanımlandığı dönem.

NATO 3.0 (2022-Günümüz): Rusya'nın Ukrayna'yı işgaliyle başlayan ve Çin'in küresel bir güç olarak yükselmesi sebebiyle "sistemik tehdit" olarak tanımlandığı, içinde bulunduğumuz "Yeni Soğuk Savaş" dönemi.

NATO 3.0 konseptinde ABD’nin stratejik önceliğini Hint-Pasifik bölgesine vermesi ve güç kaydırma planı sebebiyle NATO içinde Avrupa’nın kıta savunmasında daha fazla sorumluluk üstlenmesi, ABD’nin ise tamamlayıcı bir rol oynaması öngörülüyor. Ayrıca tehdit sadece askerî olarak ele alınmıyor; siber savaşlar, yapay zekânın askerî kullanımı, uzay güvenliği, kritik altyapıların korunması (enerji hatları gibi) ve hibrit savaş yöntemleri de bu kapsama dâhil ediliyor.

Ankara Zirvesi’ni Farklı Kılan Ne Oldu?

"NATO 3.0" konsepti esasen NATO’nun Madrid (2022) ve Washington (2024) zirvelerinde tartışılan ve kabul edilen bir çerçeveydi; teknik olarak Ankara Zirvesi bunun devamı niteliğindeydi. Dolayısıyla Ankara NATO Zirvesi’ni dikkat çekici kılan bu konseptten ziyade, Türkiye’nin ittifakın yalnızca güneydoğu kanadını koruyan bir uç karakol olmaktan çıkıp; NATO’nun gelecekteki güvenlik mimarisini şekillendiren askerî, siyasi ve endüstriyel bir güç olarak sahneye çıkmasıydı.

Trump’ın Ziyareti ve ABD-Türkiye İlişkilerinde Dönüm Noktası

İran’la savaşı sırasında NATO müttefiklerinden beklediği desteği bulamadığı için kızgın olan ABD Başkanı Donald Trump’ın “dostum, çok güçlü bir lider, çok güçlü bir kişi” diye tanımladığı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hatırı için Ankara’daki zirveye katıldığını, zirve başka ülkede olsa katılmayacağını açıklaması dünyada yankı uyandırdı.

Diğer devlet başkanlarını kabine üyeleri karşılarken, Cumhurbaşkanı Erdoğan Donald Trump’ı havalimanında bizzat karşıladı. Bu karşılama, NATO’nun en büyük ordusuna sahip iki devlet arasındaki değişen özel ilişkiye işaret ediyordu. Avrupalı liderlerle görüşmelerinde kaba ve aşağılayıcı tavırlarıyla bilinen ABD Başkanının Ankara’daki ölçülü yaklaşımı, ikili ilişkilerin yeni seyrini gözler önüne serdi. Henüz geçen ay Fransa’da düzenlenen G-7 zirvesinde toplantıya geç kaldığı için diğer liderleri bekleten Trump’ın "Merhaba, patron benim." diyerek girmesi hafızalarda canlılığını koruyordu.

Trump Türkiye’ye gelmeden önce Türkiye'ye büyük bir müjdesi olacağını açıkladı ve zirve öncesinde (26 Haziran) Türkiye'ye millî muharip uçak KAAN için 700 milyon doları aşan değerde jet motoru satış talebini Kongre'ye resmen bildirdiğini duyurmuştu. Zirve sırasında Türkiye'ye uygulanan CAATSA yaptırımlarının kalkacağını ve F-35 uçaklarının teslimatının değerlendirileceğini de açıkladı. İsrail’in bölgede hava üstünlüğüne son verecek ve bölgedeki dengeleri değiştirecek sonuçlar doğurabilecek bu açıklamalar ABD-Türkiye ilişkilerinde tarihî birer dönüm noktası oldu.

Zirve boyunca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dengeli yönetimi ve liderler üzerindeki saygınlığı, Avrupalı liderler ile Trump arasında muhtemel çatışmaların önüne geçerek Türkiye’yi müttefikler arasında kriz yumuşatıcı ve yönetici bir aktör konumuna taşıdı.

Semboller ve Altyapı Gücü: Külliye ve Ay Yıldız Karargâhı

Zirve, başından sonuna kadar Türkiye’nin kendi milli kimliğini ve ulaştığı kapasiteyi sergilediği bir zeminde gerçekleşti.

Tarihî Karşılama: Devlet başkanlarının Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne girişi esnasında, geçmişi 13. yüzyıla dayanan Mehter Takımı ve Yeniçeri Tören Bölüğü tarafından karşılanması zirveye damgasını vurdu. Bu merasim, ittifakın tek Müslüman ve Asyalı üyesi olan Türkiye’nin, kendi tarihî ve kültürel kimliğiyle masada yer alacağının açık bir ilanıydı.

Ay Yıldız Müşterek Karargâhı: Liderler Külliye'de ağırlanırken, askerî bürokrasi Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanlıklarını tek bir çatı altında birleştiren yeni Ay Yıldız Müşterek Karargâhı’nda misafir edildi. Pentagon’un 3, NATO Karargâhı’nın ise 4 katı büyüklüğündeki bu devasa savunma kompleksi, konuklara Türkiye’nin modern askerî kapasitesini görsel olarak kanıtladı.

Savunma Sanayii Forumu: Zirvenin en stratejik adımlarından biri, Savunma Sanayii Forumu’nun ilk kez bir NATO zirvesinin resmî programına dâhil edilmesi oldu. Türkiye bu forumda; insansız hava araçları, füze sistemleri, elektronik harp, kara ve deniz platformları gibi alanlardaki yerli teknolojilerini sergiledi. Fuarda yaklaşık 50 milyar dolarlık satış sözleşmesi imzalandı. 3 binden fazla aktif şirketiyle Türk savunma sanayisinin, NATO’nun güvenlik mimarisinin şekillendirilmesine katkıda bulunabilecek, hızlı üretim açığını kapatabilecek askerî, siyasi ve endüstriyel ana aktörlerden biri olduğu tescillendi.

Türkiye-NATO İlişkilerinde Tarihsel Arka Plan ve İki Büyük Kırılma

Ankara NATO Zirvesi’ni ittifakın diğer zirvelerinden ayıran yönünün Türkiye’nin kendi tarihî -kültürel kimliği ile merkezi bir aktör olarak sahneye çıkması olduğuna dikkat çekmiştik. Türkiye-NATO/ABD ilişkilerinde bugün gelinen nokta ve zirvede tarihî-milli kimliğini, ulaştığı kapasiteyi öne çıkaran Ankara’nın yaklaşımı 1960 ve 2016’daki yaşanan iki büyük kırılma göz önünde bulundurulmadan anlaşılamaz. ABD doktrinleri çerçevesinde hareket eden NATO, geçmişte askerî darbeler ve muhtıralar yoluyla Türkiye’yi kendi kontrolü altında tutmak için çabalamıştır.

1. Kırılma: 1960 Darbesi ve Ordu Tasfiyesi

Sovyet tehdidine karşı 18 Şubat 1952’de NATO üyesi olan Türkiye’de, örgütün kurucusu ABD ciddi bir vesayet sistemi kurdu. Ancak 1960’ların başında Adnan Menderes hükûmetinin ABD’ye körü körüne bağlılıktan vazgeçip komşu ülkeler ve Sovyetler Birliği ile karşılıklı güvene dayalı, özerk politikalar geliştirme arayışı hepsi ABD’de askeri eğitim görmüş olan 38 darbeci subay tarafından düzenlenen 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi ile kanlı bir şekilde sonlandırıldı. Adnan Menderes ve iki bakanı bu cüretkâr girişimleri sebebiyle idam edildiler.

Darbenin ardından kurulan Millî Birlik Komitesi (MBK), sadece hükûmeti devirmekle kalmadı; 2 Ağustos 1960 tarihli ve 42 sayılı kanunla Türk Silahlı Kuvvetlerinden 275 general/amiral ve 7.000 subayı emekliye sevk etti. Dönemin ABD Büyükelçisi Fletcher Warren’ın raporuna göre generallerin %90'ı, albayların %55'i tasfiye edildi.[i]

Bu tasfiyenin finansmanı için gereken 12 milyon dolar, dönemin NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanı (SACEUR) Orgeneral Lauris Norstad aracılığıyla ABD’den temin edilerek emekli edilen subaylara ikramiye olarak dağıtıldı. Bu operasyonun temel amacı; Türk ordusunu kendi tarihî kodlarından koparıp tamamen Amerikan harp doktrinlerine göre şekillendirilmiş bir "NATO ordusu" hâline getirmekti. Bir NATO ordusu olarak yeniden dizayn edilen TSK verdiği muhtıralar, yaptığı darbeler ve Gladyo/Kontrgerilla operasyonları ile Türk siyasetini ve toplumunu uzun yıllar ABD/NATO çizgisinde tutmaya çalıştı.

Bununla birlikte NATO-Türkiye ilişkilerinde dönem dönem ciddi kırılmalar yaşandı. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosuna karşılık Türkiye’nin İncirlik dâhil ülkedeki ABD üslerini geçici olarak kapatması önemli kırılmalardandı.

Irak işgali için sevk edilecek 62 bin yabancı askerin (çoğunluğu Amerikan) Türkiye topraklarında konuşlanmasını, Türk liman ve hava üslerini kullanmasını ve aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kuzey Irak'a gönderilmesini kapsayan 1 Mart 2003 Tezkeresinin Meclis’te kabul edilmemesi Türkiye’nin, ABD ve dolayısıyla NATO’nun her aldığı kararın peşine takılmayacağının, milli çıkarları göz önünde bulundurmayı önceleyeceğini ilan etmesiyle pürüzlü ilişkiler dönemi başladı.

2. Kırılma: 15 Temmuz 2016 FETÖ Darbe Girişimi

Türkiye’nin millî reflekslerinin güçlenmesi ve bağımsız hareket etme iradesi, Batı ekseninde rahatsızlık yarattı. Ekonomik ve askeri yaptırımlar, finansal operasyonlar, el altından teröre destek verme, siyasete müdahale gibi klasik yöntemler başarılı olamayınca, Türkiye’yi yeniden tam kontrol altına almak amacıyla 15 Temmuz 2016’da Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve TSK içerisindeki NATO yanlısı unsurlar ortak bir darbe ve işgal girişiminde bulundular.

Halkın ve devletin direnişiyle püskürtülen bu kanlı girişimin ardından, TSK içinde çok büyük bir temizlik yapıldı. 15 Temmuz’da görevde olan subayların %33'ü (10.468 subay) ve kurmay subayların %81'i (150'si general olmak üzere 1.524 kurmay) ordudan ihraç edildi. Bu büyük temizlik, adeta 1960'taki NATO operasyonunun bir rövanşı niteliğindeydi. Geri çağrılan ancak dönmeyen yaklaşık 280 NATO subayı ve ataşesine ise Belçika, ABD ve İngiltere gibi ülkeler sığınma hakkı tanıyarak darbecilerin yanında yer aldılar.

15 Temmuz Sonrası Stratejik Özerklik ve Sonuç

15 Temmuz sonrasında iç temizliğini tamamlayan Türk ordusu hızla yeniden yapılandırıldı, kısa sürede bölgesel operasyonlar yapacak bir güce dönüşürken Türkiye inanılmaz bir savunma sanayi yatırımına girişti. Geliştirilen yerli İHA/SİHA teknolojileriyle dünyadaki konvansiyonel savaş doktrinlerini değiştiren Türkiye, dış politikada yüksek bir caydırıcılık elde etti.

Kendi kararlarını kendi almaya dayalı “stratejik özerkliği” ve sadece bir ittifaka bağlı kalmadan herkesle işbirliği kurabilmeyi ifade eden “stratejik esnekliği” temel alan politikası ile Türkiye, kendisini bölgede bir çekim merkezi haline getirmek ve yeni çok kutuplu dünya düzeninde denge kurucu küresel bir aktör olmak hedefiyle harekete geçti. Orta Doğu, Kafkaslar, Balkanlar, Karadeniz, Akdeniz ve Ege’de hatta Afrika’da kendi kararıyla güç kullanan bir yapıya dönüştü. Karabağ Savaşı'nda Azerbaycan’a askeri destek vererek; Katar, Suriye, Irak, Libya, Somali gibi ülkelerde askeri üsler kurarak ve operasyonel varlık göstererek bölgesindeki krizlere doğrudan müdahil olmaya başladı. Yakın bölgeler dışında Afrika'nın tamamı, Güney Amerika, Asya-Pasifik ülkeleri ve ASEAN ülkeleri, Türkiye’nin son yıllarda önemli iş birlikleri geliştirdiği diğer coğrafyalar oldu.

Asya, Avrupa ve Afrika'nın kesişim noktasında bulunan Türkiye jeostratejik konumunu; ticaret yolları, enerji koridorları, altyapı ve dijital ağlarla kalıcı bir güce dönüştürmeyi başardı. Asya ve Orta Doğu’nun zengin petrol ve doğalgaz rezervlerini Avrupa’ya bağlayan, Batı dünyası için enerji arz güvenliğini sağlayan kritik bir merkez haline gelme çabasını yoğunlaştırdı.

Özetle;

15 Temmuz 2016 darbe ve işgal teşebbüsünün üzerinden 10 yıl geçtikten sonra Türkiye, darbecilerin destekçisi NATO müttefiklerini başkentinde güçlü bir liderlikle ağırladı. Aradan geçen bu süre içinde Türkiye; dış politikası, ordusu, savunma sanayisi ve istihbaratı ile karşı konulması zor bir güce dönüşmeyi başardı.

Ticaret yollarının, enerji koridorlarının, dijital ağların merkezinde yer alan Türkiye, jeostratejik konumunun sağladığı bu avantajlarla gerek emtia gerek enerji tedarik güvenliğini sağlamak bakımından da Avrupalı müttefikleri için vazgeçilemez hale geldi.

Ortaasya, Kafkasya, Balkanlar, Ortadoğu, Güneyasya ve Afrika’da kurduğu stratejik işbirlikleri, Türkiye’ye pek çok NATO üyesinin sahip olmadığı büyük bir diplomatik-askeri hareket ve nüfuz alanı açtı. Türkiye bir yandan 1952’de katıldığı NATO ittifakını devam ettirirken bir yandan Türk Devletler Teşkilatı(TDT) ile ilişkilerini askeri entegrasyon boyutuna taşımaya çalışıyor, diğer yandan Ortadoğu’daki kaosa son vermek üzere Pakistan, Suudi Arabistan, Katar ve Mısır’ın merkezinde yer alacağı yeni bir ittifakın hazırlığını yapıyor.  Bütün bunların yanı sıra Türkiye, NATO 3.0 Konseptinde düşman görülen Rusya ve Çin ile de ilişkilerini sürdüren tek ittifak üyesidir.

Netice olarak Ankara NATO Zirvesi; gerek ABD'nin ittifaktaki rolünü sorguladığı mevcut konjonktürde gerekse Avrupa'nın gelecekte inşa etmek isteyeceği yeni bir güvenlik mimarisinde, Türkiye'nin yer almadığı hiçbir senaryonun başarı şansı olmadığını, tüm müttefiklere Türkiye’nin tarihî kimliği, coğrafi sorumlulukları ve askerî gücünü dikkate alarak ortaklık ilişkilerini sürdürmesi gerektiğini kesin bir biçimde göstermiştir.

 


[i] Sinan Tavukcu, 27 Mayıs Darbesi, TSK’ya Yönelik Bir Operasyon muydu? 27 Mayıs 2010.

https://sinantavukcu.com/2010/05/27/27-mayis-darbesi-tskya-yonelik-bir-operasyon-muydu/

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA