Sinan TAVUKCU

Tüm Yazıları

ABD Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi ile Dünyayı Birileriyle Paylaşmak mı İstiyor?

12 Aralık 2025
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

ABD Başkanı Donald Trump, 4 Aralık Cuma günü açıklanan 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) belgesinin önsözünde yeni stratejiyi, “Amerika’nın insanlık tarihindeki en büyük ve en başarılı ulus olarak kalmasını sağlayacak bir yol haritası” olarak nitelendirmiştir. Metin bütünüyle okunduğunda bu sözlerin Trump’ın alışıldık abartılı açıklamalarından biri olduğu meydana çıkmaktadır.

“Ulusal egemenlik”, “ekonomik bağımsızlık” ve “güç yoluyla barış” kavramlarının şekillendirdiği yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, ABD’nin küresel hegemonya rolünü öne çıkaran önceki ulusal güvenlik stratejilerinden keskin bir değişikliğe ve geri çekilmeye işaret etmektedir.

Yeni ulusal güvenlik stratejisi, ABD’nin dünyayla kurduğu ilişkileri “Önce Amerika” perspektifini temel alarak önceliklerine göre sınıflandırmakta ve daraltmaktadır. Belgede Başkan Trump’ın dış politikası; “pragmatist” olmadan pragmatik, “realist” olmadan gerçekçi, “idealist” olmadan ilkeli, “şahin” olmadan güçlü ve “güvercin” olmadan ölçülü olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlamada, imkân ve kabiliyetlerini bilerek kendisine had çizen bir üslup göze çarpmaktadır.

33 sayfalık 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) dört bölümden oluşmaktadır.

Bu yazıda, NSS’nin “IV. Bölgesel Strateji” bölümü ele alınarak, ortaya çıkmakta olan çok kutuplu dünyada ABD’nin odağı dışında kalan bölgeler ile kendisi için ikinci derecede önem arz ettiğini açıkladığı bölgelerde doğacak güç boşluğunun kimler tarafından doldurulacağı, özellikle Türkiye’nin bölgesel ve küresel hedefleri esas alınarak değerlendirilecektir.

ABD’nin Yeni Bölgesel Stratejisi

NSS’de, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası dönemdeki dış politikasının başarısız olduğu ve rayından çıktığı iddia edilmektedir. Önceki ABD stratejileri; net hedefler belirlemek yerine “dilek listeleri” veya “belirsiz temenniler” peşinde koşmakla, küresel hegemonya kurma hedefiyle ülke kaynaklarını ve ABD’nin küresel gücünü tüketmekle, müttefiklerin savunma maliyetini gereksiz yere üstlenmekle ve ulusal önceliklerin kaybedilmesine sebep olmakla eleştirilmekte; bu muğlak ve hedefsiz stratejilerin suçu “dış politika elitleri”ne yüklenmektedir.

Yeni stratejinin temel hedefi; ekonomisi zayıflamış, gelir ve servet dağılımı bozulmuş, vatandaşları siyasi olarak keskin biçimde kamplaşmış, federal kurumlarına ve geleceğe olan güveni en düşük seviyelere inmiş ülkede, Amerikan federal devletinin yeniden güçlü, müreffeh ve güvenli bir ulus devlet olmasının sağlanmasıdır. Bunun yolu, sınırlı ülke kaynaklarını ülke içinde vatandaşları için kullanmak üzere dünyanın pek çok yerinden çekilme ve ilgi odağını Batı Yarımküre ve Hint Okyanusu ile sınırlandırma olarak belirlenmiştir.

Dış politika, “Önce Amerika” prensibine bağlı kalarak ve Amerikan küresel gücünün temelinin ekonomik üstünlük olduğu varsayımından yola çıkarak yeniden yapılandırılmak istenmektedir. Bunun için:

  • Bölgesel çatışmalara doğrudan müdahale etmek yerine güçlü bir caydırıcılıkla barışın korunması,
  • Müttefiklerin kendi savunma harcamalarını ciddi ölçüde artırmaları ve ABD’nin kendilerini koruma maliyetine adil katkı sağlamaları,
  • Diplomatik ve ticari ilişkilerin karşılıklı yarar esasına göre yeniden düzenlenmesi; ABD’nin çıkarlarına hizmet etmeyen uluslararası anlaşmaların veya yükümlülüklerin sona erdirilmesi,
  • ABD’nin kendi ulusal çıkarlarıyla doğrudan ilişkili olmayan veya müttefiklerin kendilerinin çözebileceği sorunlar için Amerikan askerî ve mali taahhütlerinin önemli ölçüde sınırlandırılması,

hedeflenmektedir.

Belgede, bölgesel stratejinin neye göre şekillendirildiği şöyle anlatılmaktadır: “Bir strateji; değerlendirmeli, ayıklamalı ve önceliklendirmelidir. Ne kadar değerli olursa olsun her ülke, bölge, mesele veya dava Amerikan stratejisinin odağında olamaz. Dış politikanın amacı çekirdek ulusal çıkarların korunmasıdır; bu stratejinin tek odağı da budur… Başka ülkelerin işleri, ancak faaliyetleri doğrudan çıkarlarımızı tehdit ediyorsa bizi ilgilendirir.”

Halen 28 trilyon dolar GSYH’sine karşılık 38 trilyon dolar borcu bulunan ve 2035 yılında borcunun 52 trilyon dolara çıkacağı hesaplanan ABD’nin hegemonik iddialarını sürdürme gücü kalmamıştır. Hedefine varmayan sonsuz savaşlar ve rejim ihraçlarının maliyeti bu devasa borçların kaynağı olmuştur. ABD’nin dış politikada bölge önceliklendirmesinin ve izolasyonist doktrine dönmesinin asıl gerekçesi çökmekte olan ekonomisidir.

2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS)’nin IV. bölümünde bölgesel strateji beş başlık hâlinde ele alınmıştır:

1- Batı Yarımküre

2- Asya

3- Avrupa

4- Orta Doğu

5- Afrika

1. Batı Yarımküre

ABD için öncelikli bölge Batı Yarımküre’dir [1] ve bu bölge münhasır nüfuz alanı olarak ilan edilmektedir. Monroe Doktrini’nin güncel bir yorumu (Trump Corollary) ile Batı Yarımküre’de (Kuzey ve Güney Amerika) ABD’nin mutlak üstünlüğünü yeniden tesis etmek; Batı Yarımküre’yi Amerikan ticareti ve yatırımı için daha cazip bir pazar hâline getirmek; ülkeye gelen yasa dışı göçü kontrol altına almak; uyuşturucu kartellerini yenmek ve sınır aşan suç örgütleriyle mücadele etmek; Çin/Rusya gibi dış güçlerin bölgedeki nüfuzunu engellemek; kritik tedarik zincirleri ve stratejik noktalara erişim hedeflenmektedir.

Belgede, ABD yönetimiyle uyumlu hükümet, siyasi partiler ve hareketlerin ödüllendirileceği açıklanarak yerel ortaklıklar/iş birliği ağları teşvik edilmektedir. Ayrıca, küresel ABD askerî varlıklarının “son yıllarda Amerikan ulusal güvenliği açısından göreceli önemi azalan” bölgelerden Batı Yarımküre’ye kaydırılması çağrısında bulunulmaktadır.

2. Asya

Bölge başlığı “Asya” olmakla birlikte yeni stratejide odak alanı sadece Hint-Pasifik’tir; Asya’nın kalanından (Orta Doğu hariç) söz edilmemektedir. NSS’ye göre Hint-Pasifik, önümüzdeki yüzyılın kilit ekonomik ve jeopolitik mücadele alanlarından biri olmaya devam edecektir. Amerikan halkının refaha ulaşması için bu bölgede başarılı biçimde rekabet edilmesi gereklidir. Belgede, Hint-Pasifik bölgesinin özgür ve açık tutulmasının, seyrüsefer özgürlüğünün korunmasının, güvenilir tedarik zincirlerinin sürdürülmesinin ve kritik materyallere erişimin ABD’nin “temel ve hayati” çıkarları arasında yer aldığı belirtilmekte; ileriye dönük olarak ABD’nin Çin ile ekonomik ilişkisini yeniden dengelemesi hedeflenmektedir.

Yeni stratejide, “herhangi bir rakibin Güney Çin Denizi’ni kontrol etme potansiyelinin” güvenlik tehdidi olduğuna işaret edilerek bunun önlenmesi için müttefiklerle iş birliğinin güçlendirilmesi gereğine şu ifadelerle vurgu yapılmaktadır: “Ancak Amerikan ordusu bunu tek başına yapamaz ve yapmak zorunda da kalmamalıdır. Müttefiklerimiz harekete geçmeli ve kolektif savunma için çok daha fazla harcama yapmalıdır.”

Belgede, ABD’nin Tayvan Boğazı’ndaki statükoda tek taraflı bir değişikliği desteklemediği vurgulanmaktadır. Çin ile olası bir savaşı önlemek için müttefiklerle (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Hindistan) güçlü ve sürekli bir caydırıcılık odağı tesis edilmesi; İlk Ada Zinciri (Japonya’dan Filipinler ve Endonezya’nın bazı bölgelerine kadar uzanan, Tayvan’ı da içeren bir dizi ada) [2] boyunca güçlü bir askerî kapasite inşa edilmesi “yakın vadeli öncelik” olarak belirtilmektedir.

Bu strateji, Çin’le rekabeti ekonomik zemine indirmiş olup ABD-Çin ilişkileri “yeniden dengeleme” ve “uzun vadede” ekonomik ve teknolojik rekabeti kazanmak hedefine göre belirlenmiştir. ABD’nin ekonomik üstünlüğünü sürdürmesi için Hint-Pasifik’teki ittifak sisteminin ekonomik bir gruplaşma hâline getirilmesi; Hindistan’ın Hint-Pasifik güvenliğine katkı yapmasını teşvik etmek için Hindistan’la ticari (ve diğer) ilişkilerin geliştirilmeye devam edilmesi önerilmektedir. Belgede, Japonya, Güney Kore ve diğerlerinin 7 trilyon dolarlık net dış varlık tuttuklarından; uluslararası finans kuruluşlarında toplamda 1,5 trilyon dolarlık birleşik varlığa sahip olduklarından bahsedilmesi, ekonomik kriz içindeki ABD’nin bu kaynaklara göz diktiği kanaatini oluşturmaktadır.

Belgede, ABD, Avustralya ve İngiltere arasındaki AUKUS paktından hiç bahsedilmemesi dikkat çekmektedir.

3. Avrupa

Belge; Avrupa’nın göç politikaları, düşen doğum oranları ve kimlik erozyonu nedeniyle “medeniyet düzeyinde bir silinme” riskiyle karşı karşıya olduğu, “Avrupa’nın medeniyet özgüveninin ve Batı kimliğinin yeniden tesis edilmesi” gerektiği iddiasını içermekte; Avrupa Birliği “siyasi özgürlük” ve “egemenlik” kavramlarını baltalamakla, sansür uygulamakla ve (aşırı sağcı) siyasi muhalefeti bastırmakla suçlanmaktadır. NSS’de yer alan “Avrupa’da, Anglo-Sakson dünyasında ve dünyanın geri kalanında, özellikle müttefiklerimiz arasında, temel özgürlüklere yönelik seçkinci, anti-demokratik kısıtlamalara karşı çıkacağız.” ifadesi dikkat çekmektedir. Yeni stratejideki üstenci, Avrupa siyasetine müdahaleci ve eleştirel dil, Avrupa-ABD ilişkilerinde kırılmaya ve ABD’nin aşırı sağcılardan yana aktif tavır koymasıyla iç siyasi gerilimleri beslemeye hizmet edecek görünmektedir.

NSS’de, ABD’nin Avrupa’yı gözden çıkaramayacağı; Avrupa’nın transatlantik ticaretin, küresel ekonominin ve Amerikan refahının temel sütunlarından biri olmaya devam edeceği vurgulanmaktadır. Avrupa’dan pazarlarını ABD mal ve hizmetlerine açması, ABD işçileri ile işletmelerine adil muamele edilmesi istenmektedir.

Strateji belgesinde müttefiklerin (özellikle Avrupa ve NATO) bölgelerinin birincil sorumluluğunu üstlenmesi ve kolektif savunmaya çok daha fazla katkıda bulunması; kendi ayakları üzerinde durması; NATO’nun “sonsuz genişleyen ittifak” olmaktan çıkarılması beklenmektedir.

Belgede, Ukrayna’da hızlı bir çözüm için müzakerelerde bulunmasının ve Rusya ile “stratejik istikrarı” yeniden sağlamasının ABD’nin stratejik çıkarına olduğu belirtilmektedir. Rusya’nın herhangi bir eleştiriden muaf tutulduğu ve önceki belgelerin aksine Rusya’nın ABD’nin bir düşmanı olarak tanımlanmadığı dikkat çekmektedir. Avrupa hükümetleri ise Ukrayna-Rusya barışına engel olan “gerçekçi olmayan” beklentileri nedeniyle eleştirilmektedir.

4. Orta Doğu

NSS’de belirtildiğine göre en az yarım yüzyıldır Amerikan dış politikası, diğer tüm bölgelerin üzerinde Orta Doğu’yu önceliklendirmiştir. Yeni stratejide Orta Doğu’nun Amerikan dış politikasına hâkim olduğu günlerin artık geride kaldığı “neyse ki” vurgusuyla belirtilmektedir. ABD’nin kendi enerji üretimini artırmasıyla “Amerika’nın Orta Doğu’ya odaklanmasının tarihî nedeni” ortadan kalkmıştır. Belgede yer alan “Çatışma, Orta Doğu’nun en sorunlu dinamiği olmaya devam ediyor, ancak bugün bu sorun, manşetlerin bizi inandırdığından daha az önemli.” cümlesi dikkat çekmektedir. Ancak ABD, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’de enerji kaynakları ile nakliye yollarını korumak gibi temel çıkarlara sahip olmaya devam ettiğini beyan etmektedir.

Belgenin (IV. Strateji 1. İlkeler) bölümünde, yabancı güçlerin veya yapıların ABD politikalarını yönlendirme veya ülkeyi yabancı çatışmalara sürüklemeyi amaçlayan lobi ve etki operasyonlarına, ülke içinde yabancı çıkarlara sadık oy blokları oluşturulmasına engel olunacağına dair açıklamalarla İsrail ve Yahudi lobilerinin kastedildiği anlaşılmaktadır. Bu, ABD’nin kendi kaderini tayin derecesinde önemli görülmektedir. Yeni stratejide ABD’nin Orta Doğu’da “İsrail’in güvenliğini sağlamak” taahhüdünü sürdürmesiyle beraber dış politikasını İsrail ve Yahudi lobilerinin tasallutundan kurtarma iradesi net ifadelerle ortaya çıkmaktadır.

NSS’ye göre Orta Doğu ile başarılı ilişkilerin anahtarı, bölgeyi, liderlerini ve uluslarını oldukları gibi kabul etmek ve ortak çıkar alanlarında birlikte çalışmaktır. ABD yönetimi, Körfez monarşilerini geleneklerini ve tarihî yönetim biçimlerini terk etmeye zorlamadan; Orta Doğu’nun, yapay zekâ dâhil olmak üzere “giderek daha fazla uluslararası yatırımın kaynağı ve hedefi hâline geleceğini” belirterek bölge için parlak bir gelecek öngörmektedir. Belgede, İbrahim Anlaşmaları’nın bölgede daha fazla ulusa ve Müslüman dünyadaki diğer ülkelere genişletilmesinin ABD’nin çıkarına olacağı vurgulanmaktadır.

5. Afrika

2025 stratejisinde ABD, Afrika ile ilişkisinin yardım odaklı bir ilişkiden ticaret ve yatırım odaklı bir ilişkiye dönüştürülmesini; yatırımların enerji sektörü ve kritik mineral geliştirmeye yönelik olmasını; kritik mineraller konusunda Afrika’daki hedeflerine ulaşmak için Avrupa ve Asyalı müttefik ve ortaklarının sürece katılmasını; pazarlarını ABD mal ve hizmetlerine açmayı taahhüt eden yetkin ve güvenilir devletlerle ortaklık yapılmasını öncelemektedir.

ABD stratejisinde Çin’in Afrika’daki genişlemesini engellemek önem taşımaktadır. Askerî açıdan ABD’nin kıtaya yönelik stratejisi; büyük ölçekli ve uzun süreli asker konuşlanmalarından ve taahhütlerden kaçınmak, Afrika’daki terör tehdidine karşı yerel ve bölgesel ortak kuvvetleri eğitmek, donatmak ve istihbarat desteği sağlamakla sınırlıdır.

ABD 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde bölgesel boşluklar ve Türkiye

ABD 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde Türkiye’nin adı tek bir yerde geçmektedir. Bu da, potansiyel sorun Suriye’den bahsedilirken “Amerikan, Arap, İsrail ve Türk desteğiyle istikrar kazanabilir” değerlendirmesinden ibarettir. Türkiye’den belgede tek cümle ile bahsedilmesi kimilerince Türkiye’nin ABD için çok da önem arz etmediği şeklinde yorumlanmıştır.

Yukarıda da bahsettiğimiz üzere NSS’de, “Ne kadar değerli olursa olsun her ülke, bölge, mesele veya dava Amerikan stratejisinin odağında olamaz. Dış politikanın amacı çekirdek ulusal çıkarların korunmasıdır; bu stratejinin tek odağı da budur… Başka ülkelerin işleri, ancak faaliyetleri doğrudan çıkarlarımızı tehdit ediyorsa bizi ilgilendirir.” açıklamaları eleştirilere yeterli cevabı vermektedir. Belgede ABD politikasının diğer uluslarla ilişkilerinde neyin mümkün ve neyin arzuedilir olduğu konusunda gerçekçi olacağı vurgulanmaktadır.

Belgede, Türkiye’nin ilgi alanında bulunan Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar, Güney ve Güneydoğu Asya bölgeleri hakkında herhangi bir görüş beyan edilmemiştir. Doğu-Batı, Kuzey-Güney lojistik hatlarının geçtiği; petrol ve doğalgaz, madenler, kritik nadir elementler zengini bu coğrafyadan bahsedilmemesi bu coğrafyayı önemsizleştirmediği gibi Türkiye’den tek kelimeyle söz edilmesi de önemini azaltmaz.

ABD’nin birinci derecede “mutlak hâkimiyet alanı” olarak kabul ettiği Batı Yarımküre ve “ticari-ekonomik rekabet alanı” olarak ilan ettiği Hint-Pasifik Okyanusu’ndaki ulusal çıkarlarına odaklanması, güç ve imkânlarını buraya önceliklendirmesi, geri kalan coğrafyada (çekildiği coğrafya dâhil) Türkiye’ye büyük nüfuz alanları açmaktadır.

Bu yönüyle bölgeler, Türkiye’nin ilgi alanları itibarıyla aşağıdaki gibi değerlendirilmiştir.

Avrupa

ABD’nin terbiye etmeye çalıştığı Avrupa ve taahhütlerini gevşettiği NATO’da Türkiye’nin savunma sanayii ve askerî kapasitesi Avrupa güvenliği için vazgeçilmez kabul edilmektedir ve bu ihtiyaç neredeyse her gün, her seviyede dillendirilmektedir.

Avrupa ile ilişkiler bağlamında Ege, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin menfaatlerinin korunması, Balkanlar’da barış ve istikrarın devam ettirilmesi Millî Güvenlik Siyaseti Belgesi’nde (MGSB) vurgulanan Türkiye’nin özel hassasiyetleridir. Öte yandan, Karadeniz’e kıyısı olan devletlerle iş birliği hâlinde Karadeniz güvenliğini sağlama ve Montrö kısıtlamaları çerçevesinde NATO’nun bölgeye aşırı askerî yığınağını engelleyerek NATO-Rusya arasında denge kurma politikası, Türkiye’nin jeopolitik güç kapasitesinin örneklerindendir.

Muhtemel Ukrayna-Rusya barış görüşmelerinin İstanbul’da yapılması beklenmektedir ve ABD Başkanı Trump bu görüşmelere katılmak üzere İstanbul’a gelmeye can atmaktadır. Türkiye’nin küresel barışa katkı sağlayan misyonu dünya kamuoyunda takdir görmektedir.

Orta Doğu

ABD’nin çekildiği Orta Doğu’da Türkiye’nin ağırlığı her geçen gün artmaktadır. Hem Levant bölgesi (Suriye, Ürdün, Lübnan, Mısır) hem Körfez ülkeleri (Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Umman) hem de Irak ile kurulan stratejik savunma iş birlikleri, Gazze savaşı ile somutlaşan dış politika ortaklıkları bunu göstermektedir. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği’nin müşterek kararları doğrultusunda kurulan; içinde Türkiye Dışişleri Bakanı’nın da bulunduğu Gazze Temas Grubu’nun olağanüstü çabaları, Müslüman devletlerin kendi meselelerinde inisiyatifi ele almalarının en somut örneği olmuş ve ABD-İsrail direnişine rağmen dünyayı iki devletli çözüm noktasına taşımıştır. Hamas, Türkiye tarafından her platformda bağımsızlık savaşçıları olarak savunulmuştur.

ABD Başkanı Donald Trump, Suriye’yi Türkiye’nin nüfuz alanında kabul etmekte ve İsrail’in Suriye topraklarından çekilmesini istemektedir. ABD yönetimince Türkiye, bölgenin lideri olarak görülmekte; Türkiye’nin katkısı olmasaydı Trump’ın Gazze Barış Planı’nın hayata geçemeyeceği ifade edilmektedir. İsrail’in Türkiye’nin Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) içinde yer almasına itiraz etmesine karşılık, bu güçte yer alacak diğer ülkelerin “Türkiye yoksa biz de yokuz” açıklamaları bu liderliği belirginleştirmiş; Türkiye’nin rolü konusunda Trump yönetimi İsrail üzerindeki baskısını artırmıştır. NSS’de, yabancı devletler ve lobilerinin artık ABD dış politikasını belirlemesine izin verilmeyeceği açıklaması, bekasını ABD’ye bağlamış olan İsrail için büyük hayal kırıklığı oluşturmuş; İsrail’e sınırlarının çizileceği dönemin habercisi olmuştur.

Körfez’de ABD’nin geri çekilmesiyle doğan boşluk, bölge ülkeleri tarafından hızla kendi inisiyatifleriyle doldurulmaya çalışılmaktadır. 3 Aralık 2025’te Bahreyn’in başkenti Manama’da toplanan Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) 46. Zirvesi’nde kabul edilen 162 maddeden oluşan bildiri ile Körfez ülkelerinin entegrasyonu hedeflenmiş; Körfez ülkelerinin güvenliğinin bir bütün olduğu, bir üyeyi hedef alan bir tehdidin bütün üyelere yönelmiş bir tehdit sayılacağı kabul edilmiştir. Pakistan’ın 17 Eylül 2025’te imzaladığı kapsamlı savunma paktıyla (her ne kadar açıkça ifade edilmese de) Suudi Arabistan’a nükleer şemsiye sağladığı bilinmektedir.

Bölgede Türkiye ve Irak’ın temel aktörler olarak inşa etmekte olduğu (Katar ve BAE’nin de ortağı olduğu) Kalkınma Yolu, Hürmüz Boğazı’ndan geçip Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşacak Çin malları için önemli bir güzergâh olacak ve tedarik zinciri güvenliğinde hayati rol oynayacaktır.

Öte yandan, bölgenin önemli aktörü İran’ın Direniş Ekseni stratejisi Gazze savaşı ve Suriye’de Esed yönetiminin devrilmesiyle boşa çıkmıştır. İsrail ve ABD saldırılarıyla sarsılan İran’ın Şii yayılmacılığından uzaklaşarak bölge ülkeleriyle normalleşmeye yönelmesi bölge istikrarı için önemli katkı sağlayacaktır. Bu, öteden beri İran’ın bölgeyle normalleşmesini teşvik eden Türkiye için bir kazanımdır.

Orta Asya ve Kafkaslar

NSS’de Orta Asya ve Kafkaslar’dan söz edilmemektedir. Ancak Türk Devletleri Teşkilatı (TDT), Orta Asya’da Türk dünyasının kültürel, ekonomik, siyasi ve askerî entegrasyonunu gerçekleştirmek için büyük adımlar atmaktadır. Teşkilatın bölgesel ve küresel bir güç hâline getirilmesi gündemdedir. 11-12 Eylül 2025’te Bişkek’te gerçekleştirilen TDT MGK/Güvenlik Konseyi Sekreterleri toplantısında, Türk devletlerinin küresel ölçekteki potansiyeli göz önüne alınarak daha iddialı hedefler belirlenmesi; küresel karar alma süreçlerindeki görünürlüğünü ve etkisini artırması gündeme alınarak vizyon küresel boyuta taşınmıştır.

Öte yandan, Kasım ayı sonunda Taşkent’te düzenlenen 7. Orta Asya Devlet Başkanları İstişare Toplantısı’nda Azerbaycan’ın tam üyeliğe kabul edilmesi Orta Asya ile Güney Kafkasya arasındaki stratejik bağları derinleştirmiş; denize kıyısı olmayan Orta Asya ülkelerinin Orta Koridor yoluyla Güney Kafkasya’ya ulaşıp Türkiye üzerinden Avrupa ülkeleri ve açık denizlere erişimini sağlayacak küresel yeni bir jeopolitik alanın adımları atılmıştır. Güney Kafkasya’da Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın uzlaşmasıyla Hazar’ı Karadeniz’e bağlayacak bu yeni küresel jeopolitik alan, çok kutuplu dünyada önemli bir eksen olacak; Trans-Hazar Doğu-Batı Orta Koridoru’nun İpek Yolu (BRI) ile uyumlaştırılması ABD-Çin rekabetinde ve tedarik zinciri güvenliğinde etkili bir faktör olacaktır.

Asya’da Türkiye-Azerbaycan-Pakistan stratejik iş birliğine Bangladeş’in de katılması ile ortaya çıkan ittifakın Hint coğrafyasında etki ve nüfuzu her geçen gün artmaktadır. Mayıs ayında Pakistan-Hindistan arasında çıkan dört günlük savaş bu ittifakın gücünü ve savaş kapasitesini göstermeye yeterli olmuştur. Yine, Güneydoğu Asya’da Malezya ve Endonezya ile Türkiye ilişkileri olağanüstü bir yükseliş göstermektedir.

Afrika

ABD için Afrika ikinci derecede önem taşımaktadır. Yeni stratejisinde, ABD’nin Afrika’ya yardım politikasından vazgeçerek zengin kaynakları bulunan ülkelerle seçici yatırım iş birliğine yönelmesi; kıtada kapsamlı ve uzun vadeli askerî güç bulundurmama kararı Türkiye’ye önemli derecede alan açmaktadır. Kıtada yüzyıllardan beri varlığı bulunan Türkler, Afrikalılar tarafından sömürgeci olarak görülmemektedir. Türkiye, kıta ülkelerinin en büyük baş ağrısı olan terörizmle mücadelesinde yönetimlere İHA/SİHA desteği vermekte, ordularını eğitmekte; yaptığı savunma iş birliği anlaşmaları kıtada istikrarın sağlanmasında önemli rol oynamaktadır. Sömürü yerine kazan-kazan prensibiyle hareket eden Türkiye, Afrika’da yatırımlarını ve yardımlarını yoğunlaştırmaktadır. Somali ile ilişkiler bunun en somut örneğidir.

Kuzey Afrika, Batı Afrika ve Doğu Afrika’da Türkiye’nin ağırlığı ve ortak iş birliği alanları her geçen gün artmakta; Kızıldeniz’den Atlas Okyanusu’na yatay, Akdeniz’den Hint Okyanusu’na dikey uzanan hatlarda yeni bölgesel entegrasyonların ve iş birliklerinin önü açılmaktadır.

Türkiye’nin Mısır’la son dönemde gelişen siyasi ve askerî ilişkileri, Kızıldeniz, Doğu Akdeniz ve Afrika’da dengeleri yeniden kurma ve istikrarı sağlama imkânı sağlayan bir güç birliği olarak dikkat çekmektedir.

Türk savunma sanayii ortakları NSS’nin odak coğrafyasında değil

Türkiye, geliştirdiği uçak, İHA/SİHA, gemi, denizaltı, tank, füze sistemleri, mühimmatlar ve diğer savunma sanayii ürünleri ile dünyanın en önemli tedarik alternatiflerinden biri hâline gelmiştir. Pakistan, Endonezya, Malezya, Azerbaycan, Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt, Mısır, Irak ve Türk Devletleri Teşkilatı üyesi diğer ülkelerin savunma sanayii tedarikçisi olmasının ötesinde, üretim paydaşları da oldukları bir ilişkiler ağı kurulmuştur.

Dünyanın yeniden yapılandığı, çok kutuplu bir dünya beklentisinin yükseldiği içinde bulunduğumuz dönemde devletler saflarını ve ittifaklarını yeniden belirlemek; silah tedarikini de yeni küresel düzen içindeki güvenilir müttefiklerinden yapmak durumundadır. Türk savunma sanayii ile yapılan bu ortaklıklar geniş bir coğrafyada, ortak dost-düşman anlayışına sahip, güvene dayalı yeni bir askerî-siyasi ittifakın doğmakta olduğunu göstermektedir. Ve bu coğrafya, 2025 ABD Ulusal Güvenlik Belgesi’nde işaretlenen ABD’nin ulusal çıkar öncelikli odak bölgeleri arasında bulunmamaktadır.

Sonuç

Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, “Barışın Başkanı” Donald Trump’ın kişisel vizyonu ve liderlik becerisi/başarısı çerçevesinde sunulmuş; Trump’ın başkanlığının ilk sekiz ayında dünyadaki sekiz çatışmada eşi benzeri görülmemiş bir barışı sağlaması yeni stratejinin başarısının kanıtı olarak konulmuştur. İşin açıkçası, ortada Trump tarafından tam anlamıyla sağlanmış barışlar olmadığı gibi, bitirdim dediği çatışmaların bir kısmı hâlen devam etmektedir. Seçildikten hemen sonra bitireceğini vadettiği Ukrayna-Rusya savaşı ise hız kesmeden sürmektedir. Çatışmaların sebepleri ortadan kalkmadan Trump’ın diplomatik hüneri ve tehditleriyle çatışmaların sona ereceği iddiası ve beklentisi çocukçadır. ABD yönetiminin sergilediği tehdide dayalı politikalar, küresel ağırlığın ve gücün yitirildiğini göstermektedir.

ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisini dünya kamuoyuna açması, kaybetmekte olduğu küresel hâkimiyetin hiç olmazsa bir kısmını kurtarma çabası içine girdiğini göstermektedir. Tek kutuplu dünyadan çok kutupluluğa geçildiği dönemde, tıpkı Soğuk Savaş döneminde dünyayı SSCB ile paylaştığı gibi ABD, yeni güç odaklarına dünyayı paylaşmayı teklif etmektedir. Batı Yarımküre ABD’nin elinde tutmaya, Hint-Pasifik ise tutunmaya çalıştığı bölgeler olarak öne çıkmaktadır. Geriye kalan coğrafyalar ise ABD’nin çekildiği ve gücü yeterse üzerinde pazarlık yapacağı alanlardır.

Ancak bu pazarlık, dünya düzenini yeniden inşa edecek olanların kabulüne bağlı olarak sonuçlanacaktır. Transatlantik müttefikleri ile kanlı bıçaklı hâle gelen, Hint-Pasifik’teki ortaklarına güven vermeyen ve giderek dünyada yalnızlaşan ABD’nin yeni güç odaklarına dayatmada bulunma kabiliyetinin azalmakta olduğu görülmektedir.

 

EKLER:

[1] Batı Yarımküre

Dikey çizginin sol yanı Batı Yarımküre

 

[2] Hint-Pasifik’te İlk ve İkinci Ada Zinciri

İlk ve İkinci Ada Zinciri

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA