Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Bahar

Muhammet Savaş KAFKASYALI
03 Mart 2020 09:57
A-
A+

Bitsin istediklerimiz sona ersin ve devam etsin istediklerimiz bitmesin diye elimizden geleni yaptıklarımızdır gayretlerimizin toplamı ve bu gayretlerle eylediklerimizin toplamıdır hayatımız. Hayata ilişkin muhasebenin ve muhakemenin kıstası, neyin bitmesini yahut devam etmesini belirleyecek olan isteğimizin, peşinden gidilesi olup olmadığıdır. Çünkü tek başına istek/istemek, ona itibar edip uyulması ve eylemleri belirlemesi için yeter şart değildir. Evvelâ isteğin meşruiyeti ya da doğruluğu anlaşılmalı ve ardından bu isteğin gerçekleştirilmesi için meşru ve doğru yoldan gidilmelidir.

Meşruiyet ve doğruluk denetimi yaparken esas alınacak en mühim hakikat, bizim sebepler âleminde olduğumuz ve sebebin sebebi olan zamanın varlığıdır. Bu âlemin ve zamanın nasıl var edildiğinden veya var olduğundan bağımsız, var olduğu hakikatini esas alan, var olan zamandan geçtiğimizin idrakiyle, devamlılığı ve sonu, devam edenleri ve bitenleri anlayarak yapılması gereken bir denetim.

Devamlılık ile bugün çok farklı anlamları ifade etmek için kullanılan ve kullanılırken kullananın zihniyeti doğrultusunda son derece kurgusal bir mânâ dayatan devrim kelimesi hayli ilgilidir. Kökü itibariyle deveran eylemek anlamındaki “revolution” kelimesinin birebir tercüme edilmesi suretiyle elde edilmiş olan “devrim” kelimesi, Batı dillerindeki kurgusallığın aynısına sahiptir. Hem bu kurgusallığı inşa eden zihniyeti hem de farkında olmadan ve hiç de istemeden fevkalâde mühim bir hakikati yansıtmaktadır aslında devrim kelimesi.  

Deveran eylemek özü itibariyle yinelemeyi ifade eder. Yani tekrarı. Tekrar devamı ve sürekliliği gerektirir. Süreklilik ise istikrarı anlatır bize. İstikrar bağlılığın göstergesidir. Neye olduğundan bağımsız bir bağlılığı gösterir muhakkak. Bağlılık ise pek yüce bir haslettir ki, Tanrı’nın da insandan istediği tam olarak budur esasında. Esasın bağlılık olduğu durumda ise, diğer hususlar yönteme ilişkin teferruattır elbet.

Devrim aslında devirmek değil, deveran eylemek yani bağlı olmak, istikrarlı olmaktır. Kul ve insan olduğunun farkında ve bilincinde olarak, bağlılığında sebat etmektir esas devrim. Bozuk da olsa bir düzeni devirmek değil, bir düzen kurup bu düzene bağlı bir şekilde deveranını sağlamaktır. Çok durgun bir mânâ veya tekdüzelik anlamı verse de devamlılık olması hasebiyle zıt bir yapısı varmış gibi görünse de deveran bir devrimdir. Devrim bir bağlılıktır ve bir kul olarak Tanrı’ya olması umulur. 

Devrimi yıkmak belleyenler, yıkımı sorundan kurtulmak zannedenler devrim yaparak yeniden dirileceklerini zannettiler. Modern Uluslararası Sistemin fikrî temellerinin atıldığı Rönesans’ı, yani yeniden dirilişi/doğuşu devrim yaparak gerçekleştirmek isteyenler büyük bir iştiyakla yıktılar, lâkin yıktıklarının yerine inşa ettiklerinin temelini/esasını ve usulünü düşünmediler. Bir yapının muhakkak bir anlayışa, düşünceye nispet edilmesi ve nispet edildiği ile uyum sağlaması gerektiğini düşünmediler.

Rönesans ya da yeniden diriliş/doğuş için iki unsur var olmalıdır: (i) Ölü olduğunun hükmü, (ii) Ölü hükmünün verilebilmesi için kıyaslanacak dirinin varlığı. Kendilerinin ölü olduğu hükmünü verdiler, çünkü çok sefildiler ve içinde bulundukları şartlar yaşadıkları hissini vermeyecek kadar kötü idi. Ölü hükmünü verebildiler, zira yaşadıklarını söylemeye yetecek ve hatta imrenecek kadar iyi ahvâl içinde olan bir yanda Endülüs diğer yanda da Haçlı Seferlerinde gördükleri doğudaki muhteşem devletler/toplumlar vardı. Onların hayat şartları, sahip oldukları imkânlar ve her bakımdan seviyeleri, kendilerini ölü saydıracak kadar iyi idi.

Ölü olduğunu düşünenin, yeniden dirilişi başarabilmesi için âdeta intikam alırcasına kendilerini öldüreni öldürmenin ve ölümsüz olabilmek ya da bir daha ölü sayılacak kadar kötü duruma düşmemenin yolunu tuttular. Öldürmeleri gereken Kilise ve onun temsil ettiği din idi. Fakat dini yıkmak ve öldürmek kâfi gelmedi. Yeni inşa edecekleri yapının da dini reddeden ve hem hayatın hem de insanın-tabiatın-kâinatın varlığını ve işleyişini dine alternatif olacak şekilde izah edebilecek bir yaklaşım/zihniyet/paradigma da ortaya koymalıydılar. İşte Rönesans’la başlayan ve bugüne kadar devam eden sapma hatta sapıklık bu mecburiyetin neticesidir diyebiliriz.

Bir defa bitmesi istenenin ne olduğu ve neyin sona ermesi gerektiği doğru belirlenmeyince, yanlışların deverandan değil deverana aykırılıktan kaynaklandığı anlaşılmayınca, hem bitmesi istenenin hem de bu isteğin meşruiyeti ve doğruluğu muhakeme edilmeyince, yapılanlar yanlış oldu ve yanlışlar başkaca yanlışları doğurdu. Yanlışların düzeltilmesi yerine meşrulaştırılma yoluna gidilmesi de inşa edilen yeni sistemin bütünüyle gayri meşruiyeti meşrulaştıran bir sistem olmasıyla neticelendi. Hazanda olanlar, deverana uymayıp devrim yaptılar. Kendi elleriyle inşa ettikleri kışta karlara saplandılar. Üstelik karlı havaya da kötü ve olumsuz hava şartları dediler. Şartların kötülüğüne ve olumsuzluğuna inanınca da, tabiatta adaletin olmadığına hükmettiler.[1] İşte Modern Uluslararası Sistemin yapısının ve işleyişinin, adaletin olmadığı bir dünyada gücün belirleyici olduğu ve olması gerektiği kabulüne dayanması, bu dayanağı sebebiyle de ayıplanmayıp doğru kabul edilmesi bu sebepledir.  

Modern Uluslararası Sistem, kendi yapısına dayanarak işleyen ve bu işleyişiyle var olan, yanlışı, sorunu kendi kıstaslarıyla belirleyen fakat asla kâinatın takdir edilmiş deveranına uymayan, bu sebeple de her geçen gün adaletten biraz daha uzaklaşan, zulüm üstüne zulüm üreten bir sistemdir. Bu sistem, kendi işleyişine aykırı bir durumu, yani bir sorunu teşhis ettiğinde, onun çözümü için muhakkak kökü olmayan, geçmişi olmayan yeni bir devrim yapmayı salık verir. Çözüm diye benimsediği ve bütün dünyaya kabul ettirdiği, yıkmak, yok etmek, sonlandırmaktır. Bu doğrultudaki her yıkım, her devrim, her son, bu sistemin işleyişinin devamını sağlar ama yeni bir kökü, bağı koparır.   

Oysa bahar başkadır.

Bahar yeniden ve bir daha canlanmadır. Zamanın ve deveranın içinde dirilişin timsalidir. Yeniden dirilirken, canlanırken can verenin dirilen, canlanan olmadığını, bu hakikatin akledilmesi gerektiğini, yeniden dirilenin mahkûmiyetini ve sınırlarını gösteren bir geçiştir. Yekpare değildir bahar. Öncesi kış, sonrası yaz ve hazan, sonra tekrar bahar ve sürüp giden deveran.

Bahar yıkmaz, devirmez, bağlı olması gereken düzeni ortadan kaldırmaz. Yeşertir, temizler ama bağlılığı bozmaz. Alâkalı olması gerekenle alâkasını ve alâkalı olduğuyla ahengini devam ettirir. Bânisi olmadığı bir yapının, kendisinin de tâbi olduğu işleyişini deveran ettirir. Bahar, yalnız çiçeklerin açtığı, ağaçların yeşerdiği, karların eridiği bir mevsimi ifade etmenin ötesinde ve fevkinde anlamlar taşımaktadır.

İnsanoğlu hayatını devam ettirebilmek için kendisine lâzım gelenlerin zamanla ilgili olduğunu ve bir deveranın olduğunu kavradığında, bu deveranın bilgisine sahip olmanın yolunu tutmuştur. Baharda suların daha coşkun aktığını, tabiatın yeşerdiğini ve bitkilerin yetiştiğini gözleyince, artık baharı beklemesi gerektiğini anlamıştır. Baharı bekleyen insanoğlu, baharın ne zaman ve nasıl geldiğini bilmeye gayret etmiştir. Bilmeye çalışmanın ve bilginin başlangıcıdır esasında baharı beklemek: Baharın öncesinden ve sonrasından farkını belirlemek, baharın gelişini bilmek, baharın etkisini bulmak. Bilimin temeli sayılan matematik ve fizik, insanoğlunun zamanı, mevsimleri, yıldızları, güneşi, ayı seyredip onların hareketlerini hesap etmesiyle doğmuş[2], kendisine hayat veren nehirlerin debisini hesaplamakla gelişmiştir.  

Elzem olanları bildikçe yaşayabilen insanoğlu, istediklerini elde etmek için daha fazla bilmeye çalışmış ve bildikçe hükmedebilmiştir. Zamanla da hükmedebilmenin yegâne yolunun bilmek olduğuna hükmetmiştir. İçinde yaşadığı deveranın usûlünü bilerek deverana ayak uydurabilmiş, ayak uydurabildikçe var olabilmiş ve deveranın işleyişiyle âhengi onu daha güçlü kılmıştır. Neticede bilim, kâinattaki deveranın usûlüne ilişkin bilgilerin yekûnu olmuştur.

Sürekli bir işleyişin olması bu işleyişin ritmini, dünyanın-ayın-güneşin deveranını, yani takvimi ve saati bilmeyi beraberinde getirmiştir. Mevsimlerin deveranını bilmek, mevsimlere göre iklimi ve tarımı bilmeyi beraberinde getirmiştir. İnsanoğlu deveranın teferruatını bildikçe daha derinlere dalmış ve âlemin deveranını zerrelerde görmüştür. Hatta atomun içinde dahi bir deveranın olduğunu keşfederek, evvelce bilinenlere ilaveten fevkalâde mühim bir çığır açmıştır.

Ne garip ki, baharı beklerken öğrendiklerini, baharı getiren tabiata ve onun işleyişine meydan okumak, o işleyişe isyan etmek hatta mümkün olsa kendi arzularına göre başkaca bir sistem kurmak için kullanmaya çalışan insanoğlunun adına bilim dediği, kâinatın işleyişidir. Daha da önemlisi, bilimin kaynağı bu deverana güvenmektir. Bir işleyişin olması ve bu işleyişin muazzam bir bağlılıkla devam ediyor olması, bu bağlılığın hiçbir aksaklığa uğramıyor olması sebebiyle ‘Evreka!’[3] nidalarıyla bulunan, ve onlara dayanarak her türlü işlemin yapıldığı ‘kurallar’, ‘kanunlar’ veya ‘mutlak gerçekler’, bu bağlılığa duyulan güvenin neticesidir. Nitekim bir işleyişin olması ve bu işleyişin muazzam bir bağlılıkla devam ediyor olması, bu bağlılığın hiçbir aksaklığa uğramıyor olması, bundan sonra da olacağı ya da devam edeceği anlamına gelmez. Sırf deverana itimat ederek bu anlama getirilmektedir. Tıpkı ‘gelecek’ gibi. Gelmemiş zamana gelecek zaman demek de aynı güvene dayanır. Kim bilir ‘gelecek’ belki hiç gelmeyecek.

İnsanoğlunun gelmemiş olana gelecek diyecek kadar işleyişinden emin olduğu bir deverana, öğrendiği o deveranın bilgisiyle meydan okumak da elbette hususen akledilmesi gereken bir cürettir. Esasında Modern Uluslararası Sistemin sergüzeşti de insanoğlunun hiçbir dahli olmaksızın içine doğduğu, takdir edilmiş bir işleyişe uymak ve baharı beklemek yerine, ona hükmetmeye gayret etmenin sürecidir zaten. Sürekli hareket ettiğini gördüğü ve adına bundan ötürü ‘gezegen’[4] dediği varlıkların, ne var oluşlarına ne de mütemadiyen geziyor olmalarına, öğrenecek bilgi konusu kabul etmekten gayrı müdahale edemeyip buna rağmen bütün bu işleyişi kontrol etmeye çalışmak. Lâkin iyi anlaşılması gereken şudur ki, hükmetmek dahi bu işleyişte kalıcı olmak içindir ve kalmak için canhıraş bir gayret, bu deverana hayranlıktan ötürüdür. Oysa deverana ve deveranın sahibine bağlı olanlar, bu deveranın fani olduğu bilgisiyle gelmemiş zamanın hülyalarıyla bekâ hesapları yapmazlar. Zira evvelin ve en kesin bilginin ölüm üzerine olduğu yerde bâki kalmaya gayret etmek beyhûdedir.

Hâsılı, yapılması gereken, insanoğlunun mahkûm olduğu ve şâyet aklederse tamamen kendi için ve kendi faydasına olduğunu anlayabileceği işleyişe uygun yaşamaktır. Hayat zaten bu mahkûmiyet sürecidir. O halde aşmanın yahut kurtulmanın mümkün olmadığı bir işleyişe / takdire uyum sağlamak yerine isyan etmek, sadece faydasız değil aynı zamanda zararlıdır. Faydasızdır, çünkü nasıl bir isyan olursa olsun, ne kadar büyük şevkle meydan okunursa okunsun, mahkûm olunan bu işleyişe ve bu işleyişi takdir edene galebe çalmak mümkün değildir. Zararlıdır, çünkü tamamen kendisi için ve kendisine göre takdir edilmiş bu işleyişe mugayir atılan her adım kendi menfaatlerine ters düşmektedir.

Kışta olan veya kışta olduğunu düşünen, bahara hazırlanmalıdır. Kışın şartlarına öfkelenmek yahut kışın şartlarına isyan etmek netice vermeyecek bir davranıştır. Her mevsimde, o mevsimin şartlarına göre hareket etmek ve bahar geldiğinde de keyfetmek lâzım. Mevsimlerin şartlarını ve deveranını tayin edemedikçe en doğru olan, kendine ve çevrene zulmedip baharın ahvâlini kışa çevirmemektir. Çünkü insanoğlu kararlar verebilir fakat takdir edemez. Zira deveran takdirdir ve takdir edilen artık kaderdir.

Nasıl ki, kâinatın takdir edilmiş deveranında, yani kaderde bıkmak, usanmak ve yorulmak yok ise irade sahibi olan insanın da aynı deverana tam bir bağlılıkla uyması, bıkmaması ve yorulmaması gerekir. Kim bilir ilâhî nizamın deveranına uymak bilimin de temel gâyesi olunca, insanoğlu din adına değil bilim adına da olsa bu âhenk için gayret etmeye koyulur. İnsanoğlu, kendisini de felakete sürükleyen hodbinliğinden, ilâhî takdire uyumu ve bağlılığı yine kendi menfaati için hayatî görerek kurtulabilecek, bahara erecektir belki de.

İnsan tabiatın hazanına, kışına bakıp sararıp solmamalı. Mevsimler ve mevsimlerin deveranı tabiat içindir ve ona gerektir. İnsan bilmelidir ki, adaletin olduğu her vakit bahardır.   

 

Sıcaktan soğuktan kaçsan kurtulsan

Yazın yaylak kışın kışlak arayan insan

Fazlanın, eksiğin faslı kış ve yaz

Zıtların deveranı, ateş ve ayaz.

 

Hazan elem verir kimisine,

Hüzün katar yüreğinin sesine.

Solar tabiat, gider usulca avucundan güzeller

Sabır vaktini gösterir yere düşen gazeller

 

Oysa bahar başkadır,

Bütün atıflar aşkadır.

Yeterincedir her ne var âlemde

Akledenin gönlüncedir her şey bu demde.

 

Ey güzelin timsali bahar!                

Sen ki, gül yüzlü, yeşil gözlü yâr,

Yeniden hayat bulurum sende nefes alınca

Hem dilşâd hem bahtiyar olurum senle kalınca.

 

 

 

______________________________________

[1] “Bir başka örnek: Orduya başkomutan atanacaktır. İki adam yarışıyor, fakat sadece biri atanabilecektir. Bu durumda, gö­reve en uygun olanı atamanın âdil olacağı aşikârdır. Ancak, eğer iki­si de göreve eşit derecede uygunsa bu durumda ne olacaktır? Böyle bir durumda âdil çözüm mümkün olmayacaktır. Adaylardan birinin yakışıklı, uzun ve etkileyici bir kişiliğe sahip ol­ması nedeniyle daha iyi olduğunun düşünüldüğünü ve buna karşılık diğerinin, mesleki bakımdan diğeriyle tam olarak eşit olmasına rağ­men ufak tefek, gösterişsiz ve silik olması nedeniyle göreve uygun olmadığının düşünüldüğünü varsayalım. Eğer bunlardan ilki görevi alırsa, ikincisi kararın âdil olduğunu hissetmeyecek ve soracaktır: ‘Neden ben de diğeri gibi uzun ve yakışıklı değilim, neden daha az ilgi çekici yaratılmışım?’ Gerçekten de eğer doğayı ada­let açısından yargılayacak olursak kabul etmemiz gerekir ki, doğa adil değildir. O, birini sağlıklı, diğerini hasta, birini akıllı diğerini aptal ya­ratmıştır. Hiçbir toplumsal düzen, doğanın adaletsizliğini bütünüyle telafi edemez.” Hans Kelsen, What Is Justice?: Justice, Law, and Politics in the Mirror of Science, Berkeley, University of California Press, 1957, p. 3.

[2] Colin A. Ronan, Bilim Tarihi: Dünya Kültürlerinde Bilimin Tarihi ve Gelişmesi, çev: Ekmeleddin İhsanoğu, Feza Günergun, TÜBİTAK Yay., Ankara, 2003, s. 8.

[3] ‘Evreka’, ‘Eureka’ veya ‘Heureka’ (Yunanca, ‘εὕρηκα/ηὕρηκα’): Arşimet’in suya giren bir cismin hacmi kadar su taşırdığını anlaması üzerine hamamdan çıplak bir şekilde sokağa çıkıp ve sokaklarda koşarken haykırdığı, "(Onu) buldum!" anlamına gelen söz.

[4] ‘Gezegen’, gezme eylemini yapan, yani gezen, gezgin demektir. Evvelce bu kelimenin yerine ‘seyyare’ denirdi ki, bu da aynı anlamdadır. Batı dillerindeki ‘planet’ kelimesi de Yunanca aynı anlama gelen ‘planetes’ten gelir.

planet (n.): late Old English planete, from Old French planete (Modern French planète), from Late Latin planeta, from Greek planetes, from (asteres) planetai “wandering (stars)”, from planasthai “to wander”, a word of uncertain etymology.

Perhaps from a nasalized form of PIE root *pele- (2) “flat; to spread”, on the notion of “spread out”, “but the semantics are highly problematic”, according to Beekes, who notes the similarity of meaning to Greek plazein “to make devious, repel, dissuade from the right path, bewilder”, but adds, “it is hard to think of a formal connection”. So called because they have apparent motion, unlike the “fixed” stars. Originally including also the moon and sun; modern scientific sense of “world that orbits a star” is from 1630s. An enlarged form of Greek planesplanetos “who wanders around, wanderer”, also “wandering star, planet”, in medicine “unstable temperature”. https://www.etymonline.com/word/planet#etymonline_v_16437