Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Ekonomik Krizlerden Ekonominin Krizine

Merve KARACAER ULUSOY
31 Mart 2020 23:50
A-
A+

Dünya büyük bir sağlık krizi ile karşı karşıya: COVID19, namı diğer Koronavirüs. Aralık 2019 itibariyle Çin’in Wuhan eyaletinde kendini gösteren bu virüs 3 ay içerisinde 700 bin kişiye bulaşmış ve 30 binin üzerinde insan hayatını kaybetmiştir. İşin sağlık boyutu ne kadar korkutucu ise de vakanın bir de ekonomik boyutu var ki tüm piyasaları derinden etkilemiş durumda. Virüsün ekonomik etkilerine geçmeden önce dünya piyasalarının geldiği noktayı incelemekte fayda var. 

Dünyanın büyük bölümünün içinde yaşadığı sistem Adam Smith’in ortaya koyduğu kapitalist sistemdir. Üretim araçları mülkiyetinin özel kişilerin elinde olduğu, ekonomik aktivitelerin kar elde etmek amacıyla kullanıldığı, arz ve talep dengesinin serbest piyasada belirlendiği ekonomik sistem olan kapitalizmin özü ‘ya sen’ ya da ‘ben’dir, ‘biz’ yoktur.

Kapitalizm meşhur tarihçi F. Braudel Maddi Medeniyet ve Kapitalizm adlı eserinde kapitalizmin kökü olan kapital kelimesinin feodalitenin son dönemlerini yaşadığı 13. yüzyılda ortaya çıktığını, zamanla “ceplerinde servet taşıyan ve para kazandığı yeri vatan bilen insan” anlamında kapitalist kelimesinin ortaya çıktığını belirtmiştir. Kapitalizmin ilk aşaması bu bağlamda, feodalitenin çözülmesiyle birlikte kent hayatının canlı bir aktörü olarak ticaretle gelişen kent soylu orta sınıfların ticari faaliyetlerini ifade eder. Ticari alanda tüccarın daha fazla kazanç elde etmesini kendi ülkesinin de güç kazanması olarak gören 17. Yüzyılın mutlak monarkları, kendi milli tüccarlarının kazançlarını arttırmak ve destekleyerek kendi milli devletlerini de güçlendirmiş olurlar. Sanayi kapitalizminin öncesinde hâkim olan merkantilizm yaklaşımı 15 yüzyıldaki Avrupa devletlerinin temel ekonomi-politik stratejileriydi. Merkantilist ekonomik politikada devletler, refah sağlayıcı olarak değerli madenleri düşündüklerinden yeni sömürgeler yaratabilmek adına birbirileriyle yarışıyorlardı. Bunların başında da İspanya, Portekiz, Hollanda ve İngiltere geliyordu. O dönemde Osmanlı İmparatorluğu ise sömürgecilik yerine bilinen topraklar üzerinde egemenliğini ilan etmiş ve buralardan vergi ve değerli madenler toplamakta idi. Merkantilist yaklaşımının özünde değerli madenlere sahip olmanın diğer uluslar karşısında üstünlük yaratacağı, devletin ekonomide aktif rol alması gerektiği ve dış ticaretin kısıtlanarak ithalat yoluyla ülke dışına değerli maden çıkışının yasaklanması görüşleri hakimdi. Değerli maden miktarına sahip olmayan ülkelerin izleyeceği yol ise dışarıya daha çok mal satmak (ihracat) ve dışardan daha az mal satın almaktı (ithalat). Bu politika ülkelerin ekonomik kazançlarını arttırırken bir yandan da devlet kendi milli tüccarını (ki ilerde büyük kapitaliste dönüşme ihtimali yüksek aktör) yetiştirmekteydi. Bu gün ABD Başkanı Trump’ın dışarıdan gelen mallara yüksek gümrük vergisi koyması ve kendi tüccarının daha kazançlı hale getirilmesi de bu noktada yeni merkantilist politika olarak yorumlanır.

19. yüzyılda İngilizlerin buluşu olan buhar makinesinin üretim sürecinde bir enerji kaynağı olarak kullanılmasıyla birlikte sanayi devrimi ortaya çıktı. Sanayi devrimi bir yandan kitlesel rasyonel üretimi getirip Taylorizm ve Fordizm gibi işin en ayrıntılı biçimde ayrıntılandırılarak işçi veriminin arttırıldığı iş bölümünü getirirken daha önce tarımla uğraşanları İngiltere’de çitleme sistemiyle zorla ama genelde de daha verimli ve gelir getirici bir faaliyet olarak sanayide çalışmaya itti. Böylece merkantilizmden (ticari kapitalizmden) çıkış ve sanayi kapitalizmine girişin çanları çalmaya başladı.

19. yüzyılın sonlarında ise finans kapitalizm, (ya da finansal kapitalist) evresine girildi; endüstriyel varlıkların finansmanını sağlayanlar aynı zamanda işi yönetenler olmaya başladı. Artık her yerde tekeller ve karteller vardı. Tekelleşme ve kartelleşme serbest rekabete zarar verirken kapitalizmin özünü de çürütüyordu. Buna engel olmak adına başta ABD ve diğer gelişmiş ülkeler devreye girdi. Hatta ABD bu noktada Anti-tröst Yasasını ortaya koyarak piyasadaki haksız ya da tekelci sayılan uygulamaları kısıtlayarak firmalar arası rekabet koşullarını korumayı hedeflemiştir.

1929 Büyük Buhran

1930’lara gelindiğinde ise Büyük Bunalıma bir çözüm olarak Keynesyen ekonomi kendini göstermiş ve 1970’li yıllara kadar egemenliğini sürdürmüştür.

Birinci Dünya Savaşı esnasında birçok ülkenin para sistemi altın standardına dayanıyor ve döviz kuru altın üzerinden belirleniyordu. Savaşla birlikte AB ülkelerinin paraya olan talepleri artınca altını terk ederek karşılıksız para basmaya başladılar ve böylece enflasyonu tetiklediler. Para kaybetmekten korkan yatırımcılar ise altın karşılığı para basmayı devam ettiren ABD bankalarına yönelerek New York’un Londra’nın elinden dünya finans merkezi olma unvanını almasını sağladılar. Borsa yukarı yönde ivmelenirken birçok emtianın fiyatı hızla yükseldi. ABD parasına para katarken 1929 Ekim ayında ekonomi tarihine Kara Perşembe olarak adını yazdıran ve ABD borsasının tek bir günde 4 milyar dolardan fazla değer kaybetmesine yol açan bir kriz yaşandı. Bu kriz kısa sürede pek çok ülkeye yayıldı ve toparlaması 10 yıl sürdü.

Peki bu krize neden olan neydi? O dönemdeki ekonomi politikası devlet müdahalesi yapılmaması esasına dayanıyordu, para basılmıyor ve altına dayalı politika yürütülüyordu. Ekonomi liberalizmin babası Adam Smith’in ‘Görünmez Eli’ gelmeyince ekonomi bu krizden uzunca bir süre kurtulamadı.

1929 Büyük Buhran aslında kapitalizmin karşılaştığı en büyük krizdir. İşsizlik milyonlarca insanı etkilemiş, ekonomiler küçülmüş, ülkeler ellerindeki altın ve döviz rezervlerini korumak adına ithalatı kısıtlamış ve karşılıklı ticaret ilişkisi zedelenmiştir. İşte dünyayı bu krizden kurtaran iktisatçı John Maynard Keynes’dir.  İngiliz ekonomist bir ailenin çocuğu olan Keynes 1936 yılında ‘İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi’ isimli kitabını yazdı. Keynes’e göre piyasaların dokunulmazlığı ilkesi kriz dönemlerinde işleyemezdi.  Devlet müdahalesi olmadan sağlanan istihdam dengesi tesadüfi bir denge idi, soğuyan ekonomiyi hareketlendirmek için devlet müdahalesiyle vergi ve faiz oranları indirilmeli, istihdamı teşvik eden maliye politikaları uygulanmalıydı. Keynes'in yaklaşımları, o dönem yeni seçilen ABD başkanı Franklin Roosevelt'ten büyük destek aldı ve Roosevelt, ABD'nin Büyük Buhran’dan çıkabilmesi için, müdahaleci politikanın benimsenmesi gerektiğini ilan etti.

Ekonomi Keynes politikalarıyla canlanırken 2. Dünya Savaşı boy göstermiştir. Savaşın sonuna doğru ise kapitalizmin karşılaşacağı ekonomik sorunları çözmek adına 1944 yılında, ABD New Hampshire'da uluslararası mali konuları liberalize etmek için gerçekleştirilen tarihi Bretton Woods Konferansı düzenlenmiş ve konferansta, IMF (Dünya Para Fonu), Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulması kararlaştırılmıştır. IMF’nin kurulumundaki amaç ödemeler dengesinde sorun yaşayan ülkelerin miktar ya da gümrük vergisi gibi tarifeler yoluyla ithalat kısıtlamalarına gitmelerinin önüne geçerek dünya ticaretinin canlı kalmasını sağlamaktır. Dünya Bankası ise savaş sebebiyle büyük yıkıntılar yaşayan Avrupa’yı canlandırmaktır. Çünkü Avrupa canlanmadığı takdirde kapitalizm susuz kalacaktır. Hatta bu noktada ABD, Avrupa’nın canlanması adına ekonomik yardım paketi olarak Marshall Planı’nı devreye sokmuş ve Avrupa’ya yardım etmiştir.

Devletin ekonomide aktif olarak rol alması gerektiğini savunan Keynes’e karşı olarak yeni klasik iktisatçılar ortaya çıkmış ve piyasaların devlet müdahalesi olmaksızın kendi haline bırakılması gerektiğini, devlet müdahalesinin piyasayı etkileyemeyeceğini savunmuşlardır.

Kapitalizm

İngiltere ve ABD’nin önderliğindeki kapitalist sistem ise aslen serbest piyasa ekonomisini benimsemiş; ancak 1930 yılındaki krizden Keynesyen ekonominin desteğiyle kurtulabilmiştir. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” görüşünün hâkim olduğu kapitalist sistemde devlet müdahalesine yer yoktur. Ekonominin itici gücü özel sektör olmalı ve önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Bu görüşte, firmaların amacı kar maksimizasyonu olduğundan aslında toplumun refahını da maksimize edeceklerine inanılmaktadır. Ancak kapitalizmin ortaya koyduğu yaklaşımların geçerli olmadığı 1929 yılındaki Büyük Buhran’da tecrübe edilmiştir.

Devlet, uyguladığı maliye ve para politikası araçlarıyla ekonomiye müdahale eder. Devlet ağırlığının en fazla olduğu sistem planlı ekonomi iken bugün dünyada uygulanan karma ekonomide ise hem devlet hem de özel sektör ekonomide söz sahibidir.

Ekonomik Krizler ve Yaklaşımlar

Keynesyen yaklaşımının yani devlet müdahalesinin olması gerektiği görüşünün hâkim olduğu ekonomilerde pek krizle karşılaşılmaz iken devletin ekonomiye karışmaması gerektiğini savunan görüşlerin hâkim olduğu dönemlerde krizlerin arttığını, hatta bu krizlerden çıkmak için Keynesyen modele başvurulduğu gözlemlenmektedir.

Günümüzde sermaye küreselleşmiş ancak emek piyasası küreselleşememiştir; yani ucuz işçiliğin olduğu yerde sermaye yatırımını serbestçe yaparak en yüksek getiriyi elde ederken ücretlerin artmasını engellemek. Bu da aslında kapitalizmin küreselleştiğini ve bunun aslında ekonomik kriz yaratan bir sistem olduğunu ortaya koymaktadır.

Kapitalist sistem, tarihindeki ilk küresel finans krizini 2008 yılında tecrübe etmiştir. IMF’nin raporuna göre bu krizden hemen önce dünyanın bir yılda yarattığı gelir 55,5 trilyon dolar iken dünyanın borcu 145 trilyon dolardı. Yani borç gelirin 2,5 katı idi.  Dünya GSYH’sinin yaklaşık %20’si ABD’ye, %44’ü ise G7 ülkelerine aitti ve G7 ülkelerinin toplam GSYH’si 141 tane gelişmekte olan ülkenin GSYH’sine denkti. Bu; ABD’de çıkacak herhangi bir krizin G7 ülkelerine sıçraması tüm dünyanın bundan etkileneceği anlamına geliyordu.

Sermaye hareketlerinin serbestliği krizlerin de küreselleşmesine neden oldu. 2008 yılındaki kriz her ne kadar “subprime mortgage” krizi olarak anılsa da yani düşük gelirli vatandaşların kredilerini geri ödeyememesinden doğsa da aslında temelinde krediler değil krediye dayalı yapılan işlemler yani türev ürünler yatıyordu. Ayrıca o dönemde ABD tarihinin en büyük cari açığını veriyor ve ucuz Çin işçiliği sayesinde bu açığını finanse ediyordu. Yani; ABD’li şirketler ABD’de üretmek yerine sermayesini ve teknolojisini Çin’e aktararak yatırımlarını orada yapıyor ve ucuz Çin emeğiyle sağladıkları paralarla ABD Hazine tahvili alarak ABD’yi finanse ediyorlardı. Nitekim emlak fiyatlarına dayalı büyümenin göz kamaştırıcılığına kanan ABD ve hatta İngiltere gerekli önlemleri almamış ve 2008 yılında ABD emlak piyasasında patlak veren kriz kısa sürede tüm dünyaya yayılarak küresel bir kriz halini almıştır.

Korona Krizi ve Ekonomi

Bugün geldiğimiz noktada ise dünya iki türlü krizle karşı karşıya. Birisi sağlık birisi de ekonomik. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi ve üretim üssü olan Çin’de başlayan bu salgın kısa sürede tüm Dünya’ya yayıldı ve yayılmaya da devam ediyor. Pandemi çok çabuk yayıldığı için de ülkeler birer birer karantina yöntemi uygularken üretim faaliyetleri de ne yazık ki durmak zorunda kalıyor.

Pandemi başladığında Çin’de üretimin durmasının ekonomik açıdan pek çok sorunu da beraberinde getireceği ancak bunun kısa sürmesiyle ekonominin de canlanacağı konuşulurken bugün dünyanın en büyük 20 ekonomisinden en küçük ekonomilerine kadar herkes etkilenmiş durumda. Son günlerde Çin’in hızla vaka sayısının önüne geçtiği konuşulsa da ABD ve Avrupa’da işler öyle değil. Ekonomilerin bu denli etkilenmesinin ardından başta FED ve gelişmiş ülke merkez bankalarının faiz indirdiklerini, piyasayı likiditeye boğduğunu görmekteyiz. Ancak yeniden belirtmekte fayda var; öncelikle bu bir finans krizi değil, bu bir sağlık krizi ve bunun asıl çözümü virüse karşın biran tedavi yöntemi geliştirilmesine bağlı.

Bunun dışında virüsün başlattığı ekonomik bozulma öncelikle arz yönlü olarak karşımıza çıktı. Üretimin önce dünyanın üretim üssü olan Çin’de ardından da neredeyse tüm dünyada duraksamasının ardından üretim kapasitesi 1970’lerdeki petrol krizinden bu yana en büyük düşüşünü yaşıyor. Mevcut durumu 2008 yılındaki krizden ayıran en büyük özelliklerden birisi 2008 yılındaki krizde üretim kapasitesinde herhangi bir bozulma olmaksızın talep kaynaklı bir bozulma oluşudur. Bugün ise talepten bağımsız olarak birçok şirket kapandı, üretimini durdurdu. Üretim yapmaya devam edenler ise ithalat yoluyla hammadde/ara madde tedariki sağlayamadığı için üretime ara vermek durumunda kaldı. Dolayısıyla bugün üretimi canlandırmak için talep yaratmak, ya da devletin talep etmesini sağlamak ne yazık ki bir işe yaramıyor. Üstelik sadece arz şoku değil aynı zamanda da bir talep şoku söz konusu. Bazı ülkelerde sokağa çıkma yasağı uygulanırken bazılarında insanlar korkudan sokağa çıkamıyor. Alışveriş merkezleri bomboş, restoranlar kapalı, uçuş kısıtlamaları söz konusu. Kısacası bir panik havası var.

Öte yandan 2008 yılındaki krizden çıkış için maliye politikası yerine para politikası tercih edilmişti. Yine aynı yönteme başvuruluyor. Oysaki burada faizler düşürülse de yatırım yapmak için ortam müsait değil ya da indirim veya kampanyalar olsa da tüketici talebi canlanacak durumda değil. Panik havası aslında hane halkının elindeki parayı cebinde tutmasına neden oluyor.

Bu krizle birlikte birçok şirketin batma ihtimali var. Bu durum hem işsizlik problemine yol açar hem de batan şirketler nedeniyle bankalar alacaklarını tahsil edemez hale gelir. Mevduat sahiplerine olan borç yükümlülüğü ile yurtdışından aldıkları konsorsiyum kredilerine ek olarak batan şirketlerin yükü de eklendiğinde bankaların sermaye ihtiyacı doğar ve bu sermaye kamu aracılığı ile yapılacağından bu bir kamu borcu halini alır. Oysaki sonunda yine kamu borcuna dönecekse bu şirketler batmadan kurtarılabilir.

Dolayısıyla asıl devreye girmesi gereken para politikası değil maliye politikasıdır. Şu anda Fed başta olmak üzere merkez Bankaları devreye girmiş ve ucuza borç vermeye çalışmaktadır. Ancak piyasanın ihtiyacı olan şey borç değil kaynak aktarımıdır. Şirketleri batırıp bankaları kurtarmak yerine bugünden firmalara kaynak aktarımı yapmak zaten finans krizi olmayan bu atmosferde zararı en aza çekebilmek için gerekli olan adımdır. Aksi takdirde karşılaşılacak olan bir finansal krizde merkez bankalarının kullanabilecekleri başka bir hamleleri kalmayacaktır.