Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Çin Dışa Açılırken Batı ve ABD İçine mi Kapanıyor?

Merve KARACAER ULUSOY
02 Nisan 2020 20:48
A-
A+

COVID-19 Salgınıyla birlikte Çin PMı endeksleri rekor düşük seviyede idi ancak mart ayı itibariyle beklentilerin üzerine çıkarak toparlama gösterdi. Endeks rakamlarındaki bu toparlanma, koronavirüsün ülkedeki etkisinin azalmaya başladığına ve ekonomik hayatın normalleşmeye başladığına işaret ediyor.

Salgınla birlikte piyasada küreselleşme bitiyor mu soruları gündeme gelmeye başladı. Çin yavaşlayacak mı yoksa dünya yavaşlarken Çin hızlanacak mı sorusu ön plana çıkıyor.

Bu salgın aslında ekonominin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne serdi. 2020 yılı için global anlamda resesyon gündeme gelmişti zaten. Resesyon durumunda ise Merkez Bankalarının ellerinde yeterli araç olup olmadığı tartışılıyordu. COVID-19’la birlikte öncelikle Çin ekonomisinin ağır bir darbe aldığını gördük. Ancak Çin’in üretim üssü oluşu ve dünyanın ikinci büyük ekonomisi oluşu tüm piyasalara yansıdı. Küresel tedarik zincirleri zedelendi, hava taşımacılığı sektörü adeta durdu. Ülkeler sınırlarını kapattılar. Finansal piyasalar ise adeta 2008 yılında yaşadığı kayıplara geri döndü. Birçok ülkede üretimin yanı sıra lokantalardan alışveriş merkezlerine çok sayıda iş yeri kapandı. Bu durumu şöyle özetleyebiliriz, ekonomi bir arz şoku ile karşı karşıya kaldı ve gelinen son noktada buna talep şoku da eklendi. Arz da yetersiz talep de yetersiz kalıyor.

İşsizlik ise oldukça büyük bir problem olarak karşımıza çıkıyor.  Bu da bir borç krizi olasılığını artırıyor. Sadece Çin’de 2020’nin ilk iki ayında yaklaşık 5 milyon insan işini kaybetti. Evet Çin’de veriler toparlıyor gözüküyor ancak unutmamak gerekir ki bir işletmenin yeniden açılması kapanmadan önceki kapasitesiyle çalışabileceği anlamına gelmiyor. Üstelik Çin’in toparlaması ve büyüme hedefine ulaşabilmesi için global ekonominin toparlaması gerekiyor. Koronavirüs salgınının hızla yayılmasının ardından ABD tarafında mart ayı başında 216 bin olan işsizlik maaşı başvuruları Mart sonun itibariyle 3,3 milyona ulaştı. Oysa ki ABD işsizlik oranı şubat ayında %3,5 ile son elli yılın en düşük seviyesine gerilemişti.

Peki böyle bir ortamda Merkez Bankaları ne yapıyor?

Merkez Bankaları virüsün ekonomideki olumsuz etkilerini en aza indirmek amacıyla hızlıca faizleri düşürmeye, piyasayı milyar hatta trilyon dolarlık likiditeye boğmaya başladılar. Bu durum para politikasına işaret ederken bunun ekonomiyi kurtaramaya yetmeyeceği de belli oldu.

Yeni uygulama eğilimlerine geçmeden önce bu noktada kısaca neo-liberalizmi biraz açmakta fayda var. Neo-liberalizm, ekonominin kontrolünü kamudan özel sektöre devreden bir sosyoekonomik politika modelidir. Devletlerin sübvansiyonları sınırlandırmasını ve devletin işlettiği işletmeleri özelleştirmeyi hedefler. Yani mali tasarruf, serbest ticaret ve özelleştirme üzerine kurulu bir yapıdır ve bireylerin ve toplumun ekonomik sorunlarına asgari miktarda devlet müdahalesini öngören bir politika olan laissez-faire ekonomisi ile ilişkilendirilmektedir.

Salgının ilerlemesinin ardından neo-liberalizmin, yani serbest piyasa ekonomisinin merkezlerinden İngiltere yüksek miktarda borçlanma, harcama yapma, yatırım ve talep yönetimi politikaları içeren Keynesyen bir ekonomi programı açıkladı. Yani neo-liberalizmin merkezi, merkezden çıkarken küreselleşmeye ilişkin de soru işaretlerini başlattı.

Maliye politikalarıyla devletler ulusal ekonomik çıkarlarını koruma eğilimine girerlerken, ticaret ve sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamalarla ulusal kaynakları milli sınırlar içerisinde tutma isteği içerisine de girdiler.

Çin’in ekonomik yapısına baktığımızda son 30 yılda dünya ekonomisinde ikinci sıraya yerleştiğini, global ticaret merkezi haline geldiğini, başta ABD ve Avrupa’nın üretim üssü görevi üstlendiğini görüyoruz.

Çin’in Kuşak ve Yol projesi Pasifik’ten Atlantik’e kadar ulaşmayı hedeflediği bir proje. Ancak bu proje küreselleşmenin bir parçası. Her ne kadar 2018 yılının ikinci yarısı itibariyle ABD’nin korumacılığa döndüğünü izlesek de Çin için bu durum geçerli değil. Bunu anlamak için biraz geçmişe gitmek gerekiyor, ticaret savaşlarının özüne inmek lazım.

ABD, kapitalizmin yayılmasının kendisinden daha çok Çin, Almanya, Güney Kore gibi ülkelere yarar sağladığı şeklinde bir tespit yaptı. Ardından uluslararası örgütlerden çekilme, Amerikan sermayesini ülkeye geri getirecek önlemler alma ve ticaret savaşı açarak küreselleşmeyi yavaşlatmaya çalıştı. Kısacası ABD küreselleşmeye mesafe koyarken Çin, Hindistan gibi ülkeler küreselleşmeyi sahiplendi.

Aslında Çin’in bugünkü gücünü ABD kendisi yarattı diyebiliriz. Başta en büyük rakibi Japonya idi. Dolayısıyla ABD; yatırımlarını ve teknolojisini Çin’e aktardı. Zaman içinde de Çin Japonya’nın teknoloji üstünlüğünü elinden alarak kendisine yapılan yatırımlar ve aktarılan teknolojiyle birlikte yükselişe geçti ve hızla büyüyerek ABD’nin en büyük rakibi oldu.

ABD eskiden beri karşılıklı ticarette açık verdiği ekonomilere belirli ölçülerde baskı uygulasa da bu en çok Çin’e yönelikti. Çin de bu baskılara yuanı değersiz tutup ihracatını artırarak karşılık veriyordu. Tabii bunlar ticaret savaşı niteliğinde değildi, sözlü diyalog yaşanıyordu. Trump, başkan seçildikten sonra korumacılığa dönüş yaptı, dışarıdaki Amerikan sermayesinin ülkeye geri dönmesi için vergi indirimleri uyguladı ve “Önce Amerika” sloganını başlattı.

ABD açısından Çin yalnızca ekonomik açıdan değil aynı zamanda de stratejik alanlarda da tehlike arz ediyor. Çin’in son yıllarda savunma harcamalarını artırması, Rusya ile yakın ilişkiler kurması, Asya Yatırım Bankası gibi alternatif kaynaklarla IMF ve Dünya Bankası’nın yerini alabilecek projelere girişmesi Çin’in gücünü artırırken ABD’yi ise yeni önlemler almaya itiyordu.

Tüm bu gelişmelerin ardından Çin’in aslında kapitalistleştiği konuşuluyordu, hatta yeni kapitalist düzenin liderinin Çin olacağı gündeme geliyordu. Çin aslında 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye oldu ve küresel ticaret sitemine katıldı. Bir yandan ekonomisini yabancı yatırımlara açarken bir yandan da Batı’ya çevreyi kirletmeye başlayan emek yoğun sektörlerden de kurtulma imkânı doğmuştu. Öte yandan Çin sermayenin devlet kontrolünün dışına çıkmasını engelledi ve Batıya bağımlı bir sermaye sınıfı oluşmadı. Ayrıca Çin ekonomisi ağırlıklı olarak emek yoğun ve ucuz işçiliğe dayanırken ülke teknolojide de hızla ilerledi. Bunu Huawei örneğinde gördük. Kısacası Çin başlangıçta ABD’nin sermayeyi verip üretim yaptırdığı bir ülke konumundayken bugün teknoloji bakımından ABD’ye rakip firmalar çıkarttı.

İşte bu noktada Başkan Trump, ticaret savaşları altında Çin’in ABD’den yaptığı ithalatı artırmaya zorluyordu. Çünkü ABD’nin büyümesinde dış ticaretin önemi Çin’in büyümesindekinden çok daha fazla. Aslında korumacılık önlemleriyle dış ticareti kısıtlamak ABD ekonomisine Çin’den daha fazla zarar veriyordu. Bu kapsamda uzun süren bir dönemin ardından 2020’nin ilk ayında iki ülke arasında Faz 1 anlaşması imzalandı ve Faz 2’nin detayları görüşülmeye başlandı.

Dünya ticaret savaşları ile yorgun düşmüşken üzerine piyasaların hiç beklemediği COVID-19 salgını ile karşı karşıya kaldı.  Evet bu salgın Çin’de başladı ve başlangıçta yani dünyaya yayılmamışken büyük şirketler Çin’in üretim merkezi olmasını sorguladılar. Sonrasında ise Çin bu süreci iyi yönetti ve salgın dünyada, özellikle Avrupa’da ve Amerika’da, oldukça hızlı ilerlerken Çin toparlanma eğilimi içerisine girdi. Hatta tıbbi malzeme ve doktor yardımında bulunan ülke konumuna geçti.

Bu noktada şunu söylemek mümkün, Çin bu krizi yönetim biçimiyle aslında dışa açılırken, Batı ve ABD içine kapanıyor. Ancak yine de Çin’in bir handikabı var o da batı ve ABD tarafından şeffaf olarak algılanmayışı. Çin eğer şeffaf olduğunu kanıtlayabilir ve tüm dünyaya güven aşılayabilirse üretim üssü olmaya devam etmesinin yanı sıra ekonomik açıdan lider koltuğuna oturması da an meselesi olabilir. Tabii bunun için yanında güçlü müttefiklere ihtiyacı var. Tedarik zincirlerinin sarsılması gösterdi ki iç içe geçmiş piyasa koşullarında tek bir hegemonya oluşu olumsuz koşullarda tüm dünyayı hızlı bir şekilde ve derinden etkiliyor. Kapitalist sistemin sorgulandığı bugünlerde Türkiye gibi dinamik bir nüfusu olan, Asya ve Avrupa’yı bağlayan oldukça önemli jeopolitik konuma sahip ve turizmin adeta cenneti olan bir ülkenin yeniden inşa edilmesi beklenilen dünya düzeninde büyük pay alması sadece Türkiye açısından değil global sistem açısından da oldukça avantajlar sağlayacaktır.