Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ

Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ

Tüm Yazıları

Türkiye-Azerbaycan: Karabağ’da Kıbrıs’ın Hatasını Tekrarlamayalım!

24 Ekim 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Bir millet, iki devlet: Kardeşliğe minnet değil, hürmet yakışır.

 

“Bir millet, iki devlet.” Merhum Haydar Aliyev’in bu sözü, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiyi anlatan bir slogandan çok daha fazlasıdır. Ortak tarihimizin, dilimizin, sevincimizin ve acımızın ifadesidir. Ankara ile Bakü arasındaki bağ, bir televizyon tartışmasının veya geçici bir siyasi anlaşmazlığın insafına bırakılamayacak kadar köklüdür.

Ne var ki kardeşlik, yalnızca zor günde birbirinin yanında durmakla korunmaz. Zaferi paylaşırken karşı tarafın onuruna saygı göstermeyi, anlaşmazlıkta ölçülü konuşmayı da gerektirir. İşte bu nedenle, yıllar önce bir Kıbrıs gazimizden dinlediğim bir hatırayı bugün yeniden hatırlatmak istiyorum.

Bir gazinin anlattığı ve unutamadığım hadise

Gazimiz, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan iki yıl sonra, 1976’da adaya yeniden gittiğinde bizzat şahit olduğu olayları anlatmıştı. Türkiye’den gelen bazı kişilerin lokantalarda yemek yedikten veya mağazalardan alışveriş yaptıktan sonra ödeme yapmak istemediğini, üstelik bunu harekâttaki fedakârlıklara dayandırdığını söylemişti.

Sözlerinin özeti şuydu: “Biz buraları kurtardık. Biz olmasaydık Rumlar sizi kesecekti. Bu hesabı 1974’te ödedik!”

O gazimizin anlattığı yalnızca ödenmeyen bir yemek hesabı değildi. Kıbrıs Türkünün kendi vatanında incinmesiydi. Elbette birkaç kişinin kabalığı ne Mehmetçiğe ne de Türk milletine mal edilebilir. Fakat kardeşlik adına yapılan büyük bir fedakârlığın, bazı insanların dilinde nasıl bir üstünlük iddiasına dönüşebildiğini gösteriyordu.

Kardeşine uzattığın eli, bir gün minnet tahsil etmek için açarsan önce onun kalbini kırarsın.

Bu hatırayı neden şimdi anlatıyorum? Çünkü yarım asır sonra benzer bir sözü bu kez Karabağ için duyuyoruz.

Karabağ’ın zaferi kimin?

“Karabağ’ı biz aldık! Biz olmasaydık Azerbaycan kazanamazdı!” Böyle konuşmak, tarihi de kardeşliği de yanlış okumaktır.

27 Eylül 2020’de başlayan 44 günlük savaşta cephede savaşan, şehit veren, Şuşa’ya kendi bayrağını taşıyan Azerbaycan ordusuydu. İşgalin acısını yıllarca yaşayan Azerbaycan halkıydı. Türkiye ise siyasi, diplomatik ve askerî-teknolojik imkânlarıyla kardeşinin yanında durdu. Bu desteği küçültmek de Azerbaycan’ın mücadelesini gölgelemek de doğru değildir.

Karabağ Azerbaycan’ındır. Zafer Azerbaycan’ındır. Türkiye’nin gururu, kardeşini o gün yalnız bırakmamış olmaktır.

1918’de Bakü için verilen ortak mücadeleden 2020’ye uzanan dayanışma, birbirine borç çıkaran iki tarafın değil, aynı kaderi paylaşan iki kardeşin hikâyesidir. 15 Haziran 2021’de imzalanan Şuşa Beyannamesi bu kardeşliği müttefiklik hukukuyla pekiştirmiştir.

Başörtüsü tartışması: Hakkı savunmak mı, kırgınlığı büyütmek mi?

Azerbaycan’da Eylül 2026’da okul kıyafetlerine ilişkin yapılan düzenlemenin ardından bazı başörtülü öğrencilerin okula alınmadığı yönündeki haberler, eğitim hakkı ve inanç özgürlüğü bakımından ciddi sorular doğurdu. Düzenleme metninde başörtüsü açıkça sayılmasa da uygulamaya dair şikâyetlerin araştırılması gerekir. Bir öğrencinin sırf inancı nedeniyle eğitimden uzaklaştırılmasına itiraz etmek meşrudur.

Fakat konu öğrencinin hakkıyken tartışma nasıl olup da bütün bir Azerbaycan halkının hedef alındığı, yöneticilere hakaret edildiği, Karabağ’ın başa kakıldığı bir öfke yarışına dönüşüyor? Hak aramak başka, kardeşliği örselemek başkadır.

Dün dut yemiş bülbüller, bugün ekranlarda şakıyor!

Televizyonlarda, sosyal medyada eski askerler, eski bürokratlar, gazeteciler konuşuyor. İçlerinden bazılarının Azerbaycan konusunda kullandığı sert dili dinlerken ister istemez Türkiye’nin başörtüsü mağduriyetleriyle dolu yıllarını hatırlıyorum.

Üniversite kapılarından çevrilen genç kızları, çalışma hayatından uzaklaştırılan kadınları unutmadık. O gün yasakçı uygulamaları savunan veya bunlar karşısında sessiz kalan kimi isimler bugün Azerbaycan söz konusu olduğunda en yüksek perdeden konuşuyorsa geçmiş açıklamalarıyla bugünkü sözlerini yan yana koymak gerekir.

Dün başörtüsü konusunda dut yemiş bülbüle dönenler, bugün Azerbaycan gündeme gelince neden birden şakımaya başladı?

İlkeleri mi değişti, yoksa hedef aldıkları ülke mi? İnsan fikrini değiştirebilir; buna saygı duyulur. Fakat inanç özgürlüğünü savunmak için Azerbaycan Türkünü aşağılamaya, Karabağ zaferini küçümsemeye neden ihtiyaç duyulsun?

Elbette bütün eski askerleri, bürokratları ve gazetecileri aynı kefeye koymuyorum. Eleştirim, unvanlarına değil, geçmiş tutumuyla bugünkü çıkışı arasında çelişki bulunan ve meseleyi iki millet arasında husumete dönüştüren söylemedir. Ben buna “ekran bülbüllüğü” diyorum.

Başörtüsünü savunuyorsanız başörtüsünü savunun! Kardeşliğimizi hedef alan hakaretleri bu haklı meselenin arkasına saklamayın.

Aramız açılırsa kimin eli güçlenir?

Türkiye–Azerbaycan birlikteliği, Karabağ’dan Nahçıvan’a, savunmadan enerjiye, Türk dünyasının geleceğinden Kafkasya’daki dengelere uzanan stratejik bir dayanaktır. Bu bağın zayıflaması, üçüncü aktörlere yeni manevra alanları açabilir. Azerbaycan’ın İsrail dâhil başka güç merkezlerine daha fazla yönelmesi de böyle bir ayrışmanın muhtemel risklerinden biridir.

Türkiye’deki bazı çevrelerin bu sonucu arzuladığına dair kuşkular elbette tartışılabilir; ancak kimlerin böyle bir plan yürüttüğü somut delille ortaya konmalıdır. Niyetlerinden bağımsız olarak ekranlarda kullanılan kırıcı dilin doğurabileceği sonucu görmek için bir gizli plan belgesine ihtiyacımız yok.

21 Ekim 2026’da Cumhurbaşkanları Recep Tayyip Erdoğan ve İlham Aliyev’in telefon görüşmesinde kardeşlik hukukuna ve iş birliğinin ilerletilmesine vurgu yapılması, gerilimlerin aşılacağı zemini de gösteriyor: karşılıklı saygı, devlet aklı ve doğrudan diyalog.

Bir milletiz; fakat iki bağımsız devletiz

Tek millet, iki devlet anlayışı, her konuda aynı düşünme zorunluluğu değildir. İki bağımsız devletin birbirinin iradesine ve haysiyetine saygı göstermesidir. Yanlışı eleştirmekten vazgeçmeyelim; ama eleştirirken kardeşimizi küçültmeyelim. Bir öğrencinin hakkını savunurken bütün bir milleti karşımıza almayalım.

Yıllar önce gazimizin anlattığı Kıbrıs hatırasından bugün çıkaracağımız ders kısa ve açıktır: Kardeşinin zaferini başına kakma. Onun yanında durduğun günün hesabını yıllar sonra isteme.

Çünkü kardeşlikte hesap tutulmaz, zafer başa kakılmaz. Tek milletiz, iki devletiz; birbirimizin sahibi değil, zor gününde yanında duran kardeşleriyiz.

Kaynak notu: 15.06.2021 Şuşa Beyannamesi; 21.10.2026 T.C. İletişim Başkanlığı görüşme açıklaması; 14.10.2026 DW Türkiye–Azerbaycan haber dosyası. Kıbrıs anlatısı, yazarın bir gaziden şahsen dinlediği hatıradır.

 

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA