Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ
Tüm YazılarıTeknoloji korkusunun tarihinden ABD–Çin rekabetine: İnsanlık mı tehlikede, teknolojik üstünlük mü?
1876’da telefonu küçümsedik. 1995’te internetin çökeceğini söyledik. 2026’da ise yapay zekânın insanlığın sonunu getirip getirmeyeceğini tartışıyoruz. Peki korktuğumuz gerçekten makine mi, yoksa rakibimizin bizden önce davranması mı?
HER YENİ İCAT ÖNCE KÜÇÜMSENDİ, SONRA KORKUTTU
Yıl 1876…
Alexander Graham Bell’in telefonu henüz insanlığın günlük hayatını değiştirecek bir araç değildir. Teller üzerinden kilometrelerce uzağa insan sesi göndermek, dönemin insanı için neredeyse bir sihir gösterisi gibidir. Fakat herkes aynı ölçüde heyecanlanmaz.
Telefonun ticari geleceğine ilişkin dönemin bazı değerlendirmelerinde cihazın ciddi eksiklikleri bulunduğu, mevcut iletişim araçlarının yerini alamayacağı düşünülür. İngiliz Posta İdaresi yöneticisi Sir William Preece’e atfedilen “Amerikalıların telefona ihtiyacı var; bizim yok. Bizim yeterince ulak çocuğumuz var” sözü de bu zihniyetin sembolü hâline gelmiştir. Sözün tarihsel kaynağı tartışmalıdır; fakat anlattığı refleks son derece gerçektir.
İnsan, yeni teknolojiyi çoğu zaman geleceğin imkânlarıyla değil, yaşadığı günün ihtiyaçlarıyla ölçer. Ve çoğu zaman yanılır.
Sonra radyo geldi. 1920’lerin dünyasında bu kez ortada tel bile yoktu. Ses görünmeyen dalgalarla kilometrelerce uzağa ulaşıyordu. Radyonun ticari geleceğini küçümseyenlere atfedilen “Belirli bir kişiye gönderilmeyen bir mesaj için kim para öder?” sorusu bugün gülümsetiyor. Çünkü birkaç yıl sonra o teknoloji milyonlarca insanı aynı anda aynı sese bağlayacak; haberciliği, siyaseti, savaşı, propagandayı ve kitle kültürünü değiştirecekti.
Radyo yalnızca haber vermedi. Devletlere milyonlarca insanla aynı anda konuşabilme gücü verdi. Teknoloji artık yalnızca cihaz değildi; güçtü.
Aradan yıllar geçti. Bu defa evlerin kapısını televizyon çaldı. 1946’da sinema endüstrisi son derece güçlüydü. 20th Century Fox yöneticisi Darryl F. Zanuck’a, insanların “her gece bir kontrplak kutuya bakmaktan” kısa sürede sıkılacağı öngörüsü atfedildi. Bu alıntının özgün kaynağı konusunda da ihtiyat gerekir. Fakat tarih başka türlü gelişti. İnsanlar o kutudan sıkılmadılar. Kutu büyüdü, renklendi, inceldi, duvara asıldı, internete bağlandı ve sonunda milyarlarca insan dünyayı önemli ölçüde o ekranlardan görmeye başladı.
Sonra bilgisayar geldi. IBM Başkanı Thomas J. Watson’a 1943’te söylediği iddia edilen “Dünya pazarında belki beş bilgisayarlık yer vardır” sözü teknoloji tarihinin en meşhur kehanetlerinden biridir. Watson’ın bunu gerçekten söylediğine ilişkin güvenilir birincil kanıt yoktur; fakat ironisi güçlüdür. Çünkü bugün beş bilgisayar değil, milyarlarca bilgisayar vardır. Telefon bilgisayardır. Otomobil bilgisayardır. Saat, televizyon, uydu, silah sistemi bilgisayardır. Modern devletin kendisi bile devasa bir sayısal sistemler ağına dönüşmüştür.
Derken internet çıktı. Yıl 1995’ti. Ethernet’in mucitlerinden Robert Metcalfe, internetin 1996’da büyük bir çöküş yaşayacağını öngördü. İnternet çökmedi. Metcalfe ise sözünü tuttu; 1997’de kendi yazısının bulunduğu sayfayı parçalayıp blenderdan geçirerek sembolik biçimde “yedi”. Teknoloji tarihinin mizah anlayışı bazen gerçekten kuvvetlidir.
Fakat asıl mesele Metcalfe’nin yanılması değildir. İnternetin neye dönüştüğüdür. İnternet yalnızca bilgisayarları değil; insanları, şirketleri, bankaları, orduları, istihbarat servislerini, devletleri ve ekonomileri birbirine bağladı.
ŞİMDİ SIRA YAPAY ZEKÂDA
Takvimler 2026’yı gösteriyor. Bu defa karşımızda telefon, radyo veya televizyon yok. Bilgisayar ve internetin üzerinde çalışan, bütün bunları kullanabilen ve giderek insanın yalnızca fiziksel emeğine değil bilişsel faaliyetlerine de ortak olan başka bir teknoloji var: yapay zekâ.
Televizyon ekranlarında bugün şu soru dolaşıyor: “Yapay zekâ insanlığın sonunu getirebilir mi?”
Soru elbette ciddiye alınmalıdır. Yapay zekânın siber saldırılar, otonom silahlar, biyogüvenlik, dezenformasyon, kritik altyapılar, mahremiyet ve kontrol kaybı gibi gerçek riskleri vardır. Geçmişte bazı teknoloji korkularının abartılı çıkmış olması, bugünkü bütün uyarıların yanlış olduğu anlamına gelmez.
Ama tarih bize başka bir şey de öğretir: Her çağ kendi teknolojik kıyametini üretir. Dün telefonun toplumu bozacağı, radyonun kitleleri teslim alacağı, televizyonun insanı esir edeceği, bilgisayarın insanı gereksiz kılacağı, internetin çökeceği konuşuldu. Bu tartışmaların bir kısmı haklı kaygılar taşıdı; bir kısmı ise bugün tarihin çöplüğünde, dönemin korkularını anlatan ilginç notlar olarak duruyor.
Acaba bugünün “AI kıyameti” manşetlerinin bir bölümü de yarın teknoloji tarihinin çöplüğünde aynı rafta mı duracak?
2046’DAN 2026’YA BAKMAK
Şimdi küçük bir düşünce deneyi yapalım. Takvimler 2046’yı gösteriyor. Aradan yirmi yıl geçmiş. Dünya hâlâ dönüyor. İnsanlık hâlâ burada. Yapay zekâ ise belki bugün internet veya cep telefonu kadar sıradanlaşmış.
2046’nın insanları 2026’nın gazete arşivlerini açıyor ve şu manşeti görüyor: “Yapay zekâ insanlığın sonunu getirebilir mi?”
Belki bize gülümseyecekler. Hatta biraz acımasızlarsa kahkaha atacaklar. Tıpkı bizim bugün telefonu gereksiz görenlere, televizyonun tutmayacağını düşünenlere veya internetin çökeceğini söyleyenlere gülümsediğimiz gibi.
Belki şöyle diyecekler: “Demek bunlar da yapay zekâdan böyle korkmuşlar!”
Bu elbette bilimsel bir kehanet değil, bilinçli bir ironidir. Dünyanın 2046’da nasıl olacağını bilmiyoruz. Fakat bugünün kesinlik iddiasıyla söylenen kimi cümlelerinin, yarının insanına ne kadar tuhaf gelebileceğini teknoloji tarihi defalarca gösterdi.
FRENE BASIN! AMA ÖNCE SİZ…
Yapay zekâ tartışmasının geçmiş teknolojilerden ayrıldığı çok önemli bir nokta var. Bu defa alarm zillerini yalnızca teknolojinin dışında kalanlar çalmıyor. Yapay zekâyı geliştiren şirketlerin yöneticileri, araştırmacıları ve eski çalışanları da güvenlik, denetim, bağımsız değerlendirme ve kimi zaman yavaşlama ihtiyacından söz ediyor.
Tam burada mesele karmaşıklaşıyor. Çünkü aynı şirketler bir taraftan daha büyük veri merkezleri kuruyor, daha güçlü modeller geliştiriyor ve devasa sermaye harcıyor; diğer taraftan “güvenlik” diyor. 2026’da teknoloji sektöründe tartışılan “AI safety paradox” tam da bu gerilime işaret ediyor: güvenlik söylemi büyürken rekabet baskısı ve ekonomik teşvikler de büyüyor. [1]
Bu nedenle “Hepsi samimiyetsiz” demek kadar, bütün güvenlik çağrılarını yalnızca saf bir insanlık kaygısı olarak okumak da eksik kalır. Daha doğru soru şudur: AI güvenliği ile ekonomik ve jeopolitik çıkar nerede birbirine karışıyor?
Fren isteyen gerçekten otomobilin hızından mı korkuyor, yoksa yan şeritteki otomobilin kendisini geçmesinden mi?
Çünkü yarışın matematiği acımasızdır. Ben yavaşlarsam rakibim de yavaşlayacak mı? Amerikan şirketi beklerse Çinli şirket bekleyecek mi? Çin beklerse Amerika bekleyecek mi? Bir laboratuvar güvenlik gerekçesiyle frene basarken rakibi gaza basarsa ne olacak? Ve daha önemlisi: Kuralları kim koyacak?
Bu noktadan sonra yapay zekâ güvenliği yalnızca mühendislik meselesi olmaktan çıkar; ekonomi-politik ve jeopolitik bir meseleye dönüşür. Çünkü yapay zekâ artık sohbet robotundan ibaret değildir. İstihbarattır, siber savunmadır, siber saldırıdır, elektronik harptir, hedef tespitidir, lojistiktir, bilimsel araştırmadır, üretimdir ve giderek askerî karar destek kapasitesidir.
TRUMP, Şİ VE MASANIN ÜZERİNDEKİ YAPAY ZEKÂ
İşte tam bu noktada şirketlerin üzerindeki iki büyük aktör beliriyor: Amerika Birleşik Devletleri ve Çin.
24 Eylül 2026’da Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping Washington’da bir araya geldi. Görüşmenin gündeminde ticaret, Tayvan, İran, kritik mineraller ve diğer stratejik meselelerin yanında yapay zekâ da vardı. Şi, iki ülkenin AI alanında öncü olduğunu söylerken yapay zekânın “insan kontrolü altında” geliştirilmesi gerektiğini vurguladı. Trump da görüşmelerde teknoloji ve “super intelligence” başlığını öne çıkardı. [2]
Zirvenin hemen öncesinde ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Çin tarafına, ulusal güvenlik açısından önemli yapay zekâ olaylarının karşılıklı bildirilmesini içeren bir mekanizma önerdiği Reuters tarafından aktarıldı. Öneri; şeffaflık, kriz iletişimi ve önemli AI olaylarında bildirim gibi başlıkları içeriyordu. [3]
Bunlar önemsiz adımlar değildir. İki büyük gücün kontrol kaybı yaratabilecek riskler hakkında konuşması akılcıdır. Ancak aynı anda başka bir gerçek de vardır: Washington ile Pekin ileri seviye çiplerden modellere kadar yapay zekâ üstünlüğü için yoğun bir rekabet içindedir. Associated Press’in zirve öncesi değerlendirmesi de iki ülkenin bir taraftan istikrar ararken diğer taraftan AI ve ileri teknolojilerde sert biçimde rekabet ettiğini vurguluyordu. [4]
Uluslararası ilişkiler literatüründe bunun tanıdık bir adı vardır: güvenlik ikilemi. Bir taraf kendi güvenliği için kapasitesini artırır; diğeri bunu tehdit olarak algılar ve kapasitesini artırır. Birincisi daha fazla yatırım yapar, ikincisi daha da hızlanır. Sonunda herkes güvenlik istediğini söylerken ortaya yeni bir yarış çıkar.
Dolayısıyla asıl soru “Trump ve Şi samimi mi?” sorusundan daha derindir: Taraflardan herhangi biri ortak güvenlik uğruna yapay zekâ yarışındaki stratejik avantajından gerçekten vazgeçmeye hazır mı? Amerika Çin’in kendisini geçmesine razı olur mu? Çin, Amerikan teknolojik üstünlüğünü kalıcılaştırabilecek kuralları kabul eder mi?
VE SONRA… İKİ PANDA
Bütün bu ağır jeopolitik hesapların ortasında Şi Cinping öyle bir açıklama yaptı ki teknoloji tarihinin ironisine yeni bir sayfa eklendi.
Çin, Ping Ping ve Fu Shuang adlı iki dev pandayı Atlanta’ya gönderiyordu. Şi, pandaları Çin ve Amerikan halkları arasındaki dostluğun “elçileri” olarak nitelendirdi. Reuters ve Associated Press, açıklamayı 24 Eylül’de doğruladı. [5]
Sahne gerçekten dikkat çekiciydi. Bir tarafta dünyanın iki büyük gücü; yapay zekâ, süper zekâ, çipler, veri merkezleri, kritik mineraller, siber güvenlik ve teknolojik üstünlük… Diğer tarafta iki sevimli panda: Ping Ping ve Fu Shuang.
Fotoğrafa bakınca insanın içinden “Mesele çözülmüş!” demek geliyor.
Ama uluslararası ilişkiler fotoğraf kareleriyle değil, çıkarlarla yürür. Panda diplomasisinin sıcaklığı Washington ile Pekin arasındaki teknoloji rekabetinin sona erdiğini göstermiyor.
Pandalar bambularını yerken… GPU’lar çalışmaya devam ediyor.
TARİHİN ÇÖPLÜĞÜNE HANGİ CÜMLELER GİDECEK?
1876’da telefon. 1920’lerde radyo. 1940’larda televizyon. Sonra bilgisayar. Ardından internet. Şimdi yapay zekâ.
Her teknolojik kırılma kendi korkularını, abartılarını, yanlış tahminlerini ve gerçek tehlikelerini beraberinde getirdi. Bazı korkular doğru çıktı, bazıları dönüşerek başka biçimlerde gerçekleşti, bazıları ise tarihin çöplüğünde kaldı.
Belki 2046 yılında insanlar bugünkü tartışmaları okuyup bize gerçekten gülecekler. Belki “2026’da insanlar yapay zekânın dünyayı yok etmesinden korkuyordu; oysa yapay zekâ dünyayı yok etmedi, dünyayı değiştirdi” diyecekler.
Belki de bugünkü bazı kaygılarımızın ne kadar haklı olduğunu görüp bize hiç gülmeyecekler. Bunu bugün bilmiyoruz. Bilimsel ihtiyat tam da bunu gerektiriyor.
Fakat şimdiden görebildiğimiz bir gerçek var: İnsanlık yapay zekânın kendisini geçip geçmeyeceğini tartışırken, devletler ve şirketler birbirlerini geçmek için yarışıyor.
Bu nedenle 21. yüzyılın asıl sorusu belki de “Yapay zekâ insanlığın sonunu getirir mi?” sorusundan biraz farklıdır:
YAPAY ZEKÂDAN MI KORKUYORUZ, YOKSA RAKİBİMİZİN BİZDEN ÖNCE DAVRANMASINDAN MI?
Cevabı muhtemelen siyah veya beyaz değil.
Tıpkı Washington’a gönderilen o iki panda gibi…
Biraz siyah, biraz beyaz.
Ve tarihin ironisi de belki tam burada başlıyor.
(E)Tuğg. Halil İbrahim BÜYÜKBAŞ
Güncel Yazıları
Aynı Şeyi mi Duyuyoruz?
26 Eylül 2026
Hayatımızda Casus mu Var?
23 Eylül 2026
Yapay Zeka Dünyasında Neler Oluyor?
19 Eylül 2026
Ankara'da Birkaç Saniyelik Görüntü, Dijital Gözcüler Aramızda mı?
16 Eylül 2026
Yapay Zekâ Artık Siber Saldırının Silahı Değil, Askeri
12 Eylül 2026
Cebimizdeki Telefon Kimin? Apple, İsrail ve Dijital Egemenlik
10 Eylül 2026
Üç Türk Bakana Casus Yazılım Uyarısı: Mesele Telefon Değil, Dijital Egemenlik
09 Eylül 2026
Ebabillerin Dönüşü
07 Eylül 2026
Siber Ordular
31 Ağustos 2026
ALDATMA SANATI
22 Ağustos 2026
İNSANSIZ ORDULAR: Savaş Meydanında Son Kararı Kim Verecek?
19 Ağustos 2026
Terörsüz Türkiye: Silahlar Susunca Kimlerin Sesi Yükseldi?
12 Ağustos 2026
Mekke’de Üç İmza Değil, Yeni Bir Tarih Atıldı
10 Ağustos 2026
Ekranda Vatansever, Hesapta Görünmeyen El
07 Ağustos 2026
Ukrayna Yıkıldı, Ateş Karadeniz’e Taşınıyor, “Proje Zelenski”nin Yeni Görevi mi?..
01 Ağustos 2026