Cemal SANGU

Cemal SANGU

Tüm Yazıları

Tarihe Tanıklık: Moro’dan Bangsamoro’ya — Silahlardan Barışa Uzanan Yol

23 Eylül 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Giriş: Çatışmadan Barışa Uzanan Yol

Bazı coğrafyalar yalnızca haritalarda değil, insanların hafızalarında da sınırlar taşır. Denizler, dağlar ve adalar ülkeleri birbirinden ayırabilir; fakat tarih boyunca biriken hatıralar, kimlikler ve aidiyetler çoğu zaman çizilmiş sınırların çok ötesinde yaşamaya devam eder. Filipinler’in güneyindeki Mindanao ve Sulu da böylesi bir coğrafyadır. Yüzyıllar boyunca farklı kültürlerin, inançların ve siyasî yapıların izlerini taşıyan bu topraklarda Moro Müslümanlarının hikâyesi, yalnızca savaşların ve anlaşmaların değil; kimliği korumanın, geçmişi hatırlamanın ve gelecekte kendine bir yer aramanın da hikâyesidir.

Bu hikâye modern Filipinler Cumhuriyeti’nden çok daha eskilere uzanır. Mindanao ve Sulu’daki Müslüman topluluklar, sömürge dönemlerinden önce kendi siyasî ve toplumsal düzenlerini geliştirmiş; İspanyol ve Amerikan sömürge dönemleri ile daha sonra bağımsız Filipinler Cumhuriyeti’nin kuruluşu ise bölgenin siyasî, demografik ve toplumsal dokusunda önemli dönüşümlere yol açmıştır. Toprak düzenlemeleri, nüfus hareketleri ve merkezî devlet yapısının güçlenmesiyle birlikte tarihî hafıza ile yeni siyasî gerçeklik arasındaki mesafe zaman içinde daha da belirginleşmiştir.

Çünkü bazı çatışmalar bir sabah silahların ateşlenmesiyle başlamaz. Önce hafızada birikirler. Bir neslin yaşadığı kırgınlık, başka bir neslin anlatısına; anlatılar zamanla kimliğin bir parçasına dönüşür. Siyasetin çözemediği meseleler derinleştikçe, kelimelerin yerini silahlar almaya başlar. Moro meselesinin modern tarihi de büyük ölçüde böyle şekillenmiş; 1960’ların sonlarından itibaren yükselen Moro hareketleri, sonraki yıllarda Güneydoğu Asya’nın en uzun ve karmaşık silahlı çatışmalarından birinin merkezinde yer almıştır.

Ancak Moro tarihini dikkat çekici kılan yalnızca çatışmanın uzunluğu değildir. Asıl dikkat çekici olan, silahlarla başlayan bir siyasî mücadelenin zaman içinde müzakereye, uzlaşmaya ve yeni kurumların inşasına doğru yön değiştirebilmiş olmasıdır. Bu dönüşüm ne kısa ne de doğrusal olmuştur. Ateşkesler bozulmuş, görüşmeler kesintiye uğramış, umutlar zaman zaman hayal kırıklığına dönüşmüş; fakat taraflar bütün bu kırılmalara rağmen yeniden aynı masaya oturmanın yollarını aramıştır.

27 Mart 2014’te Comprehensive Agreement on the Bangsamoro’nun (CAB) imzalanması bu uzun yolculuğun en önemli dönüm noktalarından biri oldu. On yedi yılı bulan müzakerelerin ardından Filipinler Hükümeti ile MILF arasında varılan anlaşma, silahlı çatışmadan siyasî uzlaşmaya ve oradan kurumsal barışa geçişin çerçevesini oluşturdu. Benim için ise bu tarih, yalnızca incelenen bir diplomatik gelişme değil, bizzat tanıklık ettiğim tarihî bir andı.

Bu çalışma, Moro meselesinin tarihsel köklerinden MNLF ve MILF’nin ortaya çıkışına, uzun müzakere yıllarından 2012 Framework Agreement ve 2014 Comprehensive Agreement’a, oradan BARMM’ın kuruluşuna uzanan dönüşümü kısaca ele almaktadır. Daha derindeki soru şudur: Yıllarca birbirine silah doğrultmuş insanlar hangi şartlar altında aynı masanın etrafında ortak bir gelecek konuşmaya başlayabilirler? Belki de Moro tecrübesinin en önemli hatırlatması burada saklıdır: Barış, geçmişi unutarak değil, geçmişin geleceği rehin almasına izin vermeyecek bir ortak irade oluşturarak inşa edilir.

I. Moro Meselesinin Tarihsel Kökleri ve MILF’nin Doğuşu

Moro meselesini anlamak için Mindanao’nun tarihine bakmak gerekir. Buradaki çatışma yalnızca modern bir devlet ile silahlı bir hareket arasındaki mücadele değildir. Daha derinde, sömürgecilik öncesi dönemlerden itibaren kendi siyasî ve toplumsal düzenlerini geliştirmiş Moro topluluklarının tarihsel hafızası ile zaman içerisinde şekillenen modern devlet yapısı arasındaki gerilim bulunmaktadır.

Mindanao ve Sulu’daki Müslüman topluluklar tarih boyunca kendi siyasî yapılarını oluşturmuş, bölgesel ticaret ağları ve komşu İslâmî merkezlerle ilişkiler geliştirmiştir. İspanyol ve Amerikan sömürge dönemleri ile bağımsız Filipinler Cumhuriyeti’nin kuruluşu ise bu yapıda önemli değişiklikler yaratmıştır. Özellikle toprak düzenlemeleri ve nüfus hareketleri, Moro topluluklarının tarihsel olarak yaşadıkları bölgelerde giderek daha kırılgan bir konuma gelmesine katkıda bulunmuştur. Böylece kimlik, toprak, siyasî temsil ve kendi geleceğini belirleme talepleri zamanla daha güçlü bir siyasî meseleye dönüşmüştür.

Bu ortamda Nur Misuari’nin öncülüğünde Moro National Liberation Front (MNLF) ortaya çıktı. 1970’lerin başında silahlı mücadeleye yönelen hareketin temel meselelerinden biri Moro halkının siyasî haklarının ve kendi geleceği üzerindeki söz hakkının tanınmasıydı. Çatışmanın ağırlaşması tarafları zamanla müzakere arayışına yöneltti. İslâm Konferansı Örgütü’nün girişimleri sonucunda 23 Aralık 1976’da Tripoli Agreement imzalandı. Anlaşma, güney Filipinler’de Moro toplulukları için özerklik fikrini siyasî çözüm arayışının merkezine taşıdı.

Ancak Tripoli Agreement’ın ardından kapsam ve uygulama konusunda anlaşmazlıklar ortaya çıktı. MNLF içindeki ayrışmaların ardından Hashim Salamat çevresinde şekillenen yeni yapı zamanla Moro Islamic Liberation Front (MILF) adını aldı ve 1984 yılında formel olarak kuruldu. Böylece Moro hareketi içinde farklı siyasî ve ideolojik yaklaşımlara sahip iki önemli aktör ortaya çıktı.

Moro tarihinin bu ilk döneminin temel dersi açıktı: Silahlı mücadele bir siyasî talebi görünür kılabilirdi; fakat o talebin geleceğini belirleyecek olan giderek daha fazla müzakerenin dili olacaktı.

Moro meselesinin tarihsel arka planında yalnızca siyasî talepler değil, aidiyet ve hafıza da önemli bir yer tutmaktadır. Bir topluluğun kendi tarihini nasıl hatırladığı, yaşadığı toprakla kurduğu bağ ve kendisini siyasî düzen içinde nasıl gördüğü, çatışmanın seyrini doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle Moro meselesini yalnızca güvenlik perspektifinden okumak, sorunun tarihsel derinliğinin önemli bir bölümünü gözden kaçırmak anlamına gelir.

Moro hareketlerinin ortaya çıkışında kimlik, toprak ve siyasî temsil meselelerinin birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe geçmesi de bu açıdan önemlidir. Çatışmanın uzun sürmesinin nedenlerinden biri, tarafların yalnızca güvenlik konularında değil, geçmişin nasıl yorumlanacağı ve geleceğin hangi siyasî çerçevede kurulacağı konusunda da farklı tasavvurlara sahip olmasıydı. Bu farklılıklar, ilerleyen yıllarda müzakere masasında ele alınacak meselelerin neden yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasî ve toplumsal nitelik taşıdığını açıklamaktadır.

II. İlk Barış Arayışı: Tripoli’den 1996 Final Peace Agreement’a

1976’da Trablus’ta açılan müzakere masası, Moro meselesinde yeni bir siyasî dilin başlangıcıydı. Yıllarca silahların konuştuğu bir coğrafyada taraflar ilk kez geleceğin yalnızca savaş meydanlarında değil, müzakere masasında da şekillendirilebileceği fikrini kabul ediyordu. Fakat anlaşmanın kapsamı ve uygulanma biçimi konusunda ortaya çıkan görüş ayrılıkları güven sorununu yeniden derinleştirdi.

1987 Filipinler Anayasası’nın Müslüman Mindanao’da özerk bir bölge oluşturulmasını öngörmesi ve 1989’da Autonomous Region in Muslim Mindanao’nun (ARMM) kurulması, siyasî çözüm arayışını kurumsal bir zemine taşıdı. Ancak bu yapı Moro hareketlerinin bütün beklentilerini karşılamadı. 1980’ler ve 1990’lar bu nedenle savaş ile barış arasında gidip gelen bir dönem olarak şekillendi.

Bu uzun arayışın sonunda 2 Eylül 1996’da Filipinler Hükümeti ile MNLF arasında Final Peace Agreement (FPA) imzalandı. Anlaşma; eski savaşçıların güvenlik kurumlarına entegrasyonu, geçiş mekanizmalarının kurulması ve güney Filipinler’de barış ve kalkınma programlarının uygulanması gibi unsurları bir araya getiriyordu. Böylece barış kavramı yalnızca silahlı çatışmanın sona ermesiyle sınırlanmıyor; siyasî düzenleme, ekonomik kalkınma ve toplumsal normalleşme ile birlikte düşünülüyordu.

Ancak 1996 anlaşması da Moro meselesinin bütün boyutlarını sona erdirmedi. Uygulama konusunda sonraki yıllarda yeni anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Bu durum önemli bir gerçeği ortaya koydu: Bir anlaşmanın imzalanması, barışın tamamlandığı anlamına gelmez; çoğu zaman anlaşmanın gerçek sınavı imzadan sonra başlar.

Nitekim 1997’den itibaren Filipinler Hükümeti ile MILF arasında ayrı bir müzakere hattı oluşmaya başladı. Böylece Moro barış süreci ikinci ve daha uzun bir müzakere dönemine girdi.

1996 sonrasında yaşanan gelişmeler, Moro barış sürecinin neden tek bir anlaşmayla açıklanamayacağını daha açık biçimde ortaya koydu. MNLF ile varılan anlaşma önemli bir siyasî kazanım sağlasa da hareketin bütününü ve Moro meselesinin bütün boyutlarını kapsamıyordu. Bu nedenle 1997’de MILF ile başlayan görüşmeler, önceki deneyimlerin kazanımlarını ve eksikliklerini taşıyan yeni bir müzakere zemini oluşturdu. 2000’de çatışmaların yeniden yoğunlaşması ve 2001’de görüşmelerin tekrar başlaması, barışın ne kadar kırılgan olduğunu gösterirken, aynı zamanda müzakere fikrinin bütünüyle ortadan kalkmadığını da ortaya koydu.

III. Silahlardan Masaya: MILF ile Yeni Müzakere Dönemi

1997’de başlayan Filipinler Hükümeti–MILF görüşmeleri, Moro meselesinin çözümünde yeni bir dönemin kapısını açtı. Ancak bu dönem de doğrusal ilerlemedi. 2000’de “all-out war” süreciyle çatışmanın yeniden yoğunlaşması, müzakerelerin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Buna rağmen 2001’de yeniden başlayan süreçte taraflar Tripoli Agreement on Peace çerçevesinde müzakereyi sürdürdü.

Bu dönemde Malezya’nın kolaylaştırıcı rolü, International Monitoring Team (IMT), Ad Hoc Joint Action Group (AHJAG) ve daha sonra International Contact Group (ICG) gibi mekanizmalar güven inşasına katkıda bulundu. Türkiye de 2009’dan itibaren ICG’nin üyelerinden biri olarak sürece uluslararası destek sağlayan ülkeler arasında yer aldı.

2008’de Memorandum of Agreement on Ancestral Domain (MOA-AD) etrafında yaşanan kriz ise barış sürecinin ne kadar hassas olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Fakat süreç tamamen sona ermedi. 2009’daki yeni girişimler ve 2010’daki Declaration of Continuity ile taraflar yeniden müzakere masasına döndüler.

Belki de bu dönemin en önemli dersi şuydu: Barış süreçleri krizlerin hiç yaşanmadığı süreçler değildir. Asıl mesele, krizlerden sonra yeniden iletişim kurabilmek ve masayı tamamen terk etmemektir. Moro’da her kırılma, aynı zamanda bir sonraki müzakere aşamasının tecrübesini oluşturdu.

Moro sürecinde üçüncü tarafların rolü de dikkat çekiciydi. Malezya’nın kolaylaştırıcılığı, International Monitoring Team’in sahadaki rolü ve International Contact Group’un diplomatik desteği, tarafların iletişim kanallarını açık tutmasına yardımcı oldu. Ancak bu mekanizmalar barışı dışarıdan kurmadı; asıl belirleyici olan, Filipinler Hükümeti ile Moro taraflarının zaman içinde müzakereyi yeniden üretme iradesiydi. Bu nedenle barışın hikâyesi yalnızca arabulucuların değil, masaya dönmeyi seçen tarafların da hikâyesiydi.

Bu süreçte güven artırıcı mekanizmaların önemi özellikle dikkat çekmektedir. Tarafların birbirlerine duyduğu güvensizliğin bir anda ortadan kalkması beklenmedi. Ateşkeslerin izlenmesi, sahadaki gelişmeler hakkında bilgi paylaşılması ve taraflar arasında iletişim kanallarının açık tutulması, müzakerelerin yeniden başlayabilmesi için gerekli zeminin oluşmasına yardımcı oldu. Böylece barış, büyük bir siyasî anlaşmadan önce küçük fakat sürekli güven adımlarının birikimiyle ilerledi.

IV. Müzakereden Anlaşmaya: 2012 Framework Agreement ve 2014 Comprehensive Agreement

Uzun müzakerelerin ardından 15 Ekim 2012’de Framework Agreement on the Bangsamoro (FAB) imzalandı. FAB, Bangsamoro’nun yeni siyasî yapısının temel unsurlarını belirleyen bir çerçeve oluşturdu ve normalleşme ile siyasî dönüşümün birlikte ele alınmasının yolunu açtı.

Bunu 2014 yılında imzalanan Comprehensive Agreement on the Bangsamoro (CAB) izledi. CAB, siyasî dönüşüm, güç paylaşımı, gelir ve kaynak düzenlemeleri ile normalleşme ve silahsızlanma gibi başlıkları daha kapsamlı bir çerçevede bir araya getirdi. Böylece yıllarca silahlı mücadele içinde bulunan MILF’nin siyasî ve kurumsal bir düzene geçişi için yeni bir zemin oluştu.

Fakat bu aşamada da barışın yalnızca bir belgeye indirgenemeyeceği açıktı. Bir anlaşmanın kalıcı olabilmesi için hukukî kurumlara, siyasî yapılara, toplumsal güvene ve insanların günlük hayatında hissedilebilecek değişimlere ihtiyaç vardı. Bangsamoro’nun sonraki tarihi tam da bu nedenle “anlaşmadan kuruma” geçişin hikâyesi olarak şekillendi.

2012 Framework Agreement ile birlikte süreç daha somut bir siyasî mimariye kavuştu. 2014 Comprehensive Agreement ise siyasî dönüşüm ile normalleşmeyi aynı çerçevede buluşturdu. Böylece müzakere masasındaki mesele yalnızca “savaş nasıl sona erdirilecek?” sorusu olmaktan çıktı; “barış sonrasında nasıl bir siyasî ve toplumsal düzen kurulacak?” sorusuna dönüştü. Bu değişim, Moro deneyiminin en önemli dönüşümlerinden biridir.

V. 27 Mart 2014: Tarihî Bir Ana Tanıklık

27 Mart 2014’te Manila’da yaşanan o tarihî an, bu dönüşümün sembolü hâline geldi. Ben o gün, Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Naci Koru’nun Özel Kalemi olarak törende hazır bulunuyordum. Büyükelçi Koru, dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu temsilen törende yer alıyordu. Türkiye’nin Manila Büyükelçisi Esra Cankorur da törendeydi. Türkiye ayrıca Bangsamoro barış sürecini destekleyen International Contact Group’un üyelerinden biriydi. İHH temsilcileri Hüseyin Oruç ve Ömer Kesmen de törende bulunuyordu.

Manila’nın sıcak ve nemli havası, yoğun güvenlik kontrolleri, tören alanındaki uluslararası temsilciler ve Moro tarafının vakur duruşu hafızamda bugün bile canlıdır. Tören alanında gökyüzü mavisi bir fon ve beyaz güvercinler dikkat çekiyordu. Bütün bu görüntüler, yıllarca savaşın gölgesinde kalmış bir coğrafyada yeni bir başlangıcın sembolleri gibi görünüyordu.

Al Haj Murad Ebrahim, Mohagher Iqbal ve diğer Moro temsilcilerinin yüzlerindeki ciddiyet ve umut; Filipinler tarafındaki resmî atmosfer; müzakerelerin kolaylaştırıcılığını yapan Malezya temsilcilerinin varlığı, o günün tarihî ağırlığını daha da belirginleştiriyordu. Cumhurbaşkanı Benigno S. Aquino III’ün törendeki tavrı ise resmiyet ile insanî sıcaklığı bir arada taşıyordu.

İmza töreni yaklaşık 17.29’da gerçekleşti. O anda yıllarca silahların konuştuğu bir mesele, bir belgenin üzerinde siyasî iradeye dönüşüyordu. Benim için bu, yalnızca bir anlaşmanın imzalanması değildi. Yıllardır akademik ve diplomatik açıdan takip ettiğim bir meselenin, gözlerimin önünde tarihe dönüştüğü andı.

Tören sonrasında zihnimde en çok kalan görüntülerden biri, Manila’nın akşamına yaklaşan sessizliğiydi. Yıllarca silah sesleriyle anılan bir coğrafyanın geleceği artık başka bir dil arıyordu. Belki de barışın en güzel tasviri gerçekten buydu: Silah seslerinin yerini bir günbatımının sessizliğinin alması.

O gün orada bulunmak, benim için hayatımın unutulmaz tanıklıklarından biri oldu. Çünkü barış bazen bir anlaşmanın imzalandığı anda değil, insanların artık savaşın kaderleri olmak zorunda olmadığına inanmaya başladıkları anda doğar.

Manila’daki törende benim için en çarpıcı olan hususlardan biri de aynı salonda geçmişin ağırlığı ile geleceğe ilişkin beklentinin yan yana durmasıydı. Yıllarca çatışmanın farklı taraflarında yer alan insanların artık aynı metin üzerinde uzlaşmaya çalışması, siyasetin bazen tarihin yönünü değiştirebileceğini gösteriyordu. Törenin resmî niteliğinin ötesinde, orada hissedilen şey bir “son” duygusundan çok, zor bir yolun yeni bir aşamasına geçildiği duygusuydu. O nedenle o günü yalnızca bir imza töreni olarak değil, savaşın dilinden siyasetin diline geçişin sembolik anı olarak hatırlıyorum.

VI. Anlaşmadan Kuruma: BARMM ve Barışın Kurumsallaşması

CAB’ın ardından temel mesele anlaşmanın siyasî ve hukukî bir düzene dönüştürülmesi oldu. 2018’de Bangsamoro Organic Law’ın (BOL) kabul edilmesi ve 2019’daki plebisitlerin ardından Bangsamoro Autonomous Region in Muslim Mindanao (BARMM) kuruldu. Geçiş dönemini yönetmek üzere Bangsamoro Transition Authority (BTA) oluşturuldu.

Bu dönüşümün sembolik önemi büyüktü. Yıllarca silahlı mücadele yürütmüş bir hareketin mensupları artık kamu yönetimi, eğitim, sağlık, altyapı ve ekonomik kalkınma gibi alanlarda sorumluluk üstlenmeye başladı. Silahlı mücadelenin dili yavaş yavaş yönetişimin diline dönüşüyordu.

Ancak siyasî kurumların kurulması tek başına yeterli değildi. Normalleşme sürecinde eski savaşçıların kademeli olarak silahsızlandırılması ve topluma yeniden kazandırılması, ekonomik hayata katılımın desteklenmesi ve eski kampların barışçıl topluluklara dönüştürülmesi gibi adımlar da gündeme geldi.

Burada barışın anlamı değişmektedir. Savaş döneminde başarı çoğu zaman bir mevzinin korunması veya bir saldırının püskürtülmesiyle ölçülür. Barış döneminde ise başarı, bir çocuğun okula gidebilmesi, bir hastanın sağlık hizmetine ulaşabilmesi, bir çiftçinin ürününü pazara götürebilmesi ve gençlerin silah yerine eğitim ve istihdam için bir gelecek görebilmesiyle ölçülür.

Bu nedenle Bangsamoro deneyimi, barışın yalnızca güvenlik meselesi olmadığını; aynı zamanda yönetişim, kalkınma ve toplumsal güven meselesi olduğunu göstermektedir. Sürecin bazı aşamalarının yıllara yayılarak devam etmesi de barışın bir anlaşmayla tamamlanan değil, uzun vadede inşa edilen bir süreç olduğunu hatırlatmaktadır.

BARMM’ın kurulmasıyla birlikte Moro deneyiminde çok önemli bir kavram öne çıktı: yönetişim. Bir hareketin silahlı mücadeleden kamu yönetimine geçmesi, yalnızca siyasî statünün değişmesi anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda bütçe kullanmak, kamu hizmeti üretmek, eğitim ve sağlık politikaları geliştirmek, altyapı kurmak ve farklı toplumsal kesimlerin ihtiyaçlarına cevap vermek gibi gündelik sorumlulukları üstlenmek anlamına geliyordu. Barışın gerçek sınavı da burada başlıyordu; çünkü savaş döneminde ortak hedef olan “zafer”, barış döneminde yerini vatandaşların hayatını iyileştirme sorumluluğuna bırakıyordu.

Normalleşme bu nedenle yalnızca teknik bir silahsızlanma süreci olarak görülemez. Eski savaşçıların ekonomik hayata katılması, ailelerin desteklenmesi, eski kampların yeni topluluklara dönüştürülmesi ve toplumun savaşın psikolojik ve sosyal mirasıyla başa çıkabilmesi, barışın tamamlayıcı unsurlarıdır. İnsanların yeni düzende kendileri için bir gelecek görebilmesi, siyasî anlaşmanın toplumsal karşılık bulmasının temel şartlarından biridir.

VII. Moro Deneyimi ve Türkiye Açısından Karşılaştırmalı Gözlemler

Moro barış süreci, farklı tarihsel, siyasî, hukukî ve toplumsal koşullara sahip Türkiye ile doğrudan özdeşleştirilemez. Mindanao ve Sulu’nun tarihsel geçmişi, Filipinler’in sömürge deneyimi, Moro topluluklarının siyasî hafızası ve Filipinler’in anayasal sistemi, Moro meselesine kendine özgü bir karakter kazandırmıştır. Türkiye’nin tarihsel tecrübesi ve mevcut siyasî-hukukî yapısı ise farklı bir zeminde şekillenmiştir.

Bu nedenle Moro deneyiminin Türkiye açısından anlamı, Filipinler’de uygulanan yöntemlerin aynen aktarılmasında değil, çatışmadan barışa geçişin hangi dinamikler üzerinden mümkün hâle gelebildiğini anlamaktadır. Moro, Türkiye için doğrudan bir model değil; karşılaştırmalı düşünmeye imkân veren bir tecrübedir.

Bu karşılaştırmada birkaç husus öne çıkmaktadır. Birincisi, silahlı mücadelenin siyasî sürece dönüşmesidir. İkincisi, güvenin tek bir anlaşmayla değil, yıllar içinde ve krizlere rağmen yeniden kurulan iletişim yoluyla oluşmasıdır. Üçüncüsü, normalleşmenin yalnızca silahların bırakılması değil, eski savaşçıların ekonomik ve toplumsal hayata katılmasıyla birlikte ele alınmasıdır. Dördüncüsü ise anlaşmadan kuruma geçiştir.

Moro deneyiminde Malezya’nın kolaylaştırıcı rolü merkeziydi. Türkiye açısından önemli farklardan biri, kendi mevcut sürecinin üçüncü taraf bir uluslararası kolaylaştırıcı mekanizmaya dayanmamasıdır. Bu farklılık, iki deneyimin doğrudan karşılaştırılamayacağını açıkça göstermektedir.

Buna rağmen ortak sorular önemini korumaktadır: Müzakere hangi koşullarda sürdürülebilir hâle gelir? Güven nasıl yeniden inşa edilir? Silahlı aktörlerin siyasî ve toplumsal hayata katılımı nasıl düzenlenir? Normalleşme nasıl yalnızca güvenlik değil, ekonomik ve sosyal bir süreç hâline getirilebilir? Anlaşmalar nasıl kurumlara, kurumlar nasıl toplumsal güvene dönüşebilir?

Moro deneyimi bu soruların hiçbirine tek ve evrensel bir cevap vermemektedir. Fakat uzun yıllar süren çatışmanın ardından silahların yerini siyasetin, siyasetin yerini kurumların ve kurumların yerini giderek günlük hayatın alabileceğini göstermektedir.

Karşılaştırmalı açıdan bir başka önemli nokta, barışın siyasî olduğu kadar toplumsal bir süreç olmasıdır. Bir anlaşmanın hükümetler veya müzakere heyetleri tarafından kabul edilmesi ile toplumların bu anlaşmayı kendi hayatlarının bir parçası olarak görmesi aynı şey değildir. Moro deneyimi, siyasî mutabakatın kalıcı olabilmesi için toplumun günlük hayatında güvenlik, ekonomik imkân, eğitim, sağlık ve adalet gibi alanlarda somut karşılıklar üretilmesi gerektiğini göstermektedir.

Bu nedenle barış süreçlerinde “anlaşma” ile “barış” kavramlarını birbirinden ayırmak önemlidir. Anlaşma, tarafların belirli bir çerçevede uzlaştığını gösterir; barış ise bu çerçevenin zaman içinde kurumlara, davranışlara ve toplumsal ilişkilere dönüşmesini gerektirir. Moro tecrübesinin Türkiye açısından üzerinde düşünmeye değer taraflarından biri de bu uzun geçiş dönemidir.

Sonuç

Moro meselesinin tarihi, yalnızca uzun yıllar devam eden bir silahlı çatışmanın veya birbirini izleyen barış anlaşmalarının tarihi değildir. Aynı zamanda hafızanın çatışmaya, çatışmanın müzakereye, müzakerenin anlaşmaya ve anlaşmanın kurumsal bir barış arayışına dönüşmesinin hikâyesidir.

1976 Tripoli Agreement ile başlayan, 1996 Final Peace Agreement ile önemli bir aşamaya ulaşan ve daha sonra MILF ile yürütülen uzun müzakere sürecinde yeniden şekillenen barış arayışı, tarafların giderek çatışmanın yerine siyasî müzakereyi koymalarına imkân verdi. 2012 Framework Agreement ve 2014 Comprehensive Agreement bu dönüşümün en önemli kilometre taşları oldu. Ancak asıl sınav anlaşmanın imzalanmasından sonra başladı.

BARMM’ın kuruluşu, eski savaşçıların topluma kazandırılması, siyasî kurumların güçlendirilmesi ve kalkınma çabaları, barışın yalnızca silahların susması olmadığını göstermektedir. Silahı bırakmak bir başlangıçtır; fakat silahı bırakan insana yeni bir hayat kurabileceği bir gelecek sunmak, barışın asıl sınavıdır.

27 Mart 2014’te Manila’da bu dönüşümün tarihî bir anına şahsen tanıklık etmiş biri olarak, o günün bende bıraktığı en güçlü duygu hâlâ aynıdır: Barış, geçmişi silmek değildir. Geçmişin acılarını inkâr etmeden, fakat geçmişin geleceği rehin almasına da izin vermeden yeni bir ortak hayat kurabilmektir.

Çünkü silahların sustuğu gün savaş sona erebilir; fakat gerçek barış, insanların artık silahlara ihtiyaç duymadan yaşayabileceklerine inandıkları gün başlar.

Moro hikâyesi aynı zamanda zamanın önemini de göstermektedir. On yıllara yayılan bir çatışmanın birkaç yıl içinde bütün izleriyle ortadan kalkmasını beklemek gerçekçi değildir. Güvenin yeniden kurulması, kurumların güçlenmesi ve insanların savaşın yerine yeni bir hayatı benimsemesi kuşaklar boyunca sürebilecek bir süreçtir. Bu nedenle barışın başarısı yalnızca imza gününe veya siyasî takvimdeki belirli tarihlere bakılarak değil, zaman içinde oluşan davranış değişiklikleri ve toplumsal güven üzerinden anlaşılabilir.

Benim 27 Mart 2014’te Manila’da gördüğüm şey de aslında böyle uzun bir dönüşümün yalnızca bir anıydı. O an, geçmişin bütün acılarını ortadan kaldırmıyordu; fakat geleceğin başka türlü kurulabileceğine dair güçlü bir siyasî iradeyi görünür kılıyordu. Belki de tarihî anların değeri tam olarak burada yatar: Bütün sorunları bir anda çözmezler, fakat toplumların önünde yeni bir ihtimalin kapısını açarlar.

Bu açıdan Moro’dan Bangsamoro’ya uzanan yol, yalnızca bir çatışmanın nasıl sona erdirildiğini değil, barış fikrinin nasıl zaman içinde yeniden tanımlandığını da anlatmaktadır. Başlangıçta mesele daha çok güvenlik ve siyasî mücadele üzerinden okunurken, zamanla temsil, yönetişim, normalleşme, kalkınma ve toplumsal güven aynı hikâyenin parçaları hâline gelmiştir. Bu dönüşüm, barışın yalnızca silahların susturulmasıyla değil, insanların birbirleriyle ve kurumlarla kurdukları ilişkinin değişmesiyle derinleştiğini göstermektedir. Bu nedenle Moro tecrübesine bakarken en değerli soru belki de “hangi anlaşma imzalandı?” sorusu değil, “o anlaşmadan sonra insanların hayatında ne değişti?” sorusudur. Çünkü tarihin kalıcı tarafı, imza gününden çok, o imzanın sonraki yıllarda insanların hayatına bıraktığı izdir.

 

Konunun daha geniş ele alındığı analize ulaşmak için tıklayınız.

 

Dr. Cemal Sangu

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA