Cemal SANGU

Cemal SANGU

Tüm Yazıları

Fransa'da Neler Oluyor? Sokaklar Yeniden Tarih mi Yazıyor?

13 Ekim 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Paris’in taş kaldırımları tarihe yabancı değildir. Seine’in iki yakasında yüzyıllardır yalnızca insanlar değil, fikirler, öfkeler ve umutlar da dolaşır. Bastille’in taşları artık yerinde değildir; fakat onun gölgesi Fransız siyasal hafızasından hiç silinmedi. Bir zamanlar krallığın ihtişamına bakan meydanlar, daha sonra devrimcilerin seslerine, işçilerin grevlerine, öğrencilerin sloganlarına ve barikatların dumanına tanıklık etti.

Fransa’da sokak hiçbir zaman yalnızca sokak olmadı. Bazen parlamento sustuğunda meydanlar konuştu; bazen siyasetin kapıları kapandığında insanlar yolları doldurdu. 1789’un devrimci kalabalıkları, 1848’in ayaklanmaları, 1968’ın gençleri ve yarım yüzyıl sonra yolları sarıya boyayan Sarı Yelekliler, farklı dönemlerin farklı Fransa’larını temsil etti. Hikâyeleri aynı değildi; fakat hepsinde toplum ile iktidar arasındaki mesafenin görünür hâle geldiği anlar vardı.

Bugün o uzun tarihin yeni bir sayfası mı açılıyor?

Fransa’nın şehirlerinde yeniden yükselen protesto sesleri, yalnızca bir bütçe tartışmasının veya hükümet politikalarına yönelik geçici bir tepkinin ötesinde okunmayı hak ediyor. Eylül 2026’da okullardaki öğretmen açığı, yetersiz eğitim imkânları ve fiziksel koşullar etrafında başlayan öğrenci hareketi, kısa sürede kamu hizmetlerinin niteliği, toplumsal eşitsizlikler, gençlerin gelecek kaygısı ve siyasî temsil sorunlarıyla kesişti. Hayat pahalılığı, kamu maliyesi üzerindeki baskı ve siyasî parçalanma da bu daha geniş tablonun arka planını oluşturuyor. Bu nedenle hareketin ilk talepleriyle zaman içinde ona eklenen farklı anlamları birbirinden ayırmak gerekiyor.

Elbette bugünün Fransa’sı 1789’un Fransa’sı değildir. Bastille artık yoktur; monarşi yerini Cumhuriyet’e bırakmıştır. Yurttaşın sesi seçim sandığında, parlamentoda ve anayasal kurumlarda karşılık bulmaktadır. Üstelik modern Fransa’nın, Ancien Régime’in sahip olmadığı güçlü sosyal güvenlik mekanizmaları ve kurumsal “basınç tahliye kanalları” vardır. Bu nedenle bugünkü gelişmeleri yeni bir Fransız Devrimi’nin habercisi olarak okumak tarihsel açıdan yanıltıcı olur.

Fakat tarihin bazı soruları zamanla kaybolmaz:

Devlet ile toplum arasındaki güven nasıl korunur? Ekonomik yükler kimin omuzlarına biner? İnsanlar bugünlerinden değil, yarınlarından endişe etmeye başladığında siyasetin sorumluluğu nerede başlar?

Marsilya’dan Bakınca Fransa

Fransa’yı yalnızca Paris’ten okumak eksik olur. Bunu bana belki de en iyi gösteren yer Marsilya’dır.

2011–2012 yıllarında yaklaşık iki yıl boyunca Türkiye’nin Marsilya Başkonsolosluğunda görev yaptım. O yıllarda Fransa’yı yalnızca diplomatik görüşmelerin, resmî temasların ve protokolün içinden değil, gündelik hayatın içinden de tanıma fırsatı buldum.

Marsilya, Fransa’nın geri kalanından biraz farklı bir şehirdir.

Akdeniz’in mavisine açılan limanı, koylara yaslanan mahalleleri, balıkçı tekneleri, dar sokakları ve tepelerden denize doğru inen yollarıyla şehirde başka bir ritim hissedilir. Sabahları denizden gelen tuz kokusuna karışan kahve ve ekmek kokusu, limanın hareketliliğiyle birleşir. Bazen Akdeniz’in yumuşak esintisi şehrin üzerine çöker; bazen de Mistral, bütün yumuşaklığı bir anda silip havayı keskinleştirir.

Marsilya’nın sokaklarında Kuzey Afrika’nın sesi de duyulur. Cezayir, Fas ve Tunus’tan gelen insanların kültürel izleri; Akdeniz’in iki yakasını birbirinden ayırmaktan çok birbirine bağlayan bir şehir dokusu oluşturur. Arapça, Fransızca ve farklı Akdeniz lehçeleri birbirine karışır. Mahalleler, pazarlar, liman çevresi ve meydanlar, Fransa’nın çok katmanlı toplumsal yapısını Paris’in resmî görüntüsünden daha çıplak biçimde gösterir.

Belki de bu yüzden Marsilya’da sokakların ruhunu anlamak kolaydır.

O yıllarda da Fransa’nın sokakları bütünüyle sessiz değildi. Çiftçilerin traktörleriyle gerçekleştirdiği protestoları, sendikaların çağrısıyla meydanlara çıkan işçileri ve zaman zaman yükselen toplumsal tepkileri gözlemleme imkânım oldu.

Fakat o günlerde gördüğüm protestolar ile bugün Fransa’da ortaya çıkan daha geniş huzursuzluk arasında doğrudan bir devamlılık kurmak doğru olmaz.

Yine de geriye dönüp baktığımda, Marsilya’nın sokaklarında gördüğüm bir şey bugünü anlamak açısından önem taşıyor:

Fransa’da sokak, siyasetin dışında kalan bir alan değil; siyasetin kendisini zaman zaman yeniden hatırlattığı bir mekândır.

Sonraki yıllarda ortaya çıkan Sarı Yelekliler hareketi bunu ülke çapında çok daha güçlü biçimde gösterdi. Başlangıçta akaryakıt vergisi ve yaşam maliyeti üzerinden yükselen tepki, kısa sürede satın alma gücünden bölgesel eşitsizliklere, devletin vatandaşla kurduğu ilişkiden siyasî temsil sorununa kadar genişledi.

Marsilya’nın limanı gibi Fransa’nın toplumsal hayatı da farklı akıntıların birbirine karıştığı bir deniz gibidir. Bazen bu akıntılar sakin biçimde birleşir; bazen karşı karşıya gelir ve yüzeyde sert dalgalar oluşturur.

Bugün yaşananları anlamak için biraz da bu dalgalara bakmak gerekiyor.

Bir ölümün ardından yeniden açılan dosya

Fransa’nın toplumsal gerilimlerini yalnızca ekonomi üzerinden okumak da eksik kalır.

Özellikle banliyölerde yıllardır biriken sosyal, ekonomik ve kimlik temelli sorunlar zaman zaman daha sert biçimde yüzeye çıkıyor. 2023 yılında 17 yaşındaki Nahel Merzouk’un polis tarafından öldürülmesinin ardından ülkenin birçok kentinde başlayan protestolar bunun çarpıcı örneklerinden biriydi.

Olay, kısa sürede yalnızca tek bir polis müdahalesine verilen tepki olmaktan çıktı. Polis uygulamaları, ayrımcılık, sosyal dışlanma, gençlerin geleceği ve banliyölerle devlet arasındaki güven ilişkisi üzerine daha geniş bir tartışmayı tetikledi.

Fransa bu tür patlamaları daha önce de yaşamıştı. 2005 yılında Zyed Benna ve Bouna Traoré’nin ölümü sonrasında banliyölerde başlayan ayaklanmalar, özellikle gençler ile devlet arasındaki güven sorununu ülkenin gündemine taşımıştı.

Bazen bir trajedi, toplumun uzun süredir kapalı tuttuğu bir dosyayı yeniden açar.

Burada mesele yalnızca etnik köken veya göçmenlik değildir. Asıl mesele, bazı mahallelerin kendilerini ülkenin merkezinden yalnızca coğrafi olarak değil, siyasî ve toplumsal olarak da uzakta hissetmesidir.

Bir toplumun bazı kesimleri kendilerini ortak geleceğin dışında görmeye başladığında, küçük bir kıvılcım çok daha büyük bir yangının içine düşebilir.

Bu nedenle Fransa’daki toplumsal huzursuzluğun bir yüzü ekonomi ise, diğer yüzü aidiyet ve güven meselesidir.

Ekonominin soğuk rakamları, toplumun sıcak hayatı

Fransa’nın bugünkü sorunlarının önemli bir boyutunu kamu maliyesi oluşturuyor. Kamu borcu yükselirken bütçe açığını azaltma baskısı artıyor; hükümet harcamaları kontrol altına almak, borçlanma maliyetlerini yönetmek ve ekonomik büyümeyi korumak arasında zor bir denge kurmaya çalışıyor. 2027 bütçesi de bu nedenle yalnızca bir mali plan değil, aynı zamanda siyasî bir tercih alanına dönüşmüş durumda.

Fakat bütçe tablolarının soğuk rakamları ile insanların gündelik hayatı arasında büyük bir mesafe vardır.

Bir devletin bütçesi rakamlardan oluşur; toplumun bütçesi ise hayallerden ve ertelenen ihtiyaçlardan.

İnsanlar bugün sofralarından, yarınlarından ve çocuklarının geleceğinden aynı anda kısmaya başladığında, ekonomik kriz artık yalnızca ekonomi değildir.

Fransa’da satın alma gücü üzerindeki baskı, işsizlik ve tüketici güvenindeki zayıflama bu nedenle önem taşıyor. Eylül 2026 verilerinde enflasyon yüzde 3,0, işsizlik yüzde 8,3 düzeyindeydi; hanehalklarının tüketim birimi başına satın alma gücü de yılın ikinci çeyreğinde yüzde 0,6 gerilemişti. Bu rakamların her biri tek başına bir kriz anlamına gelmeyebilir.

Fakat rakamlar aynı yöne doğru hareket etmeye başladığında, toplum bunu istatistik tablosundan çok mutfakta, kira ödemesinde, alışveriş sepetinde ve iş ararken hisseder.

Ailelerin önemli bir bölümü çocuklarının geleceği için yeterli birikim yapamadığını ifade ediyor; düşük gelirli hanelerde borçlanma ve ek çalışma ihtiyacı artıyor. İşletmeler de maliyet baskısı ve siyasî belirsizlik nedeniyle yatırım kararlarını erteliyor. Dolayısıyla bugün Fransa’da asıl tartışma yalnızca “bütçe nasıl dengelenecek?” sorusu değildir.

Daha zor soru şudur: Bu dengenin bedelini kim ödeyecek?

Gençler: Bugünden Memnun, Yarından Endişeli

Belki de bugünkü gelişmelerin en dikkat çekici boyutu genç kuşakların ruh hâlidir.

Fransa’daki gençlerin önemli bir bölümü bugünkü yaşamlarından tamamen kopmuş değil. Fakat eğitim, istihdam, konut ve emeklilik gibi alanlarda geleceğe ilişkin ciddi kaygılar taşıyor. İş hayatına girişin zorlaşması ve bağımsız bir yaşam kurmanın giderek daha pahalı hâle gelmesi, gençlerde “yarın daha iyi olacak” duygusunu zayıflatıyor.

Burada ilginç bir paradoks ortaya çıkıyor: Bugünden memnun, yarından endişeli bir kuşak.

Özellikle öğrenciler açısından ekonomik sıkıntılar yalnızca harçlık veya kira meselesi değil. Eğitim imkânları, barınma, ulaşım, beslenme ve mezuniyet sonrasında iş bulabilme ihtimali aynı zincirin halkaları hâline geliyor. Dolayısıyla gençlerin protestoları yalnızca bugünün ekonomik koşullarına değil, kendi geleceklerinin nasıl şekilleneceğine ilişkin bir itiraz olarak da okunabilir.

Sokak Yeniden Konuşuyor

Bugünkü protestoların dikkat çekici tarafı, başlangıçta belirli ve somut talepler etrafında şekillenmiş olmasına rağmen kısa sürede daha geniş bir toplumsal tartışmaya dönüşmesidir. Eylül 2026’da hareket, öğretmen eksikliği, sınıfların kalabalıklığı, okul binalarının kötü durumu ve eğitim kaynaklarının yetersizliği gibi sorunlar etrafında başladı. Öğrenciler, öğretmenler ve veliler bu taleplerde ortaklaştı. Ardından bazı gösterilerde yaşanan şiddet olayları ve protestoların siyasî anlamı üzerine yürüyen tartışmalar, hareketin ilk çıkış nedenlerinin ötesine geçen yeni bir gündem oluşturdu.

Bu ayrım önemlidir. Bir hareketin belirli bir sorundan doğması, zaman içinde başka toplumsal rahatsızlıkları bünyesine almayacağı veya farklı siyasî aktörler tarafından kendi amaçları doğrultusunda yorumlanmayacağı anlamına gelmez. Bununla birlikte, protestoların sonradan siyasî biçimde kullanılabilmesi ile en başından dışarıdan planlandığı iddiası aynı şey değildir. İkincisi, daha güçlü kanıtlar gerektiren ayrı bir iddiadır.

Göç ve toplumsal bütünleşme tartışmaları da bu çerçevede ele alınmalıdır. Fransa’nın bazı bölgelerinde göçmen kökenli toplulukların yaşadığı dışlanma, kamu hizmetlerine erişimdeki eşitsizlikler, konut ve istihdam sorunları ile devlet kurumlarına duyulan güvenin zayıflaması, toplumsal gerilimleri derinleştirebilir. Ancak bütün huzursuzluğu göçe veya yabancılara bağlamak, ekonomik tercihleri, eğitim sistemindeki aksaklıkları, bölgesel eşitsizlikleri ve siyasî temsil krizini görünmez kılar. Göçün etkilerini tartışmak mümkündür; fakat bu tartışma, farklı toplulukları topluca suçlamaya dönüşmemelidir.

Aynı şekilde, Fransa’daki gelişmelerin dış aktörler tarafından nasıl yorumlandığı ve bu yorumların kamuoyu üzerindeki etkisi de sorgulanabilir. Donald Trump’ın protestoları göç ve İslam üzerinden açıklayan sözleri ile Fransa hükümetinin bu çerçeveye itirazı, olayların uluslararası siyasette de bir anlatı mücadelesine dönüştüğünü gösteriyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron arasında Filistin’in tanınması ve Orta Doğu politikası nedeniyle yaşanan gerilimler de bu bağlamda dikkat çekebilir. Ne var ki Macron’un 22 Eylül’deki Birleşmiş Milletler konuşması, protesto hareketinin başlangıcından sonra gelmiştir. Dolayısıyla bu konuşma ilk kıvılcımı açıklayamaz; en fazla sonraki siyasî söylemleri ve olayların uluslararası düzlemde yorumlanışını etkileyen unsurlardan biri olarak incelenebilir.

Bugüne kadar kamuya açık, doğrulanmış bilgiler protestoların İsrail ya da başka bir yabancı aktör tarafından organize edildiğini ortaya koymuş değildir. Bu ihtimali peşinen imkânsız saymak da, kanıt olmadan gerçek kabul etmek de analitik açıdan doğru olmaz. Daha sağlam soru şudur: Kimler hareketin anlamını yeniden çerçeveliyor, hangi görüntüler ve açıklamalar öne çıkarılıyor, şiddet olayları barışçıl taleplerin önüne geçtiğinde bundan siyaseten kim yararlanıyor? Bu sorular, bir komplo iddiasına varmadan da araştırılabilir.

Sağ ve aşırı sağ partilerin yükselişi de bu tablonun önemli bir parçasıdır. Toplumsal huzursuzluk, mevcut iktidarın ve kurumların yetersizliğine dair algıyı güçlendirebilir; siyasî aktörler de bu algıyı seçim desteğine dönüştürmeye çalışabilir. Ancak bir hareketin belirli bir siyasî akıma yarar sağlaması, o hareketin söz konusu akım tarafından örgütlendiğini tek başına kanıtlamaz. Benzer biçimde, siyasî liderlikteki zayıflık yalnızca kişilerin niteliğiyle ilgili değildir. Borç yükü, kamu hizmetlerinin finansmanı, toplumsal eşitsizlikler, göçün yönetimi ve gelecek kuşakların beklentileri arasında uzlaşma üretmekte zorlanan bir sistemin de sorunudur.

Bu nedenle Fransa’daki gelişmeleri tek bir gizli aktörün, tek bir toplumsal grubun veya tek bir politikanın sonucu olarak görmek yerine, görünen nedenlerle sonradan eklenen anlamları ayırarak değerlendirmek gerekir. Okullardaki somut sorunlar hareketin başlangıcını açıklamaya yardımcı olur; fakat hareketin ülke çapında büyümesi, şiddet olaylarıyla gölgelenmesi ve siyasî anlatıların konusu hâline gelmesi daha geniş bir toplumsal ve siyasal zemine işaret eder.

Burada Fransa’nın siyasal kültürüne özgü bir gerçek yeniden ortaya çıkıyor: Sokak, Fransız siyasetinde yalnızca protestonun değil, siyasî müzakerenin de bir parçasıdır. Fakat sokak ile kurumlar arasındaki mesafe fazla açıldığında protesto, müzakerenin yerine geçmeye başlayabilir. Asıl risk de burada ortaya çıkar.

1789’un Gölgesinde Bugüne Bakmak

1789’a dönüp baktığımızda ekonomik sorunların tek başına devrim yaratmadığını görürüz. Mali kriz, vergi adaletsizliği, borç yükü ve reformların tıkanması; gıda ve geçim sıkıntılarıyla birleştiğinde çok daha büyük bir siyasî krize dönüştü. Ekmek pahalandığında mesele artık yalnızca iktisat değildi; insanların gündelik hayatına dokunan bir adalet meselesiydi.

1848’de ekonomik sıkıntılar siyasal değişim talepleriyle birleşti. 1968’de ise Fransa çok daha müreffeh bir ülke olmasına rağmen öğrenciler, işçiler ve toplumun farklı kesimleri mevcut düzenin sınırlarını sorguladı. 2018–2019’daki Sarı Yelekliler hareketi de satın alma gücü, akaryakıt vergileri, bölgesel eşitsizlikler ve vatandaş-devlet ilişkisini aynı protesto zemini üzerinde buluşturdu.

Bu örneklerin hiçbiri bugünün Fransa’sıyla birebir örtüşmüyor.

Ama tarih zaten birebir tekrar etmek için değil, benzer soruların farklı dönemlerde nasıl ortaya çıktığını göstermek için önemlidir.

Yeni Bir Devrim mi?

Hayır. En azından bugün için böyle bir sonuç çıkarmak ne tarihsel ne de siyasal açıdan doğru olur.

Fransa’nın demokratik kurumları, sosyal güvenlik sistemi, seçim mekanizmaları, sendikal yapıları ve anayasal düzeni, toplumdaki gerilimlerin farklı kanallardan ifade edilmesine imkân veriyor. Bugünün Fransa’sı, 1789’un Fransa’sından kurumsal olarak çok farklıdır.

Fakat bu, yaşanan gerilimlerin önemsiz olduğu anlamına gelmez.

Çünkü bir toplumun istikrarı yalnızca kurumların varlığıyla değil, insanların o kurumların kendilerini temsil ettiğine inanmasıyla korunur.

Fransa’nın bugünkü sınavı belki de tam olarak budur.

Kavşaktaki Fransa

Fransa bugün bir uçurumun kenarında değil; fakat bir kavşağın tam ortasında duruyor.

Bir yanda mali disiplinin soğuk matematiği, diğer yanda toplumun sıcak ve somut talepleri var. Hükümet bütçeyi dengelemek zorunda; fakat bunu yaparken toplumun hangi kesimlerinin daha fazla yük taşıyacağını da açıklamak zorunda. Muhalefet ve sendikalar ise yalnızca itiraz etmekle değil, uygulanabilir alternatifler ortaya koymakla karşı karşıya.

Asıl mesele, bütçe açığının ne kadar azaltılacağı kadar, bu düzenlemenin toplum tarafından ne kadar adil bulunduğudur. Çünkü ekonomik krizler bazen rakamlarda başlar, fakat siyasî krizler çoğu zaman adalet duygusunda ortaya çıkar.

Fransa’da yaşananlar ne yeni bir devrimin başlangıcıdır ne de yalnızca geçici bir sokak hareketidir. Bugünkü huzursuzluk; ekonomik belirsizlik, satın alma gücü ve kamu maliyesi üzerindeki baskı, gençlerin geleceğe ilişkin kaygıları, banliyölerde yıllardır biriken aidiyet ve güven sorunları ile siyasî sistemin giderek parçalanan toplumsal talepleri uzlaştırmakta zorlanmasının aynı zeminde kesişmesinden doğmaktadır.

Bu baskıların kaynağı aynı değildir ve ortaya çıkan hareketler de tek bir toplumsal grubu temsil etmemektedir. Ancak farklı kesimlerin talepleri giderek aynı siyasî alanda, yani sokakta buluşmaktadır. Bugünkü gelişmeleri önemli kılan da budur. Protestolar yalnızca belirli bir bütçeye, tek bir hükümet kararına veya tek bir toplumsal kesime yönelik değildir. Daha derindeki soru, ekonomik ve sosyal uyum politikalarının yükünün toplumda nasıl paylaşılacağı ve yurttaşların siyasî sistemin kendilerini ne ölçüde adil biçimde temsil ettiğine dair inançlarını koruyup koruyamayacağıdır.

Fransa bu nedenle yeni bir 1789’un eşiğinde değildir. Demokratik kurumları, sosyal güvenlik sistemi ve anayasal mekanizmaları Ancien Régime’den bütünüyle farklıdır. Ancak kurumsal istikrar yalnızca kurumların varlığıyla sürdürülemez. Aynı zamanda toplumsal güvene, adalet duygusuna ve insanların mevcut siyasî düzen içerisinde kendileri ve çocukları için inandırıcı bir gelecek görebilmelerine ihtiyaç vardır.

Üstelik Fransa bu baskılarla karşı karşıya olan tek Avrupa ülkesi değildir. Belçika’da bütçe ve kamu hizmetleri etrafında, İspanya’da ise özellikle konut maliyetleri ve bağımsız bir hayat kurmanın güçleşmesi üzerinden yükselen toplumsal tepkiler, farklı ülkelerde farklı biçimler alan daha geniş bir Avrupa tartışmasına işaret etmektedir. Bu ülkelerdeki sorunların nedenleri aynı değildir; ancak ortak bir soru giderek daha görünür hâle gelmektedir: Siyasî kurumlar, özellikle genç kuşakların yaşadığı ekonomik ve sosyal güvensizliklere yeterince cevap verebiliyor mu?

Bu nedenle makalenin başlığındaki soruya verilebilecek en somut cevap belki de şudur: Fransa’da bir devrim yaşanmıyor; fakat toplum ile devlet arasındaki ilişkinin yeniden müzakere edildiği bir dönemden geçiliyor. Önümüzdeki dönemin başarısı, yalnızca bütçe açığının azaltılmasıyla değil, sokakta yükselen taleplerin siyasî kurumlar tarafından adalet, temsil ve geleceğe ilişkin güven duygusunu yeniden güçlendirecek bir uzlaşmaya dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğiyle ölçülecektir.

Fransa’nın tarihinde sokak ile devlet arasında görünmez bir ip vardır. Bazen bu ip gerilir. Bazen kopma noktasına gelir. Bazen de yeni bir uzlaşmayla yeniden örülür.

 

Dr. Cemal SANGU

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA