Cemal SANGU
Tüm YazılarıTürk Devletleri Teşkilatı'nın 13. Zirvesi, ortak tarih ve kültür mirasını stratejik iş birliğine dönüştürme iradesini yeniden ortaya koyarken, Türk dünyasının geleceğine ilişkin önemli fırsatları ve sınamaları da gündeme taşımıştır.
Giriş: Ortak Tarihin Geleceğe Açılan Kapısı
Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte 1990'lı yılların başında Avrasya coğrafyasında yeni bir tarihî sayfa açılırken, bağımsızlıklarına kavuşan Türk cumhuriyetleriyle Türkiye arasında yeni bir gelecek tasavvuru da filizlenmeye başlamıştı. O yıllarda zihnimde şekillenen bir hayal vardı: Asırlar boyunca aynı tarihî ve kültürel havzayı paylaşmış Türk devletlerinin, Avrupa Birliği örneğinde olduğu gibi, siyasi, ekonomik ve kültürel iş birliğini kurumsal bir çatı altında geliştirmeleri; kendi egemenliklerini ve özgün kimliklerini koruyarak uluslararası sistemde ortak bir ses ve güçlü bir dayanışma zemini oluşturabilmeleri...
Bu, yalnızca romantik bir özlemden ibaret değildi. Ortak tarihî mirasın, dilin ve kültürün çağdaş dünyanın imkânlarıyla yeniden buluşturulabileceğine duyulan samimi bir inançtı. Bu nedenle 1992 yılında Ankara'da başlayan liderler zirvelerinden Nahçıvan Anlaşması'na, Türk Konseyi'nin kuruluşundan 2021 yılında Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) adını almasına kadar uzanan bütün gelişmeleri yıllar boyunca büyük bir heyecan ve dikkatle takip ettim.
Bu yakınlaşmayı yalnızca uzaktan izlemekle de yetinmedim. Meslek hayatım boyunca Türk dünyasının farklı duraklarına uzanan bu tarihî yolculuğun kimi anlarına bizzat tanıklık etme imkânı buldum. Azerbaycan ve Türkmenistan'a gerçekleştirilen resmî ziyaretlerde heyet üyesi olarak yer aldım. Kazakistan'da ise yaklaşık iki yıl boyunca Astana Büyükelçiliğimizde görev yaptım; bu süre içinde Avrasya Üniversitesinde Kazakça dersleri alarak yalnızca bu ülkenin siyasi ve diplomatik hayatını değil, dilini ve kültürel dünyasını da daha yakından tanımaya çalıştım.
Azerbaycan'ın kadim şehirlerinde, Türkmenistan'ın kendine özgü kültürel dokusunda ve Kazakistan'ın uçsuz bucaksız bozkırlarında insan, kendisini bir bakıma hem yabancı hem de evinde hissediyor. Buralara yapılan her yolculuk, yalnızca yeni bir ülkeye varış değil, ortak bir tarihin farklı sayfalarıyla yeniden karşılaşmak gibiydi. Aynı dil ailesinin seslerini, benzer geleneklerin izlerini, ortak hafızanın kimi zaman bir kelimede, kimi zaman bir ezgide, kimi zaman da insanların sıcak bakışlarında yeniden bulmak tarifsiz bir duyguydu. O ülkelere giderken içimde taşıdığım sevinci, heyecanı ve aidiyet hissini bugün kelimelere dökmeye çalıştığımda, dilin bütün imkânlarının bile bu duyguyu anlatmaya yetmediğini hissediyorum. Belki de bazı duyguların en doğru ifadesi, söylenenlerden çok insanın içinde bıraktığı derin izdir.
Aradan geçen otuz yılı aşkın zamanın ardından bugün Ankara'da gerçekleştirilen zirveye bakarken, bir zamanlar uzak bir hayal gibi görünen bu kurumsal yakınlaşmanın somut bir diplomatik gerçekliğe dönüşmesini görmek insana ayrı bir anlam yüklüyor. Elbette bugünkü TDT, Avrupa Birliği'nin yapısal ve hukuki modeliyle aynı değildir; böyle bir dönüşümün zorunlu veya yakın bir hedef olduğu da söylenemez. Ancak Türk devletlerinin kendi iradeleriyle oluşturdukları bu ortak platformun ulaştığı nokta, geçmişte kurulan hayallerin geleceğe taşınabileceğini göstermesi bakımından son derece kıymetlidir.
Coğrafyalar birbirinden uzak düşse de tarih bazen görünmez köprüler kurar. Hazar'ın iki yakasını, Anadolu'nun bozkırlarını ve Orta Asya'nın uçsuz bucaksız steplerini birbirine bağlayan bu köprü, Türk dünyasının ortak hafızasında yaşamaya devam etmektedir.
Ankara Zirvesi: İş Birliğinde Yeni Bir Aşama
Türk Devletleri Teşkilatı Devlet Başkanları Konseyi'nin 13. Zirvesi, 29–30 Ekim 2026 tarihlerinde Ankara'da, “Türk Yüzyılı: Dilde, Fikirde, İşte Birlik” temasıyla gerçekleştirildi. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 103. yıl dönümüyle aynı döneme denk gelen zirve, tarihî ve sembolik anlamının yanı sıra teşkilatın geleceğine ilişkin önemli karar ve hedefleri de gündeme taşıdı.
Zirvede kabul edilen 163 maddelik Ankara Bildirisi, TDT'nin bölgesel ve uluslararası barış, istikrar ve refaha katkıda bulunan, giderek daha etkin ve etkili bir iş birliği platformu hâline getirilmesi yönündeki ortak iradeyi ortaya koydu. Türkiye'nin dönem başkanlığını Azerbaycan'dan devralması da teşkilatın kurumsal yolculuğunda yeni bir aşamaya işaret etti.
Zirvenin gündemi, siyasi istişarelerin ötesine geçerek savunma sanayii, güvenlik, siber güvenlik, ulaştırma, enerji, ticaret, yatırım, dijitalleşme, eğitim ve kültür gibi geniş bir alana yayıldı. Türk devletleri arasında Stratejik Ortaklık, Ebedî Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması taslağı üzerindeki çalışmaların ilerletilmesi ve 2040 Türk Dünyası Vizyonu'nun bir sonraki aşamasını oluşturacak 2027–2031 dönemine ilişkin stratejinin tamamlanması, kurumsal iş birliğinin daha ileri bir düzeye taşınması arayışını yansıttı. Savunma sanayii alanında bilgi ve tecrübe paylaşımını geliştirmek amacıyla Türkiye'nin ev sahipliğinde bir Savunma Sanayii Koleji kurulması önerisi de bu çerçevede dikkat çeken başlıklardan biri oldu.
Ankara'da bir araya gelen irade, yalnızca geçmişin hatıralarını tazelemekle kalmamış, ortak geleceğin hangi temeller üzerinde yükselebileceğine ilişkin yeni bir perspektif de ortaya koymuştur. Zira tarihî yakınlık, ancak geleceğe yönelik ortak bir sorumluluk duygusuyla anlam kazanır.
Avrasya'nın Değişen Jeopolitiğinde Türk Dünyası
TDT'nin önemi, öncelikle Avrasya coğrafyasındaki stratejik konumundan kaynaklanmaktadır. Türkiye'den Orta Asya'ya uzanan geniş bölge; Avrupa ile Asya arasındaki ticaret, ulaştırma ve enerji güzergâhlarının önemli bir bölümünü kapsamaktadır. Azerbaycan'ın Güney Kafkasya'daki konumu, Kazakistan ve Türkmenistan'ın enerji kaynakları, Kırgızistan ve Özbekistan'ın üretim ve nüfus potansiyeli, Türkiye'nin sanayi ve ulaştırma kapasitesi ortak ekonomik gelişme bakımından önemli imkânlar sunmaktadır.
Küresel güç rekabetinin yoğunlaştığı, tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği ve enerji güvenliğinin uluslararası gündemde daha fazla yer tuttuğu günümüzde Türk devletlerinin ortak hareket etme kapasitesi giderek daha fazla önem taşımaktadır. Bununla birlikte teşkilatın geleceğini yalnızca coğrafi konumu ve doğal kaynakları üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Asıl belirleyici unsur, bu imkânların ortak projelere ve sürdürülebilir ekonomik ilişkilere dönüştürülebilmesidir.
Bir zamanlar kervanların, ipeklerin ve kadim ticaret yollarının birbirine bağladığı bu geniş coğrafya, bugün demir yolları, limanlar, enerji hatları ve dijital ağlarla yeniden şekillenmektedir. Tarihin eski güzergâhları, çağımızın teknolojisiyle yeni bir anlam kazanmaktadır. Bu bakımdan Çin'den Orta Asya'ya, Hazar Denizi üzerinden Azerbaycan ve Türkiye'ye, oradan Avrupa'ya uzanan Orta Koridor'un geliştirilmesi özel önem taşımaktadır. Demiryolu bağlantılarının güçlendirilmesi, gümrük işlemlerinin kolaylaştırılması ve lojistik altyapının bütünleştirilmesi, Türk devletlerinin küresel ticaretteki konumunu güçlendirebilir.
Türk dünyasının ulaştırma ve ticaret ağları bakımından güney yönlü bağlantıları da önemli fırsatlar barındırmaktadır. Özbekistan ve diğer Orta Asya ülkelerini Afganistan üzerinden Pakistan'ın limanlarına, özellikle Karaçi ve Gwadar'a bağlayabilecek ulaştırma güzergâhları, bölgenin Hint Okyanusu'na erişimini kolaylaştırabilecek yeni seçenekler sunmaktadır. Bu çerçevede gündemde bulunan Trans-Afgan Demiryolu Projesi'nin hayata geçirilmesi, Orta Asya ülkelerinin Pakistan limanlarına ulaşımını kolaylaştırabileceği gibi Pakistan'ın Orta Asya pazarlarıyla ekonomik ilişkilerini geliştirmesine ve Afganistan'ın transit taşımacılıktan gelir elde etmesine de katkıda bulunabilir. Bununla birlikte güzergâhın güvenliği, finansmanı ve Afganistan'daki siyasi istikrar gibi meseleler, projenin uygulanabilirliğini belirleyecek temel unsurlardır. Bu nedenle söz konusu bağlantı, yalnızca bir demiryolu yatırımı değil, Orta Asya'yı Güney Asya'ya ve Hint Okyanusu'na bağlayabilecek daha geniş bir bölgesel bütünleşme imkânı olarak değerlendirilmelidir.
Ekonomik iş birliğinin kurumsal boyutunda Türk Yatırım Fonu'nun rolü de giderek önem kazanmaktadır. Fonun ortak altyapı, sanayi, teknoloji ve lojistik projelerine finansman sağlayabilecek etkin bir mekanizmaya dönüşmesi, teşkilatın ekonomik bütünleşme kapasitesini artıracaktır. Benzer şekilde bilim ve yükseköğretim alanında üniversiteler arası hareketliliğin artırılması, ortak araştırma merkezlerinin kurulması ve yapay zekâ, enerji, tarım teknolojileri, sağlık ve savunma sanayii gibi alanlarda ortak çalışmalar yürütülmesi, Türk dünyasının gelecekteki rekabet gücünü destekleyebilir.
Türkiye-Azerbaycan İlişkileri: Kardeşliğin Diplomatik Sınavı
Ankara Zirvesi'nin ardından üzerinde durulan konulardan biri de Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in toplantıya katılmaması oldu. Azerbaycan'ın Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov tarafından temsil edilmesi, konunun diplomatik ve siyasi çevrelerde çeşitli yorumlara konu olmasına yol açtı. Bununla birlikte tek başına bir liderin zirveye katılmamasından hareketle iki ülke arasında bir görüş ayrılığı veya diplomatik kriz bulunduğu sonucuna varmak doğru olmayacaktır.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler, ortak tarih, dil, kültür ve karşılıklı stratejik çıkarlar üzerine inşa edilmiş güçlü bir zemine sahiptir. Bu ilişkilerin taşıdığı anlam, diplomatik temasların ötesinde, iki toplumun hafızasında ve karşılıklı dayanışma tecrübesinde de yaşamaktadır. Anadolu ile Kafkasya arasında uzanan kardeşlik köprüsü, yalnızca ortak geçmişin değil, birlikte inşa edilmek istenen geleceğin de taşıyıcı sütunlarından biridir.
Bununla birlikte devletlerarası ilişkilerde ortak değerlerin yanı sıra farklı ulusal önceliklerin ve bölgesel hesapların da bulunması doğaldır. Türk dünyasının kurumsal geleceği, bu farklılıkları görmezden gelmekle değil, karşılıklı anlayış ve diplomatik istişare yoluyla yönetebilmekle güçlenecektir. Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin sağlam temelleri de bu tür gelişmelerin sağduyu ve yapıcı diyalog çerçevesinde değerlendirilmesine imkân tanıyan önemli bir birikim sunmaktadır.
Ortak Vizyonun Sınırları: Rusya, Çin ve Farklı Ulusal Çıkarlar
Türk Devletleri Teşkilatı'nın Avrasya'daki geleceği değerlendirilirken Rusya ve Çin gibi bölgesel ve küresel aktörlerle ilişkilerin de dikkate alınması gerekir. TDT üyesi ülkelerin coğrafi konumları, ekonomik bağımlılıkları, güvenlik ihtiyaçları ve dış politika öncelikleri birbirinden farklıdır. Özellikle Orta Asya cumhuriyetleri açısından Rusya ile tarihsel, ekonomik ve güvenlik ilişkileri; Çin ile gelişen ticaret, yatırım ve altyapı bağlantıları dış politika tercihlerinde önemli yer tutmaktadır.
Bu gerçeklik, Türk devletleri arasındaki iş birliğinin önünde aşılmaz bir engel değildir; ancak ortak hedeflerin dikkatli ve gerçekçi biçimde belirlenmesini gerektirir. TDT'nin herhangi bir ülkeye veya güç merkezine karşı konumlandırılması, teşkilatın kapsayıcı niteliğini ve hareket alanını daraltabilir. Bunun yerine uluslararası hukuk, karşılıklı saygı, egemen eşitlik ve çok taraflı iş birliği ilkeleri temelinde hareket edilmesi, hem üye ülkelerin bağımsız dış politika tercihleriyle uyumlu olacak hem de teşkilatın uluslararası kabulünü güçlendirecektir.
Türk dünyasının ortaklığı, üyelerin bütün meselelerde aynı görüşü benimsemesini gerektiren bir yapı olarak düşünülmemelidir. Asıl başarı, farklılıkları koruyarak ortak çıkar alanları oluşturabilmekte yatmaktadır. Zira kalıcı iş birliği, benzerliklerin verdiği yakınlık kadar farklılıkların yönetilmesini sağlayan kurumsal olgunluğa da ihtiyaç duyar.
Türkiye'nin Dönem Başkanlığı: Söylemden Uygulamaya
Ankara Zirvesi'nde dönem başkanlığının Türkiye'ye geçmesi, 1992 yılında başlayan sürecin tarihî sorumluluğunu yeni bir aşamaya taşımaktadır. Türkiye'nin diplomatik kapasitesi, sanayi ve teknoloji birikimi, ulaştırma altyapısı ve Avrupa, Kafkasya, Orta Doğu ile Orta Asya arasındaki stratejik konumu, teşkilatın ortak hedeflerinin hayata geçirilmesine katkı sunabilecek önemli imkânlar barındırmaktadır.
Ancak dönem başkanlığının başarısı, toplantıların sayısından veya bildirilerde yer alan hedeflerden ziyade, alınan kararların uygulanması ve ortak projelerin somut sonuçlar üretmesiyle ölçülecektir. Türk Dünyası 2040 Vizyonu'nun uygulama kapasitesinin güçlendirilmesi, Türk Yatırım Fonu'nun etkinliğinin artırılması, Orta Koridor ve diğer ulaştırma bağlantılarının geliştirilmesi, bilimsel iş birliğinin kurumsallaştırılması bu bakımdan öncelikli alanlar arasında yer almalıdır.
Aynı zamanda üye ülkelerin egemen eşitliğini ve ortak karar alma iradesini güçlendiren kapsayıcı bir yaklaşım benimsenmelidir. Farklı ekonomik imkânlar, dış politika öncelikleri ve uluslararası ilişkiler dikkate alınarak geliştirilecek dengeli projeler, teşkilatın kurumsal dayanıklılığını artıracaktır. Bu süreçte güvenlik, savunma sanayii, siber güvenlik ve afet yönetimi gibi alanlarda geliştirilecek iş birliği de ortak kapasiteye katkıda bulunabilir.
TDT'nin geleceği bakımından bir diğer önemli husus, kararların uygulanmasını takip edecek kurumsal mekanizmaların güçlendirilmesidir. Ortak hedeflerin belirlenmesi kadar, bu hedefler için sorumlu kurumların, finansman kaynaklarının ve somut uygulama takvimlerinin oluşturulması da gereklidir. Böylece siyasi irade, günlük diplomatik temasların ötesine geçerek kalıcı sonuçlar üretebilir.
Sonuç: Türk Dünyasının Geleceği Ortak İradede Saklı
Türk Devletleri Teşkilatı'nın Ankara'da gerçekleştirdiği 13. Zirve, ortak tarih ve kültür mirasının çağdaş dünyanın siyasi, ekonomik, bilimsel ve stratejik ihtiyaçlarıyla buluşturulması yönündeki arayışın yeni bir aşamasını temsil etmektedir. Zirvede ortaya konulan hedefler, Türk dünyasının uluslararası sistemde daha görünür ve etkili bir iş birliği platformu hâline gelebilmesi için önemli bir fırsat sunmaktadır.
Bununla birlikte bu hedeflerin gerçekleşmesi, yalnızca tarihî yakınlığa veya ortak kimlik duygusuna dayanamaz. Ekonomik bütünleşme, ulaştırma bağlantıları, enerji güvenliği, bilim ve teknoloji, eğitim, dijital dönüşüm ve kurumsal iş birliği alanlarında somut ilerlemeler kaydedilmesi gerekmektedir. Üye devletlerin farklı ulusal önceliklerini gözeten, karşılıklı güvene dayalı ve kapsayıcı bir yaklaşım bu sürecin temelini oluşturmalıdır.
Otuz yılı aşkın zaman önce bir hayal olarak başlayan bu yolculuğun bugün ulaştığı noktaya bakarken, insan bir kez daha anlıyor ki bazı hayaller yalnızca geleceği düşlemek için değil, o geleceğin inşasına tanıklık etmek ve katkıda bulunmak için kurulur. Türk dünyasının ortak geleceği de geçmişten devralınan mirasın, bugünün aklı ve emeğiyle yarının başarılarına dönüştürülmesinde saklıdır.
Tarih, Türk dünyasına ortak bir hafıza bırakmıştır. Gelecek ise bu hafızayı ortak bir başarı hikâyesine dönüştürme sorumluluğunu bugünün nesillerine yüklemektedir. Türk Yüzyılı'nın Türk dünyası bakımından gerçek anlamı da işte bu sorumluluğun bilincinde, dilde, fikirde ve işte birlik idealini somut bir geleceğe taşıyabilmekte yatmaktadır.
Dr. Cemal Sangu
Güncel Yazıları
Ankara Zirvesi Sonrasında Türk Dünyası: Ortak Tarihten Stratejik Geleceğe
04 Kasım 2026
The Key to Peace in Kashmir: Historical Legacy, the Human Dimension and the Search fo..
27 Ekim 2026
The Voice Rising from Africa: France’s Colonial Shadow and a Changing World
21 Ekim 2026
Afrika’dan Yükselen Ses: Fransa’nın Sömürge Gölgesi ve Değişen Dünya
21 Ekim 2026
What Is Happening in France? Are the Streets Writing History Again?
13 Ekim 2026
Fransa'da Neler Oluyor? Sokaklar Yeniden Tarih mi Yazıyor?
13 Ekim 2026
Haritaların Ötesinde Doğu Timor
06 Ekim 2026
Bearing Witness to History: From Moro to Bangsamoro — The Journey from Arms to Peace..
23 Eylül 2026
Tarihe Tanıklık: Moro’dan Bangsamoro’ya — Silahlardan Barışa Uzanan Yol
23 Eylül 2026
BRICS’ New Delhi Summit: The Changing Global Order and the Search for a New Balance
18 Eylül 2026
BRICS'in Yeni Delhi Zirvesi: Değişen Küresel Düzen ve Yeni Denge Arayışı
18 Eylül 2026