Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

O “Ruh” “Beden”ine Kavuşuyor

Alper TAN
07 Mayıs 2020 15:22
A-
A+

COVID-19 salgınıyla beraber Modern Uluslararası Sistemin çürümüşlüğü ve acziyeti ile sistemin kurucularının, algıların ardındaki gerçek durumları, çıplak gözle bile görünür hale geldi. Dolayısıyla sistem arayışları ve tartışmaları hızlandı.

Yeni uluslararası sistemin ana aktörünün kim olabileceğine dair tahmin ve beklentilerimize geçmeden önce, bazı şeylerin daha anlaşılır olması için temel bir hususa dikkat çekmekte fayda var.

Evvela şu sorularla başlayalım. 600 seneden fazla yaşayan ve hayatının önemli bir döneminde dünya güç dengesinde merkezi durumda olan Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı neticesinde parçalanınca ve toprakları paylaşılınca her şey bitmiş midir? Yoksa bazı şeyler devam etmiş olabilir mi? Böyle büyük bir devleti bu kadar uzun süre ayakta tutan ruh, şuur, maneviyat veya zihniyet de coğrafya ile beraber parçalanarak yok olmuş olabilir mi?

Selçuklu ve Osmanlı gibi şaheser devletler ortaya koymuş, binlerce yıllık devlet geleneği olan bir milletin, savaşı kaybedince ruhunu, zihniyetini de kaybettiğini düşünmek hiç akla uygun değil…

Bu “ruh”u Türkiye Cumhuriyeti’nin temsil ve devam ettirdiği akla gelebilir. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin bunu en baştan reddettiği gibi tarih kitaplarından bile kazıyıp silmek için uğraştığı çok bilinen bir gerçektir.

O halde devam etti ise bu ruhun devamını başka yerlerde ve başka biçimlerde aramak gerekir.

Osmanlı Devleti’nin parçalanmasından sonra muhtemeldir ki bu ruh, dünyanın büyük kısmında zaten önceden var olan istihbarat ağı ve çeşitli biçimlerdeki sosyal ağlar üzerinden diri tutulmuş ve her geçen yıl daha da güçlenerek büyümüştür.

Daha önceleri Osmanlı Devleti’nin etkisi altında olan ve Osmanlı’dan koparıldıktan sonra muhtelif rejimler tarafından yönetilen onlarca ülkede bulunan bazı cemaatler, tarikatlar, medreseler, siyasi ve toplumsal gruplar, çeşitli örgütler, “kendi devletleri”nin baskı ve şiddetine rağmen bir “Ümmet” şuuru ile belli hedeflere ulaşmak üzere faaliyetlerine devam etmiş olmalılar. Bütün dünyaya yayılmış olan “ruh” Osmanlı Devleti’nin parçalanması ile birlikte cesedini kaybetmiş olsa da bir asrı aşkın süredir yeni bedenini aramaktadır.

Batı dünyasının Türkiye’yi “Yeni Osmanlıcı” gösterme gayretleri, bu ruhun yeniden tecessüm etme korkusundan kaynaklanmaktadır. “Yeni Osmanlı” denilen şeyin özü İslam’dır, İslam Ümmetinin ittifakıdır. Hilafet bunu temsil etmektedir.

Kuvvetle muhtemeldir ki Osmanlı Devleti’nin dağılmasından sonra Yüksek Stratejik bir “Akıl,” sabırla, kendi hedefine doğru adım adım ilerlemiştir. 

İçinde bulunduğumuz süreçte son demlerini yaşamakta olan Modern Uluslararası Sistem, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurumsallaştı ve etkili oldu. Bu ikinci büyük savaşta bazı rakamlara göre 70 milyondan fazla insan öldü. Savaşa sahne olan bazı ülkeler harap edildi. Sistem, bir yanda ABD diğer yanda SSCB olmak üzere iki başlı yani çift kutuplu bir denge ile ayakta duruyordu. 1979 Afganistan işgali neticesinde SSCB dağıldı. Dağılmasında ABD’nin Afganistan’ı silah ve istihbarat açısından desteklemiş olması önemli idi. O dönem ABD başta olmak üzere Batı dünyası, Sovyetlere karşı savaşanlara “Afgan Mücahitler” diyordu.

“Afgan Mücahitler” denilenler, bugünkü Taliban ve yine bugün “terör örgütü” denilen El-Kaide idi. ABD’nin amacı Müslüman Afganları Komünist Sovyetlerin işgalinden kurtarmak değildi. Washington, rakibi SSCB’nin yayılmasını önlemek ve SSCB’yi dağıtmak için bu örgütleri “kullanmıştı”.

ABD, Sovyetler Birliği’ne karşı El-Kaide ve Taliban’ı “kullandığını” zannediyordu. Halbuki stratejik bir akıl, o zaman için kendi imkanları yeterli olmadığı için ABD’yi Rusya’ya karşı kullanmıştı. 

ABD, başlarda büyük bir “zafer” olarak gördüğü bu olaydan sonra İslam konusunda endişeye kapıldı. Sovyetlerin dağılmasından sonra 1990’ların başında NATO’nun düşman konseptine ana hedef olarak “İslam” yazıldı.

“SSCB’den kurtardığı” Afganistan’ı, 2001’de bu defa ABD, kendi kurduğu ve Başkan George Bush’un “Haçlı Seferi” dediği “Uluslararası Koalisyon” ile işgal etti. Aynı “Koalisyon” 2003’te Irak’ı da işgal etti. “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)” adı altında Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 30’dan fazla ülkenin yönetimlerinin ve sınırlarının değişeceğini ilan ettiler.

Irak’ta bir milyondan fazla Müslümanı öldürüp ülkeyi yerle bir etmelerine rağmen maksatlarına ulaşamadılar. Sadece karşılarındaki kin, nefret, öfke ve düşmanlığı büyüttüler. ABD Başkanı Trump’ın ifadesi ile işgaller için harcanan “7 trilyon dolar” boşa gitti.

Batının korkusu, hırsı ve kini o kadar fazlaydı ki bu defa IŞİD’i bahane ederek Suriye’ye asker gönderdiler. Küçük bir örgüte karşı, dünyanın en güçlü ordu, ekonomi ve teknolojilerine sahip 70 civarında devletten oluşan bir “koalisyon” kurdular. Adı “IŞİD’le Mücadele Koalisyonu” idi. Suriye’de yerel müttefikleri ise Marksist Leninist PKK-YPG…

Suriye’de mücadele edilecek örgüt ile mücadele edecek koalisyona baktığımızda askeri ve teknolojik yönden son derece orantısız bir durum olduğu açıkça ortadadır. Bu kadar küçük ve zayıf bir örgüte karşı o kadar büyük bir koalisyonun kurulmuş olması izaha muhtaç bir durum.

Hem 2001’de Afganistan işgali hem 2003 Irak işgali hem BOP hem de “IŞİD’e Karşı Koalisyon” denilen ittifak, ABD Başkanı Bush’un dediği gibi tam bir Haçlı Seferi mahiyetindedir. Türkiye gibi birkaç Müslüman ülkenin taktiksel olarak bu koalisyonda yer alması veya yer verilmesi durumu değiştirmez.

Batının bu faaliyetlerinin asıl hedefi Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından beri bedenini arayan ruhun dönüşünü engellemek ve ona gözdağı vermektir. Türkiye’nin Yeni Osmanlı olarak itham edilmesinden kastedilen ise ABD müttefiki, NATO üyesi, AB adayı, laik Türkiye Cumhuriyeti değil, o ruhun tekrar tecessüm etmesiyle bütün Müslümanların irade ve karar merkezi haline dönüşme potansiyeli olan Türkiye’dir.

Türkiye ile ilgili Avrupa ve ABD merkezli “eksen” tartışmaları buralardan kaynaklanmaktadır. Ekseninin çok hızlı “kaydığı” korkusu ile yeniden Batı eksenine oturtmak amacıyla 15 Temmuz 2016’da FETÖ-NATO unsurları kullanılarak Türkiye işgal edilmeye kalkışılmıştır. 15 Temmuz’da FETÖ sadece taşerondur. Esas azmettirici ve planlayıcı ABD, destekleyiciler, belli Avrupa ülkeleri ve İsrail’dir.

15 Temmuz’da başarılı olsalardı FETÖ liderini Türkiye’ye getirerek bir asırdan beri bedenini arayan ruhu, Amerikan ürünü bir bedenle Müslümanlara sunacaklardı. FETÖ lideri üzerinden İslam’ı “Protestanlaştırmayı” deneyeceklerdi.

TSK’nın 15 Temmuz’daki tutumu ve buna rağmen işgal girişiminin nasıl tersyüz edildiği ise ayrı ve çok önemli bir bahis konusudur.

Son yıllarda sık sık Batı merkezli bir “Üst Akıl”dan söz edilmektedir. Fakat algı olarak yüceltilen, zihinlerde büyütülen bu üst aklın yönettiği Batı dünyasının, yukarıdaki örneklerde de sıralandığı gibi sürekli başarısız olduğu görülmektedir. Hatta art arda operasyon yediği ve mütemadiyen zayıfladığı da söylenebilir.

Geldiğimiz nokta itibariyle “süper güç” ABD, “terörist” dediği Taliban ile masaya oturup “Barış Antlaşması” imzaladı ve askerlerini Afganistan’dan çekiyor.

Aynı ABD, Irak ve Suriye’den de çekiliyor. Üstelik bütün bunlar, elde edilen kin, nefret ve husumet dışında bir şey kazanılmadan, 7 trilyon dolar da fatura ödenerek yapılıyor.

ABD bu haldeyken bir zamanların büyük devletleri, BM’de veto yetkisi olan yani cari uluslararası sistemin diğer ortakları ne durumdalar?

Fransa, 2005 varoş ayaklanmalarından bu yana toparlanamadı. En son Sarı Yelekliler Hareketi, ülkenin içinde bulunduğu acziyeti ve çürümüşlüğü ifşa etti.

Brexit ile kendini AB’nin dışına atan, bir zamanların, “üzerinde güneş batmayan” imparatorluğu İngiltere, hiçbir iddiası olmayan sıradan bir devlet derekesinde.

Suudi Arabistan’ın petrol fiyatlarını indirerek hem ABD hem de kendisine “savaş” açması karşısında direnemeyen, fiyakalı gösterilerle girdiği Suriye ve Libya’dan, artık geri adım atarak çekilmeye hazırlanan bir Rusya.

Çin’e gelince…

ABD’nin alternatifi olarak sunulan Çin, kapitalist düzenin ucuz üretim üssü olarak kendini kullandıran ve bu durumdan ekonomik olarak faydalanarak büyüyen bir ülke olmanın ötesinde insanlık için orijinalliği olan ve insanlığın beklentilerine cevap verecek bir değerler manzumesi oluşturamadı. Ayrıca böyle bir iddiasının ve arayışının da olmadığı anlaşılıyor.

Üretimde liberal, yönetimde totaliter yapısı ve geçerliliği kalmayan Batılı değerlerin Çin yapımı kopyalarından başka bir şey görünmüyor bu anlamda. Üretim ve ekonomi yönüyle hafife almamakla birlikte yeni uluslararası sistemin ana aktörünün Çin olacağını düşünmek hayalcilik olur. Ama Çin’in kendi bölgesinde önemli bir ülke olduğunu da hatırda tutmak gerekir.

Geri kalan önemli devletlerden Almanya, teknoloji ve para sahibi olmanın ötesine geçemedi. Askeri gücü bile sembolik.

Dünyanın en büyük devletlerinden Roma İmparatorluğu’nun merkezi, Müslümanlara karşı onlarca Haçlı saldırısı düzenleyen, Katolik dünyanın ruhani üssü Vatikan’ın da içinde olduğu İtalya’nın durumu içler acısı. Vatikan başta olmak üzere kiliseler yıllardır taciz ve tecavüz olaylarıyla çalkalanıyor. Bir önceki Papanın gerçekte hangi sebeplerle “istifa” etmek veya ettirilmek zorunda kaldığı ve buna kimlerin sebep olduğunu iyi düşünmek gerekir.

Endülüs medeniyetini yerle bir eden İspanya parçalanma tehdidi ile karşı karşıya.

Yani uluslararası sistemi yeniden Batılı ülkelerin kurmaları ihtimali gerçekçi değil.

Peki ne olabilir?

Hristiyan dünyası, ABD ve İsrail, İhvan-ı Müslimin, Hamas, El-Fetih, El-Kaide, Taliban, IŞİD, Türkiye’deki AK Parti, Tunus’taki En-Nahda, Cezayir’deki FİS, Bosna Hersek’teki Aliya İzzetbegoviç hareketi gibi onlarca ülkede faaliyet gösteren örgüt, parti ve hareketleri, tek bir stratejik aklın aynı hedefe hizmet eden farklı kolları olarak görüyor. Batı dünyası aslında Afganistan, Irak, Filistin, Suriye ve Mısır gibi ülkelerde bu stratejik akla karşı savaşıyor. Ama başaramıyor. Ya da başarıları, mevzi ve geçici olmaktan öteye geçemiyor. Her defasında bu savaşın bedelleri ise onlara devasa rakamlara mal oluyor.

Eğer böyle bir stratejik aklın varlığını anlayabiliyorsak bu aklı kullanan bir “Üst Güç” de olmalı. Böyle bir üst güç var ise bu sadece İslam ülkelerinde değil Avrupa, Rusya, Çin, Hindistan, Afrika, Latin Amerika ve Amerika Birleşik Devletleri’nde de çok kritik yerlerde çok ciddi ve çok etkili faaliyetler gösteriyor olmalı.

Böyle bir aklın veya üst gücün nerede temerküz edebileceğine gelince…

Tarihten tevarüs ettiği eşsiz bir hazine kıymetindeki mirastan ilham alarak bugün mütekebbirlerin zulmüne karşı açıktan mücadele eden ve en gür şekilde hakkı haykırmakla kalmayıp onların düzenlerini bozan ve yeni bir düzen kurma mücadelesi veren bir Türkiye var.

Filipinler’de Moro İslami Kurtuluş Cephesi’nin ilan ettiği özerklikte Türkiye, garantör ülke. Malezya, Bangladeş, Pakistan, Afganistan, Irak, Suriye, Katar, Yemen, Sudan, Somali, Bosna, Kosova, Arnavutluk, Macaristan, Ukrayna, Azerbaycan, Gürcistan, Lübnan, Filistin, Tunus, Cezayir, Libya, Venezuela gibi ülkelerde çıkan her türlü sorunun tek çözüm kaynağı ve güvencesi olarak Türkiye görülüyor. Bu liste her geçen vakit ilave ülkelerle daha da genişliyor.

Başından buraya kadar değerlendirdiğimiz olaylar ve mantık örgüsü akla yatkın geliyorsa, ortalarda görünmeden bu kadar işi başaran bu güç ve enerji, artık ortaya çıkmaya hazırlanıyor demektir. Fahiş bir hata yapılmadığı takdirde dünyanın yeni düzeninin ana aktörünün o gücü temsil eden devlet olacağı söylenebilir. Yani bir asırdır açıkça görünmeyen, hissedilmeyen ama yaşayan “ruh” Türkiye merkezli olarak yeniden tecessüm ederse hiç şaşırmamak gerekir.

Sanki işaretler de bunu gösteriyor gibi.

En doğrusunu Allah bilir…

 

Alper Tan