Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Oslo Çözüm mü? Çözülme mi?

Mithat IŞIK
05 Temmuz 2021 07:47
A-
A+

İlk zamanlarda Filistin toprakları üzerinde kurulan devletin geçici olacağı, İngiliz mandası gibi kısa bir süre sonra bölgeyi terk edeceği değerlendiriliyordu.  Ya da bu işgalin sadece Filistin halkını ilgilendiren bir sorun olduğu zannediliyordu. İsrail’in geçen 25 yıllık bir süre içerisinde diğer Arap ülkelerinin aleyhine sınırlarını genişletmesiyle İsrail’in varlığının tüm bölgeyi ilgilendiren bir sorun olduğu Arap ülkeleri tarafından fark edilmeye başladı. Ancak sorunun çözülmesi konusunda hiçbir çözüm olmadı. Arap birliği bu sorunu mümkün olduğunca İslam dünyasından uzak tuttu. Arap milliyetçiliği ülküsü doğrultusunda sorunu Arap-İsrail çatışmasına indirgemekle yetindi. Özellikle Filistin halkının ödediği ve ödemeye devam ettiği bunca ağır bedele rağmen halen birçok Arap yöneticilerinin sorunun köklerine ilişkin sağlıklı bir strateji ürettiklerini söylemek zordur.

Madrid Konferansı

6 Mart 1991’de dönemin ABD başkanı George Bush Amerikan kongresinde bir konuşma yaptı. Konuşmasında “İsrail-Arap çatışmasını bitirmenin zamanı gelmiştir” dedi. George Bush’un yaptığı konuşmadan 6 ay sonra 30 Ekim 1991’de Madrid Barış Konferansı başladı.  Konferansın ev sahipliğini ABD başkanı George Bush ile Sovyetler Birliği lideri Mihail Gorbaçov birlikte yürüttü.

Konferansın görünürdeki amacı Mısır dışındaki Arap ülkeleri ile İsrail’in sorunlarını müzakere etmelerini sağlamaktı. Ancak kısa bir süre sonra müzakerenin amacının İsrail lehine tavizler koparmak olduğu anlaşıldı. Bunun içinde;

-Katılımcı ülkelere diplomatik baskı yapmak.

-Arap halkları gözünde İsrail’e meşruiyet kazandırmak.

-İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında diplomatik ilişiler başlatmak.

-Filistin meselesinin bir Arap-İsrail çatışması olarak tescillenmesini sağlamaktı.

Madrid Konferansı 3 gün sürdü ve herhangi bir çözüm üretmedi. Konferans başlarken de İsrail’in herhangi bir çözüm önerisine açık olmadığı ortadaydı.  İsrail, Filistin tarafının bağımsız bir heyetle konferansa katılmasına bile şiddetle karşı çıkmıştı. İsrail’in konferanstaki esas amacı meşru bir aktör olarak tanınmak ve ABD’nin diplomatik baskı gücünü kullanabildiğini göstermekti.

İsrail’in Madrid Konferansı’nda elde ettiği en büyük kazanım ise Arap ülkelerini bir birlik halinde müzakerelerin mümkün olmadığına inandırmak, teke tek görüşmelerde daha çok kazanımlar elde edeceklerine ikna etmekti.

Oslo’ya Açılan Kapı ve Gizli Görüşmeler

Madrid’den Washington’a taşınan görüşmelerde netice alınamaması üzerine FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) Norveç İşçi Partisi’nden İsrail ile gizli bir şekilde aracısız olarak masaya oturarak müzakere etmek için arabuluculuk etmesini istedi. FKÖ burada hata yapmıştı çünkü o dönemde Norveç parlamentosunun yarısından fazlası İsrail Dostluk Grubu’na üyeydi.

Özellikle Norveç İşçi Partisi ve Norveç Sendikalar Birliği İsrail için çalışan bir lobi grubu gibiydiler. Onlara göre İsrail, destekledikleri sosyalist demokratik tecrübenin iyi bir örneğiydi.  O sıralarda özellikle sosyalist eğilimli partiler arasındaki dayanışma Norveç İşçi Partisi ile İsrail İşçi Partisi arasında oldukça güçlü bir durumdaydı. Aynı zamanda Norveç, Avrupa devletleri arasında içerisinde İsrail’e en yakın ülke konumundaydı. Durum böyleyken FKÖ’nün Norveç İşçi Partisi’nden gizli görüşmeye arabuluculuk etmesini istemesi oldukça düşündürücüdür ve hatalıdır.

Görüşmeleri Filistin tarafı adına Ahmet Kurey (Ebu Ala) katılırken, İsrail tarafının baş müzakerecisi Yossi Beilin’di. Oslo müzakereleri sürecinde Beilin, Norveç tarafının desteğinden örtülü bir şekilde yararlandı. İsrail tarafı görüşmelerin seyrinden oldukça memnundu. Norveç tarafının önerisi gibi ortaya konan öneriler aslında İsrail tarafının istediği önerilerdi.

İsrail tarafı görüşmelerde önce kolay konuların konuşulmasını sonra zor konuların görüşülmesini istiyordu. Amaç görüşmelerin devam etmesini sağlamaktı. İsrail tarafı bütün önerilerin Norveç tarafından kendi dikte ettikleri şekilde verilmesini sağlıyordu. Sorun teşkil eden konuların sona bırakılması İsrail için avantaj sağlıyordu. Sorun teşkil eden konuların sona bırakılması İsrail için avantaj sağlıyordu. Örneğin turizm, eğitim, yerel yönetimler vs. gibi ikincil meselelerde Filistin tarafının isteklerini kabul etmek, Gazze ve Eriha’da Filistin’in küçük bir varlığının olmasını kabul etmek. İkinci turda can alıcı konularda Filistin delegasyonundan tavizler koparmaktı.

Peres gizli görüşmelere gözde diplomatlarından Uri Savir’i de dahil ederek süreci İsrail lehine hızlandırmayı amaçlamıştı. Görüşmelerde durum Filistin aleyhine tanzim edilmişti ki Uri Savir görüşmelerin yapıldığı otel yerine Norveçli yetkililerin evlerinde ağırlanıyordu. Savir gelir gelmez üç şart koymuştu;

-Kudüs ve mültecilerin dönüşü müzakere edilmeyecek.

-Uluslararası aktörler ve Birleşmiş Milletler aracı kılınmayacak.

-Göstermelik olan açık görüşmeler devam edecek.

Ne yazık ki Filistin temsilcisi (Yaser Arafat’ın temsilcisi) bu üç öneriyi kabul etti. Bütün bu tavizlerden sonra İsrail tarafı son hamlesini yaparak görüşmelerin dış işleri adına yürütüldüğünü öne sürerek Başbakan İzak Rabin’in temsilcinin de görüşmelere katılmasını istediler. Böylece sertliği ve uzlaşmaz tavrı ile bilinen Joel Singer görüşmelere dahil oldu.  Böylece İsrail tarafı inisiyatifi ele geçirdi ve Filistin tarafı psikolojik olarak çökmüş oldu.

Singer anılarında “Filistin tarafına yüz soru sordum, yüz cevap aldım. Hiç soru almadığıma da şaşırdım” diyor. Uri Savir durumu şu şekilde ifade ediyor; “Sayın bakanım bu insanlarla acilen bir anlaşma imzalamazsak büyük hata yapmış oluruz” diyor.

Görüşmelerden sonra dikkatlice tasvir edilen metni Singer Filistin deklarasyonuna sundu. Sunulan şartların ağır olduğunu gören Ahmed Kurey Tunus’a giderek Arafat’a takdim etti. Bunun üzerine taraflar arasında yedi saat süren bir telefon görüşmesi yapıldı. Neticede FKÖ, İsrail tarafından oluşturulan anlaşma şartlarını kabul etti.  13 Eylül 1993’te yapılacak imza töreni öncesinde Arafat, İsrail’in barış ve güvenlik içinde yaşama hakkını tanıdığını, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi(BMGK) 242 ve 338 sayılı kararını kabul ettiğini açıkladı.

Filistin tarafının verdiği bu tavizlere karşılık İzak Rabin

-Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Filistin halkının yegane temsilcisi olduğunu tanıdığını,

-Orta Doğu barış süreci çerçevesinde FKÖ ile müzakerelere hazır olduğunu söyledi.

Yapılan anlaşmada,

-İsrail ordusunu yetki alanı tanımlanmamıştır.

-İsrail’in denetimi dışında bir Filistin egemenliği söz konusu değildir.

-Bildirgede birçok nokta özellikle kapalı bırakılmıştır. Kapalı olan huşular güçlü olan tarafın de facto olarak belirleyeceğini bilen İsrail tarafı Filistin yönetimi için yetki mekan tahdidi yaparken İsrail ordusunun yetki alanı için tanımlamalardan kaçınmıştır.

-Hazırlanan metinde bağımsız bir Filistin devletinden ve Kudüs’ün statüsünün nasıl belirleneceğinden bahsedilmemiştir.

-Süreci tamamlamak üzere OSLO II anlaşması diye tabi edilen Batı Şeria ve Gazze Şeridi konusunda geçici anlaşma İzak Rabin ve Yaser Arafat tarafından 28 Eylül 1995’te Beyaz Saray’da imzalanmıştır.

-Bu anlaşmada sorunları çözmek yerine İsrail’in daha fazla avantaj elde etmesini sağlamıştır.

-Anlaşmada C bölgesi olarak adlandırılan bölgelerde her alanda İsrail’in tam yetkili olduğu belirtilmiştir.

-Buna dayanarak İsrail yeni yerleşim birimleri elde etmiştir.

-Bu bölgelere giden yolları açarak askeri ve siyasi anlamda Filistin yönetiminin otoritesini daha da sınırlandırmıştır.

-Filistin devletinin varlığını tamamen reddetmiştir.

Oslo Sonrası

-Topraklarının %78’inden vazgeçen Filistin yönetimi kalan %22 üzerinde bağımsız bir devlet kuramadı. Bu karşı İsrail uluslararası arenada daha fazla etki sahibi olmayı, barışı sağlayan devlet şeklinde kendini tanıtmayı başardı.

-İsrail Oslo’dan sadece siyasi değil ekonomik olarak da büyük avantaj sağladı. Çin ve Japonya gibi Asya ülkelerinden gelen sermaye ile İsrail ekonomisine güç kattı. Buna rağmen İsrail adeta kendisi hazırladığı bu anlaşmayı sayısız ihlal etti. Anlaşmaya rağmen yeni yerleşim birimleri kurarak işgallerine devam etti.

-Filistin yönetimine vermesi gereken vergi gelirlerini anlaşma dışı taleplerinin yerine getirilmediği bahanesiyle vermedi.

-Ramallah başta olmak üzere Filistin yönetiminin tek yetkili olduğu bölgelere baskılar yaparak tutuklamalar yaptı.

Oslo Anlaşması Filistin halkına ne vermiştir? Bu anlaşma sorgulanmalıdır. Filistin yönetimi kendilerine hiçbir hak vermeyen bu anlaşmayı tartışmaya açmalıdır. Oslo’da yapılan bu anlaşmada düzenlemeler yapmayı önermelidir. Kabul edilmemeleri halinde anlaşmayı askıya almak masadaki ilk seçenek olmalıdır. İsrail ile yürütülen güvenlik ve işbirliğinin dondurulması İsrail’i yeniden müzakere masasına çekmeye yetecektir. 

Filistin Oslo tuzağından bir an önce kurtulmalıdır. Oslo Filistin için adeta bir idam fermanıdır.