Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Düzen mi Adalet mi?

Hatice ÇELİK
26 Mayıs 2020 19:42
A-
A+

Uluslararası İlişkiler disiplininin en temel tartışmalarından biri “order vs. justice” yani düzen mi adalet mi tartışmasıdır. Bu tartışma özellikle insani müdahale durumlarının gerekliliği, ahlaki yönü ve doğuracağı sonuçlar üzerinden ortaya çıkmış bir ikilemi ifade etmektedir. Örneğin bir yerde insanlar zulme uğruyorsa oraya müdahale edilmeli mi, edilecekse kim nasıl edecek ve sonuçları bu müdahaleye değer mi yoksa daha da mı kötü olur gibi sorular etrafında bir tartışma döner. Bu da esasen sistemin en kutsallarından biri olan “egemenlik” kavramının ihlal edilmesi gerekli midir değil midir sorusuyla ilintilidir. Ne yaman çelişkidir ki düzen diye tanımlanan şey çoğu zaman zulme göz yummakken (BM kontrolündeki Srebrenica’da yaşanan ve dünyanın göz yumduğu katliam buna bir örnektir), adalet denen şey de yine çoğu zaman düzeni daha da bozan, daha da fazla zulme yol açan bir durum (ABD’nin olmayan kimyasal silahları gerekçe göstererek Irak’ı işgali ve Irak halkına Saddam’ın yaptıklarından daha da fazla zarar vermesi buna örnektir) ortaya çıkarmaktadır. Burada genel hatlarıyla düzen olarak tanımladığımız hal özünde liberal uluslararası düzendir. Bir başka ifade ile bazı liberal devletlerin (bilhassa ekonomik yapıları ve işleyişleri itibariyle) sistemin işlemesini mümkün kıldığı ve devam ettirdiği bir yapıdan bahsediyoruz. II. Dünya Savaşı’nın ardından ekonomik, siyasi ve askeri ayakları tasarlanıp kurulan bu sistem Soğuk Savaş boyunca “düşman” blokla mücadele halinde olmuştur. Kendinden farklı olanı, kendine benzemeyeni ve kendine alternatif olabilme ihtimali olan her şeyi düşman ilan edebilme yeteneğine sahip bu sistem bu becerisi ile Soğuk Savaş sonrası Sovyetlerin gücünü kaybetmesiyle biraz bocalamıştır. Fakat dediğim gibi bu öyle becerikli bir sistemdir ki kendine hemen yeni “düşmanlar” yaratıvermiştir. Bunların arasında “radikal İslam”, “terörist devletler” (Kuzey Kore, İran ve Irak Başkan Bush tarafından ‘şer ekseni’ ilan edilmişlerdir) ve ekonomik olarak kendine kafa tutabilecek ülkeler (Çin gibi) yer almaktadır. Düşman yaratmak son derece gereklidir zira sistem kendini düşmansız var edemez, varlık nedenini yitirir. Bunun için mutlak suretle bu döngünün devamı sağlanmalıdır. Halihazırda sistemin kurumları da bu düzenin devamı için çalışmaktadırlar. BM Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisi bizzat bunun somutlaşmış halidir. Yine IMF Batılı güçlerin yıllarca sömürüp geri bıraktıkları ülkelere kredi sağlama yoluyla sömürünün bir başka halini devam ettirmektedir. Uluslararası hukuk ise zaten neredeyse kimseyi memnun edebilmiş bir mekanizma değilken oradan da bir şey ummak en kibar haliyle saf niyetli olmaktır. Kaldı ki mevcut sistem hukuki bir nitelik kazanacak olsa bile bunun adalet sağlayabileceğini gerçekten düşünüyor muyuz? Hukuk ve adalet kavramlarının birbirinin yerine kullanılamayacak kavramlar olduğu, ikisinin çok başka şeyleri ifade ettiği bir başka yazının konusu olsun. Zira içinde bulunduğumuz durum haklının güçlü olduğu değil güçlünün haklı olduğu bir yapı. Daha fazla büyümek, daha fazla zenginlik, daha fazla güç için dünyanın geri kalanını görmezden gelen, kendi “en iyisi” için geride kalanlara “en kötüyü” layık görmekten imtina etmeyen bir yapı bu. Kendi çocuklarını diğer çocuklardan daha kıymetli gören, onların her zaman diğerlerinden daha güzelini hak ettiğini düşünen bu düzen aslında adaletsizliğin düzenidir. Güçlü olanın haklı olduğu değil, haklı olanın güçlü olabildiği bir dünya görmek umuduyla...