Sayed Sulaiman NABİL
Tüm YazılarıTürk Kardeşlerimize Bir Çağrı!
Afganistan’ın son yarım asırlık tarihi, bu ülkedeki siyasi (İslâmî) hareketlerin büyük çoğunluğunun “kazanan-kaybeden” hareketler olduğunu göstermektedir. Kazanan-kaybeden ibaresinden kastım, bu hareketlerin mücadelelerini zaferle sonuçlandırmış olmalarına rağmen mücadele/savaş sonrasında zaferi yönetmede, istikrarlı bir sistem oluşturmada ve halkın güvenini kazanmada başarısız olmalarıdır. Oysa bu hareketlerin dayandıkları ilke ve öğretiler, esasında mücadele sonrasında hakkı ve adaleti tesis etmek suretiyle insanları felaha, adalete, rahmete ve izzete götürmelerini gerekli kılardı. Bu sebeple pek çok gencin zihin dünyasında, şu sorular oluşmaktadır: Sorun bu hareketlerin inandığı davalarda mı yoksa onların hatalarında mı saklı? Onların hatalarında saklı ise o vakit hatalarının temelinde neler vardır?
Kanaatimce Afganistan’daki sorun, inanılan davalarda saklı olmaktan ziyade, İslami hareketlerin bu davaları üstlenirken üç temel sorunu aşamamalarından neşet etmiştir:
1. İslami söylem-isti’mâri yöntem 2. İslami mefhum - örfi anlam 3. Bireysel ve toplumsal düzeyde ücb ve acz paradoksu.
***
Mücadele ve mübareze yöntemi açısından iki farklı yaklaşımdan söz edilebilir: Islah edici (İslami) yöntem ve tahakkümcü (sömürgeci) yöntem. Islah edici yöntem: eşitlik, adalet ve insan onuru üzerine kuruludur; tahakkümcü yöntem ise eşitsizlik, kendini üstün görme, kibir ve istikbar üzerine bina edilir.
Tahakkümcü yöntemde hâkim olan, kendisini ‘öteki’den üstün görür ve ‘öteki’leri kendi maslahatlarını belirleme ve hayatlarını yönetme konusunda gerekli yetenekten yoksun kabul eder. Bu anlayışta ‘öteki’ akıl, irade ve seçme hakkına sahip kimseler olarak değil, üstün bir güç tarafından yönlendirilmesi ve idare edilmesi gereken kişiler olarak görülür.
Avrupalı sömürgecilerin geçmiş yüzyıllarda Afrika’ya ve dünyanın diğer bölgelerine isti’imâri güçler olarak girmelerinin temelinde de işte bu düşünce var olmuştur. Onlar sömürgeleştirdikleri milletlerin çoğunu medeniyetten uzak ve kendi işlerini yönetmek için gerekli ehliyetten yoksun görmüş, kendilerini ise medeniyet taşıyıcıları ve onları yönlendirmekle görevli kimseler olarak kabul etmiştir. Sömürgeciler kendileri ile diğer milletler arasındaki farkı yalnızca tarihsel ve sosyolojik bir farklılık olarak görmemiş; bazı durumlarda bunu tabii ve biyolojik bir farklılık olarak değerlendirmiştir.
Böyle bir yöntemde karşı tarafın aklı ve iradesi tanınmaz. Çünkü sömürgeci, kendine, inancına ve toplumuna karşı mesuliyet taşıyan yetkin akıl ve özgür iradenin kırılmasını önceler. Bunun yerine aklını zincire bağlamış, iradesini sömüren, güce teslim etmiş bir akıl ve irade inşa etmek ister. Bu sebeple önce güç yapısı ve siyasi sistem değiştirilir, ardından zor kullanma ve baskı yoluyla toplumun zihin dünyası dönüştürülür. Bu yöntemde sistemin değiştirilmesi, insanın değiştirilmesinden önce gelir. Başka bir deyişle önce insanların iradesi mağlup edilir, ardından zihin ve düşünceleri değiştirilmeye/köreltilmeye çalışılır.
Islah edici (İslami) yöntemde ise değişimin başlangıç noktası insanlara bir sistem dayatmak değildir. Bu yaklaşımda insanlar insanlık onuru bakımından birbirleriyle eşittir ve üstünlük ölçüsü takvadır; takvanın hakikatini ise yalnızca Allah bilir. Islah edici yöntem, insanın iradesini kırmak ve ortadan kaldırmakla başlamaz; aksine onun aklını ihya etmek ve vicdanını uyandırmakla başlar. Burada akıl köreltilmek istenmez; akıl üzerini örten perdelerden kurtarılmak istenir. Zira bilinir ki, aklın üstündeki perdeler kalktığında bütün insanların varacağı hakikat aynıdır.
Bu anlayışta her insan gelişme, seçim yapma ve hatta liderlik etme kapasitesine sahiptir. Değişmesi gereken onun bakışı, düşüncesi; insana, dünyaya ve hayata yönelik yaklaşımıdır. Akıl ve düşünce değiştiğinde ise irade yeniden hayat bulur ve toplum gelişmeye yönelik dönüşme imkânı kazanır. İslam davetinin ilk on üç yılında, iradeden önce bir aklın inşa edilmeye çalışılması da bunun en önemli örneğidir. Burada önce tevhidî bir düşünce dünyası inşa edilmiştir. Bu fikrî dönüşümün ardından yeni bir irade ortaya çıkmış ve bu irade Medine’de kıyamete kadar insanlara örnek olacak yeni bir nizamın zeminini hazırlamıştır.
Bu yöntemde akıl düşmanlaştırılmaz; ihya edilir. Özgürlük, dışlanmaz yeniden tanımlanır. Değişim olur fakat zoraki ve ani değil; tedricî, ikna edicidir. Adalet, hoşgörü, emniyet, toplumsal nizam sağlanır fakat zor kullanmave zulüm bunu gerçekleştirmenin yöntemi olarak kabul edilmez. Bu yöntem ani bir zafer vaad etmez ama mutlak bir zafer vadeder.
Tahakkümcü yöntemde ise akıl düşmanlaştırılır, dayatma esas alınır. Özgürlük, insanın dokunulmaz yitiği olarak değil, tahakkümcü tarafından belirlenen kısıtlı bir alan olarak görülür. Burada söylem ve hatta gaye iyi olabilir fakat amaca varmak için yöntemsel ilkeler gözetilmez. İlke dillere pelesenktir fakat ilkelerin çiğnenmesi sorun olarak görülmez. Islah edici yöntemden farklı olarak burada olan özellikler, kısa vadede mücadele yeteneklerini arttırır ve ani/kısa vadeli zaferler getirir. Ancak uzun vadede başarılı olması mümkün değildir. Başka bir ifadeyle ani zafer vadeder fakat mutlak zafer söz konusu değildir.
Bu sebeple sömürgeci yöntem varlığını sürdürebilmek için her daim güce ve istibdada bağlıdır. Zira bizzat kendi ilkelerini çiğneyerek kurulan tahakküm, o ilkeleri kalplerde var edemez. Islah edici yöntem ise ilkeden taviz vermez; bu sebeple kaybetse dahi ilkesi kalplerde var olur. İşte bu nedenle sömürgeci yöntemde, siyasi yapıların çöküşü ve güç araçlarının yok oluşu, bütün kazanımları beraberinde götürür. Islah edici yöntemde ise ilkeler, zafer veya mağlubiyet fark etmeksizin, insanların düşüncelerinde ve kalplerinde varlığını sürdürür.
***
Tüm bunlardan hareketle çağdaş Afganistan tarihini incelediğimizde, birçok İslami hareketin dinî bir iddiayla sahaya çıktığını, ancak pratikte sömürgeci yöntemlerden yararlandığını söyleyebiliriz. Bunların çoğu dinin rahmetini gerçekleştirme iddiasında olmuşlardır. Ancak uygulama rahmetin izlerini taşıyamamışlardır. Akıl ve iradeyi ihya ve inşa etmek için gelen İslam dini temelinde hareket ettiklerini iddia eden bu oluşumlar, Müslümanların akıl ve iradelerine yeterli alan açamamışlardır. İnsanları akıl ve irade sahibi olarak görüp onları ikna etmeye, eğitmeye ve katılımlarını sağlamaya çalışmak yerine, birçok durumda önce kendi istedikleri sistemi kurmak, ardından insanların düşüncelerini buna göre değiştirmek istemişlerdir.
Bu sebeple tıpkı bazı Afrika milletlerinin sömürgecilerin gücünün zayıflamasıyla onlara karşı ayaklanması gibi Afganistan’daki birçok hareket de gücünü kaybettikten sonra halkın aşağılaması, nefreti ve yüz çevirmesiyle karşı karşıya kalmıştır. Yalnızca baskı yoluyla ayakta duran bu sistemler, güç araçlarının zayıflamasıyla birlikte parçalanmıştır. Zira toprağa hâkim olmadan önce insanların aklında ve kalbinde bir yer edinmeyi başaramamıştır.
***
Bugün Afganistan tarihinde yeni bir dönüm noktasına geçmiştir. Fakat yapılagelen hataların devam mı edeceği yoksa yeni bir sayfa açarak, farklı bir gelecek mi çizeceği sorusu hala güncelliğini korumaktadır. Geçmişin sorunlarını ve yeni bir sayfanın açılması için gerekli olan hususları ifade etmek için kaleme alınan bu yazı, esasında Afganistan halkına değil, Türkiye’de Afganistan’ı düşünen kıymetli kardeşlerimize yazılmıştır. Ta ki burada ifade edilen hataların farkında olsunlar ve aşağıda zikredilecek çözüm yollarının hayata geçilmesi için de karınca kararınca destek sağlasınlar. Bunu yaparken de ne aşırı idealist ne de fazla karamsar olsunlar.
***
Çözüm Nedir?
Bu sorunun çözümünü birkaç başlık altında özetlemek mümkündür:
1. Dönüşüm, önce sistemi kurup ardından düşünceleri değiştirmekle başlamamalıdır; aksine önce düşünceler, bakış açıları değişmeli, ardından buna uygun bir sistem şekillenmelidir. Bir sistem kurulmuşsa da artık baskının yerini toplumsal dayanışma almalıdır. Afganistan’daki siyasi hareketler, insanların aklını sınırlandırmak ve iradesini kırmak yerine, aklın ve iradenin ihyasını çalışmalarının merkezine almalıdır. Nitekim aklın ihyası, insanı hakikati aramaya sevk eder. Akıl hakikatle buluştuğunda irade de hayat bulur ve insan derin ve kalıcı bir dönüşümün kaynağı hâline gelir.
Türkiye tecrübesi bu açıdan önemli bir örnek olarak değerlendirilebilir. Bu ülkedeki bazı İslami ve toplumsal hareketler, önce düşünce, kültür, toplum ve kurumlaşma alanlarında faaliyet göstermiş ve daha sonra ülkenin siyasi ve toplumsal yapısı üzerinde tedricî olarak etkili olabilmişlerdir. Bu nedenle onların fikrî ve toplumsal dönüşümü, sistematik değişimlerin de zeminini hazırlamıştır.
Buna yönelik olarak Türk kardeşlerimize düşen vazife, bir tercüme sürecini başlatmalarıdır. Türkiye’nin önde gelen eserlerini Farsça ve Peştucaya kazandırmak için bir seferberlik başlatmaları gerekir. Bu noktada Türkiye’deki Afgan gençliği gönüllü olarak her türlü desteği sağlamaya hazırdır.
2. Afganistan’daki İslamî hareketler bugün ucb ve acz olmak üzere iki darboğaza sıkışmış durumdadır. İhvanü’l-Müslimîn’den etkilenen hareketler çoğunlukla “kolektif acz” ve “bireysel ucb” ile karşı karşıyayken, Diyobendî ekolünden etkilenen hareketler daha çok “bireysel acz” ve “kolektif ucb”dan muzdariptir.
İhvanîler’de bireysel ucb iç anlaşmazlıklara ve kişisel rekabetlere yol açmış, kolektif acz ise insanların ortak bir hedef ve ideal çerçevesinde birbirleriyle uyumlu hâle gelmelerine engel olmuştur. Her birey kendisini hareketin merkezi olarak görmüş ancak kolektif bir irade oluşturamamıştır.
Diyobendîler’de ise kolektif ucb, bütünlüklü ve sistematik bir yapının oluşmasına yardımcı olmuş ancak bireysel acz, bireylerde inisiyatif alma, eleştiri, içtihat ve dönüşüm gücünü azaltmıştır. Birey kolektif yapı içinde erimiş; sorgulama ve değişim meydana getirme kabiliyetini kaybetmiştir. Bunun sonucunda kolektif sistem şekillenmiş ancak onun içsel ıslah ve dönüşüm kapasitesi sınırlı kalmıştır.
Bu iki darboğazdan çıkış yolu ise “vasat ümmet” kavramına dönmektir. Bu da ancak ucbun yerini tevazu ve aczın yerini cesaretin almasıyla mümkündür. Burada kolektif hareket esas alınır ancak bireyin şahsiyeti, aklı ve rolü de göz ardı edilmez. Ne birey topluluk için yok edilir ne de topluluk bireylerin arzularına ve kibirlerine kurban edilir.
Bunun için Türkiye ve halkı, kâzip ucbu (kibri) ortadan kaldırmak için Afganistan ile bir ilmî değişim programı başlatmalıdır. Bu vesileyle ucb içinde olanlar, yeni hususları görmek suretiyle tevazuyu öğrenir. Acz içinde olanlar için de Afganistan toplumunda gençlerin düşünce dünyalarını ihya etmek için bir düşünce kuruluşunun kurulmasına destek vermelidir. Böylece Afgan milletinin ilmî-tarihî-kültürel mirası topluma yeniden kazandırılmalıdır.
3. Bugün Afganistan bazı temel kavramların yeniden tanımlanmasına ihtiyaç duymaktadır. Yeniden sormak gerekir: Dindarlık nedir? Toplumsal hayat nedir? Özgürlük nedir? Kardeşlik nedir? Adalet, devlet, millet ve kolektif sorumluluk ne anlama gelmektedir? Dinde çok anlamlılık ne demektir? Müslüman genç kimdir? vs.
Bu kavramların her biri sınırlı grup düşünceleri, aidiyetleri ve çıkarları çerçevesinde tanımlanmıştır. Din bir hareketin, özgürlük başka bir hareketin tekelinde; kimlik bir etnik grubun sınırları içinde ve kardeşlik de belirli bir çevrenin çerçevesinde tanımlanmıştır. Bu nedenle toplumu birbirine bağlaması gereken kavramlar, bizzat ayrışma ve çatışma araçlarına dönüşmüştür.
Bu kavramlar küçük, etnik, bölgesel, mezhepsel ve grupsal tanımların sınırlarından çıkarılmalı ve millî ve kuşatıcı kavramlara dönüştürülmelidir. Din bir grubun diğer grup üzerindeki tahakküm aracı olmamalıdır; özgürlük dine düşmanlık olarak yorumlanmamalıdır; kardeşlik bir cemaatin üyeleriyle sınırlı kalmamalı ve millî kimlik de belirli bir etnik grubun veya coğrafyanın tekelinde olmamalıdır.
Bu hususun da gerçekleşmesi ancak bir düşünce ve eğitim merkezinin kurulması ve bu kuruluşun yukarıda ifade edilen hususları gerçekleştirmesiyle mümkündür. Gelinen noktada sahip olduğu vakıf kültürüyle bunun olmasına katkı sağlayabilecek yegâne ülke Türkiye’dir.
***
Bunlara ilaveten Afganistan, kapsayıcı bir millî kimliğe ihtiyaç duymaktadır. Öyle bir kimlik ki bu toprakların bütün insanları sınırlı etnik, dilsel, bölgesel ve grupsal aidiyetlerin ötesine geçerek kendilerini bu kimlikte bulabilsinler. Bu kimlik farklılıkları ortadan kaldırmamalı aksine onları ortak bir kader, sorumluluk ve ideal çerçevesinde bir araya getirmelidir.
Burada Türk kardeşlerimize düşen vazife, etnik temelli yaklaşımlardan bir an önce vazgeçmektir!
Afgan halkına bir bütün olarak bakmaktır!
Etnik değerleri değil, dini ve tarihi bağları öncelemektir!
Güncel Yazıları
Afganistan ve Pakistan Çatışması: Temel Nedenler ve Muhtemel Gelişmeler
05 Mart 2026
Hayâ, Emanet ve Sadakatle Yaşayan Lider: Ahmet Şah Mesud
11 Eylül 2025
Afganistan Siyasetinde Yeni Dönem: Rusya’nın Taliban Yönetimini Tanıma Kararı ve Bölg..
14 Temmuz 2025
Müslüman Gençliği Olarak Nasıl Stratejik Düşünebiliriz?
09 Temmuz 2025
Neden Hep “Tam Kazandık” Derken Kaybediyoruz?
14 Şubat 2025
Afganistan Nasıl Bir Bilinç ile Kalıcı İstikrara Kavuşur
03 Eylül 2024
Afganistan Mevcut Siyasi Dengeleri ve Muhtemel Gelişmeler -2
14 Nisan 2024
Afganistan’da Güncel Siyasi Dengeler ve Muhtemel Gelişmeler -1
28 Mart 2024
Dünyanın Kendisiyle, İnsanlığıyla İmtihanı: Gazze
29 Ocak 2024
İslam Dünyasının Kabul Etmek İstemediği Gerçek: Filistin Meselesinin Teo-Politik Haki..
08 Aralık 2023
Afgan Cihadının Efsanevi Komutanı: Ahmed Şah Mesut
08 Eylül 2023
Afganistan: Yarım Asırlık Krizin Arka Planı
02 Mayıs 2023
Afgan Halkını Saran Üç Zindan
03 Nisan 2023
Hala Dünya için Bir Umut Var
20 Şubat 2023
Taliban, Temel İnsan Hakları Konusunda Bekleneni Vermedi Afganistan’da Kadın Hakların..
03 Şubat 2023