Sayed Sulaiman NABİL
Tüm YazılarıAfganistan ile Pakistan, tarihsel olarak ortak bir geçmişe, ortak aşiretlere, benzer kültürel kodlara ve güçlü insani bağlara sahiptir. Sınırın iki tarafında aynı dili konuşan, aynı gelenekleri paylaşan, akrabalık ilişkileriyle birbirine bağlı milyonlarca insan yaşamaktadır. Ne var ki böylesine toplumsal müşterekata rağmen, siyasal düzlemde ortaya çıkan gerilimler ve güvenlik merkezli politikalar, bu doğal yakınlığı çoğu zaman kırılgan ve çatışmalı bir zemine taşımıştır.
***
Afganistan ile Pakistan arasındaki sorun, ilk bakışta iki komşu devlet arasındaki salt bir sınır ve güvenlik meselesi gibi görünse de hakikatte yarım asrı aşkın süredir vekâlet savaşları üzerinden yürüyen ve bugünlerde doğrudan karşılıklı askeri çatışmaya dönüşen tarihsel bir gerilimdir. Dolayısıyla bu çatışma yeni değildir, yalnızca form değiştirmiştir.
Meselenin kökleri, Pakistan’ın daha kurulmamışken, Büyük Britanya’nın bıraktığı yapay sınır dayatmasına dayanır. 1893’te etnik ve tarihsel gerçeklikleri dikkate almayarak çizilen Deurand Hattı, Büyük Birtanya’nın bu bölgeye bıraktığı bir kanser tömürü misalidir. Zira bu sınır sorunu, sadece bir sınır sorunu olarak kalmamış beraberinde pek çok yeni krizin de neşet etmesine sebebiyet vermiştir.
Bugünden bakıldığında taraflardan birini mutlak haklı, diğerini mutlak haksız görmek mümkün olabiliyor. Kimileri Pakistan’ın güvenlik kaygılarını, kimileri Afganistan’ın egemenlik hassasiyetlerini merkeze alarak değerlendirme yapacaktır. Ancak bu yazının amacı taraf tutmak değil, bir vakıayı anlamaya çalışmaktır. Ve malum olduğu üzere bu bakışla bir mesele değerlendirildiğinde tamamen haklı yahut tamamen haksız bir taraf ortaya çıkmayacaktır. Böyle bir okuma da sloganlarla değil; ancak tarihsel ve stratejik dinamikleri doğru okuyarak gerçekleştirilebilir.
Bu yazıda bugün yaşanan savaşın temel dinamiklerini beş başlık altında ele alacağız:
İlk olarak Durand Hattı meselesinin temellerine değineceğiz. Ardından Pakistan’ın kurulmasından sonra bu sınırın iki ülke arasındaki en temel sorun haline nasıl geldiğini inceleyeceğiz. Üçüncü olarak Pakistan’ın Afganistan’a yönelik “istikrarsızlaştır ve Güvende Kal” ile “Yakın Bir Hareketi İktidara Taşı ve Afganistan’ı Arka Bahçen Yap” stratejisini tarihsel seyri içinde ele alacağız. Dördüncü olarak bu politikanın bir uzantısı olarak Taliban hareketinin yıllarca Pakistan tarafından desteklenmesi, fakat zamanla bu ilişkinin tersine dönerek TTP sorununu üretmesi meselesini analiz edeceğiz. Beşinci ve son olarak ise yakın zamanda yapılan barış görüşmelerinin neden başarısız olduğunu değerlendirecek ve nihayet bu savaşın geleceğine dair muhtemel gelişmelerin üzerinde duracağız.
Sorunların Temel Nedeni Olarak Durand Hattı Meselesi
Afganistan-Pakistan geriliminin kalbinde yatan mesele Durand Hattı sorunudur. Bugün iki devlet arasındaki askerî çatışmaların, sınır ihlallerinin, karşılıklı suçlamaların ve güvenlik krizlerinin büyük kısmı doğrudan ya da dolaylı biçimde bu hat ile ilgilidir.
Durand Hattı, 1893 yılında dönemin Afgan Emiri Abdurrahman Han ile Britanya Hindistanı adına Sir Mortimer Durand arasında imzalanan bir anlaşma ile çizildi. Böylece ülkede ezici çoğunluğa sahip olan Peştun’ların yarısından fazlası sınırların öbür tarafında kaldı. O dönemde ortada Pakistan diye bir devlet yoktu. Bölge, Büyük Britanya’nın kontrolü altındaydı. Bu antlaşma ile Afganistan’daki Peştunlar ikiye bölünürken aslında Rusya’nın Afganistan üzerinden Birtanya’ya sorun teşkil etmesi engellendi. Diğer taraftan “azınlıklardan oluşan bir devlet” inşa edilerek her zaman istikrarsızlık potansiyeli olan bir devlet meydana geldi. Nitekim bu anlaşma öncesinde ülkenin yüzde 60’ını teşkil eden Peştunlar, sonrasında yüzde 40 bandına düştü. Aşiretler, akrabalar, hatta aynı köyün parçaları farklı idari alanlara bırakıldı. böylece Afganistan için bir ideal, fakat Pakistan’ın baş belası olan “Büyük Peştunistan İdeali” diye bir mesele ortaya çıktı.
Afganistan tarihsel olarak bu hattı hiçbir zaman nihai ve bağlayıcı bir uluslararası sınır olarak tanımadı. Anlaşmanın baskı altında imzalandığını, süresiz olmadığını ve Britanya Hindistanı ile yapıldığını, dolayısıyla 1947’de Pakistan’ın kurulmasıyla hukuki zeminin değiştiğini savundu. Pakistan ise ‘devletlerin halefiyet ilkesi’ gereği Britanya Hindistanı’nın sınırlarını devraldığını ve Durand Hattı’nın uluslararası meşru sınır olduğunu ileri sürdü.
Pakistan için Durand Hattı, devletin varlığını ve toprak bütünlüğünü ilgilendiren kırmızı çizgidir. Afganistan için ise bu hat, sömürge döneminde dayatılmış, etnik bütünlüğü parçalamış bir mirastır. Bu nedenle mesele yalnızca sınır değil; kimlik, tarih ve meşruiyet meselesidir.
Bu görüş ayrılığı yalnızca diplomatik bir ihtilaf olarak kalmadı. 1947’de Pakistan kurulduğunda, Afganistan Birleşmiş Milletler’de Pakistan’ın üyeliğine karşı oy veren tek ülke oldu. Bu sembolik tavır, aslında meselenin ne kadar ehemmiyetli bir egemenlik krizine dönüştüğünü gösteriyordu. Fakat burada şunu da hatırlatmakta fayda vardır ki, Afganistan hiçbir zaman Pakistan’ın zafiyetinden hareketle bu sınırı ihlal etme yoluna gitmemiştir. Nitekim Afganistan 1947, 1965 ve 1971 Pakistan-Hindistan savaşlarında Pakistan’a saldırarak onu hazimete uğratma fırsatına sahipken bunu yapmamış ve Afganistan kralı Zahir Şah şu sözleriyle tarihe not düşmüştür: “Müslüman kardeşimiz, kafirler tarafından saldırı altındayken biz onu arkasından hançerleyemeyiz.”
Ancak bu sorun hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı. “Peştunistan” ideali Afganistan dış politikasında adeta Türkiye’nin “Kızıl Elma” ideali gibi bir hülya ve amaca dönüştü. Süreç içerisinde zaman zaman sınır kapıları kapandı, karşılıklı top atışları yapıldı vs. Fakat hassaten 1970’li yıllardan itibaren iki taraf vekalet savaşı politikasını benimsemeye başldı. Bu da beraberinde Afganistan’da sonu gelmeyen savaşların başlangıcı oldu.
Davut Han’ın 1973 darbesi sonrasında, Peştunistan ideali dış politikanın merkezine yerleşti. Davut Han sınırdaki Peştun ve Beluçlar’ı Pakistan yönetimine karşı kışkırtırken Pakistan da Afganistan’da Sovyet yanlısı hareketlere karşı ortaya çıkan ihvan hareketine destek vermeye başladı. Fakat olaylar 1978 sonrasında bambaşka bir çehre kazandı. Nisan 1978’de Komünist darbe, 1979’da ise Sovyet işgali gerçekleşti. Sovyet işgali süreciyle birlikte Afganistan yeniden büyük bir güç rekabeti alanına dönüştü. Pakistan, Batı blokunun önemli bir müttefiki olarak Afgan direnişini destekleyen ana lojistik merkez haline geldi. Bu süreçte Pakistan’ın Afganistan üzerindeki etkisi arttı. Ancak aynı zamanda Afganistan’daki güç mücadelelerine doğrudan taraf olma pratiği de yerleşti.
İşte bu noktadan sonra iki ülke arasındaki ilişki klasik bir sınır ihtilafından çıkıp, güvenlik stratejileri üzerinden yürüyen bir “iç işlerine müdahale” sarmalına dönüştü. Pakistan için Afganistan artık sadece komşu değil, stratejik derinlik alanıydı. Afganistan için ise Pakistan, iç siyasetine sürekli müdahale eden bir aktördü.
Pakistan’ın Afganistan Stratejisi: “Güvensizleştir- Güvende Kal” ve “İktidarı Belirle-Afganistan’ı arka bahçeye dönüştür”
Pakistan’ın Afganistan politikasının temelinde şu üç temel faktör etrafında şekillenir: güvenlik, su meselesi ve ticaret. Özellikle Hindistan ile yaşadığı tarihsel rekabet, Pakistan’ın güvenlik algısını şekillendirmiştir. 1947’den bu yana yaşanan savaşlar ve krizler, İslamabad’ın zihninde “iki cepheli tehdit” korkusunu kalıcı hale getirmiştir. Bu nedenle Pakistan’ın dış politikası, büyük ölçüde Hindistan merkezli bir güvenlik perspektifiyle okunmalıdır.
Bu noktada Hindistan faktörü belirleyicidir. Pakistan, doğusunda Hindistan ile potansiyel bir savaş ihtimali varken batı sınırında kendisine mesafeli veya düşmanca bir Afganistan istememiştir. İşte “stratejik derinlik” diye anılan yaklaşım burada devreye girmiştir. Afganistan’ın ya zayıf ve kontrol edilebilir olması ya da İslamabad’a yakın bir yönetim tarafından idare edilmesi, Pakistan açısından bir güvenlik tamponu anlamına gelmiştir.
Bu çerçevede Pakistan’ın Afganistan’a yönelik iki temel strateji izlediği söylenebilir:
1) İstikrarsızlaştır ve Güvende Kal
Pakistan, Afganistan’da kendisine mesafeli ya da potansiyel olarak Hindistan’a yakın bir yönetim gördüğünde, o yönetimi dengelemek için içerideki muhalif unsurları destekleme eğilimine girmiştir. Bu, doğrudan müdahale değil; daha çok vekil aktörler üzerinden yürütülen bir etki üretme politikasıdır.
1970’lerden itibaren Afgan siyasal hareketleriyle kurulan temaslar, 1980’lerde Sovyet işgali sırasında mücahit gruplar üzerinden kurumsallaşmış, 1990’larda ise çok daha sistematik bir hal almıştır. Pakistan istihbaratı, Afgan sahasında hangi grubun güçleneceği konusunda belirleyici bir aktör haline gelmiştir.
Bu politika kısa vadede Pakistan’a manevra alanı kazandırmıştır. Afganistan’da hiçbir aktör, İslamabad’ı tamamen yok sayarak kalıcı bir düzen kuramamıştır. Ancak uzun vadede bu strateji, Afganistan’da sürekli bir istikrarsızlık üretmiş; sınırın iki tarafında da kontrolsüz yapıların güçlenmesine zemin hazırlamıştır.
2) Yakın Bir Hareketi İktidara Taşı ve Afganistan’ı Arka Bahçen Yap
1990’ların ortasında bu strateji en açık şekilde ortaya çıktı. Afgan iç savaşı ortamında zuhur eden ve ‘İstikrarsızlıklara son vereceğiz. Şeriatı getireceğiz!’ şiarıyla hareket eden Taliban, kısa sürede Pakistan’ın desteklediği ana güç haline geldi. Lojistik, siyasi ve diplomatik desteğiyle beraber Taliban 1996’da Kabil’i ele geçirdi.
Bu aşamada Pakistan’ın beklentisi açıktı: ‘Dost yönetim’, yani Taliban hükümeti, Hindistan etkisini sınırlayacak, Durand Hattı’nı fiilen kabul edecek ve Afganistan’ı Pakistan’ın güvenlik perspektifiyle uyumlu hale getirecekti.
Taliban yönetimi ise hassaten ikinci döneminde yani 2021 sonrasında, Pakistan’ın tüm beklentilerini karşılayan pasif bir aktör olmadı; özellikle sınır ve güvenlik meselelerinde bağımsız tutum sergiledi.
Işte tam burada ‘Pakistan Sendorumu’ olarak isimlendirebileceğimiz bir paradoks ortaya çıktı. Pakistan, Afganistan’ı istikrarsızlaştırma konusunda çoğu zaman başarılı oldu; ancak onu tam anlamıyla “arka bahçesi” haline getirme konusunda kalıcı bir başarı sağlayamadı, sağlayamaz. Çünkü Afganistan, dış müdahalelere karşı son derece dirençli bir siyasi kültür ve bilince sahiptir. Burada şu gerçeği ifade etmek yerinde olacaktır. Muasır tarihte Afganistan’da pek çok şahsiyet ‘vatan haini’ ve ‘casus’ olarak anıldı. Oysa Afganistan’da hiçbir zaman daimi casus söz konusu olmamıştır. Ortaya çıkan her hareket ve şahsiyet iktidarı ele geçirene kadar Pakistan ile ilişkisini iyi tutmuş ve dahi Afganistan aleyhine bazı adımlar atmıştır, fakat iktidara geçince ilk hamlesini Pakistan’a karşı yapmıştır.
Pakistan’ın Afganistan politikasındaki en çarpıcı kırılma, yıllarca desteklediği bir hareketin zamanla kendi güvenlik mimarisini tehdit eden bir yapıyı da meydana getirmesidir. Bu, klasik anlamda bir “geri tepme” (blowback) vakasıdır.
1990’larda Taliban’ın yükselişi, Pakistan açısından stratejik bir kazanım olarak görülüyordu. Kabil’de Hindistan’a mesafeli, Pakistan’la koordinasyon içinde hareket eden bir yönetim, İslamabad’ın güvenlik aklına uygundu. Ancak az önce de ifade edildiği üzere Pakistan’ın bu beklentisi karşılanmadığı gibi beraberinde TTP adında yeni bir sorun daha çıkardı. TTP, 2000’li yıllarda güçlenen ve ideolojik olarak Afgan Talibanı ile benzer referanslara sahip olan bir harekettir. Hedefi ise Pakistan devletini ele geçirmektir. Bugün itibarıyla Pakistan’ın içindeki en önemli güvenlik tehdidi TTP’dir.
Burada Pakistan Sendromu olarak ifade ettiğimiz hususun bir yan faktörü olarak bu durumu değerlendirebiliriz: Pakistan, Afganistan’da “kontrol edilebilir” bir yapı üzerinden politika üretmeye çalışırken, benzer ideolojik zeminden beslenen bir hareket kendi içinde doğdu. Üstelik Afganistan’daki istikrarsızlık ortam, bu yapı için güvenli sığınma alanları da sağladı.
2007’den itibaren TTP’nin saldırıları artarken, Pakistan ordusu kendi topraklarında orantısız hava ve kara operasyonlar yaptı. Bu süreçte on binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarca kişi yerinden edindi. Pakistan bir yandan Afganistan’da etki üretmeye çalışırken, diğer yandan kendi içinde ciddi bir terör dalgasıyla karşı karşıya kaldı.
2021’de Taliban hareketinin yeniden Kabil’i ele geçirmesi, Pakistan’da başlangıçta temkinli bir memnuniyetle karşılandı. Ancak kısa sürede beklentilerle gerçeklik arasındaki mesafe ortaya çıktı. İslamabad, Taliban yönetiminden TTP’ye karşı daha sert ve açık bir tavır bekliyordu. Fakat Taliban, TTP’yi tamamen tasfiye edecek bir pozisyon almadı; daha çok arabuluculuk ve müzakere önerileriyle süreci yönetmeye çalıştı. Bu Pakistan için büyük bir hayal kırıklığıydı. Zira Pakistan’ın yıllarca Afganistan’da uyguladığı “yakın hareketi iktidara taşı” stratejisi, tam tersine bir güvenlik açmazı üretti.
Bugün doğrudan askerî çatışmaya dönüşen tabloyu anlamak için bu arka planı görmek gerekir. Mesele yalnızca sınır ihlali ya da karşılıklı top atışları değildir. Mesele, yarım asrı aşkın süredir biriken güvenlik hesaplarının karşı karşıya gelmesinden ibarettir.
Geçtiğimiz aylarda ortaya çıkan çatışmalarda İran, Türkiye ve Katar arabuluculuk yapmak istediyse de bu ne yazık ki başarılı bir sonuç doğuramadı. Zira tarafların benimsediği politika birbirine tamamen zıt idi.
Son görüşmelerde İslamabad yönetimi, Afganistan tarafına temelde iki seçenek sundu:
Bunun dışında üçüncü bir yol olarak şu mesajı verdi: “Eğer siz harekete geçmezseniz, biz kendi istihbaratımızın tespit ettiği hedefleri vururuz.” Nitekim bugün Afganistan’a yönelik yapılan saldırılar bu üçüncü seçenek çerçevesinde yapılmaktadır.
Müzakere sürecindeki bu istekler hiçbir şekilde Afgan heyeti tarafından Kabul görmedi. Zira Afganistan tarafı bunu açık bir egemenlik ihlali olarak okumaktaydı. Bu sebeple bu üslubu ve çerçeveyi kategorik olarak reddetti. Ve üç hususu ifade etti: Birincisi, Pakistan’ın iddia ettiği merkezler Afganistan’da değildir. İkincisi, bu sorun hava bombardımanlarıyla çözülemeyecek, aksine daha fazla radikalleşme ve kaos üretecektir. Üçüncüsü ise Afganistan taraf değil, arabulucu olmak istemektedir.
Bu görüşmelerin sonuçsuz kalması iki tarafı birbirine baskı yapmaya zorladı. Pakistan tarafı; bazen Afganistan’a yönelik ihracatı durdurdu ya da sınır kapılarını kapattı, transit ticarette kısıtlamalara gitti, gümrük geçişlerini yavaşlattı, Afgan iş insanlarına yönelik vize süreçlerini zorlaştırdı ve Afgan mültecilerini zorla sınırdışı etti.
Diğer taraftan Afganistan hükümeti; Pakistan’a meyve ve tarım ürünleri ihracatını durdurdu, İran başta olmak üzere alternatif ticaret güzergâhlarına yönelme arayışına girdi, kamuoyunda Pakistan karşıtı söylemi sertleştirdi.
Bu karşılıklı adımlar, iki ülke ekonomisinin birbirine bağımlı yapısı düşünüldüğünde aslında her iki tarafı da zorlamaktadır. Fakat mesele artık rasyonel ekonomik hesapların ötesinde bir prestij ve güvenlik krizine dönüşmüş durumda.
Muhtemel Gelişmeler
Mevcut tabloya bakıldığında, tam ölçekli ve uzun süreli bir savaş ihtimali düşük görünmektedir. Gerilim yüksek, söylem serttir; ancak iki tarafın da uzun vadeli bir savaşı kaldıracak kapasitesi sınırlıdır.
Afganistan tarafında Taliban askeri olarak güçlü bir düzenli orduya sahip değildir; fakat sahaya yayılmış, ideolojik aidiyeti yüksek ve asimetrik kapasiteye sahip bir yapı söz konusudur. Afganistan’da Taliban literatüründe ‘istişhadi asker’ diye nitelenen canlı bomba gönüllülerinden oluşan bir ordu söz konusudur. Pakistan ise konvansiyonel askerî güç açısından üstün olsa da ciddi ekonomik sorunlarla karşı karşıyadır.
Şu gerçek göz ardı edilmemelidir; Pakistan günlerce Afganistan’ı hava saldırılarıyla vurabilir. Fakat dağlık coğrafyada her zaman saklanacak bir alan vardır. Coğrafya Afganistan lehine asimetrik avantaj üretmektedir. Bu sebeple savaşın sürmesi ne yeni kurulmuş ve yeni yeni kendi ayakları üstünde durmaya çalışan Taliban hükümeti için ne de ekonomik ve siyasi krizlerle boğuşan Pakistan için fayda sağlayacaktır.
Bu nedenle en muhtemel tablo şudur: savaş ufak çaplı da olsa bir süre daha devam edecektir. İki taraf bu krizden kendisi için iç politikada meşruiyet zemini sağlayacak ve sonra çatışmasızlık durumu söz konusu olacaktır. Başka bir ifade ile savaş durulur fakat barış olmaz. Ve bu sorun potansiyel bir kriz olarak var olmaya devam eder.
Güncel Yazıları
Hayâ, Emanet ve Sadakatle Yaşayan Lider: Ahmet Şah Mesud
11 Eylül 2025
Afganistan Siyasetinde Yeni Dönem: Rusya’nın Taliban Yönetimini Tanıma Kararı ve Bölg..
14 Temmuz 2025
Müslüman Gençliği Olarak Nasıl Stratejik Düşünebiliriz?
09 Temmuz 2025
Neden Hep “Tam Kazandık” Derken Kaybediyoruz?
14 Şubat 2025
Afganistan Nasıl Bir Bilinç ile Kalıcı İstikrara Kavuşur
03 Eylül 2024
Afganistan Mevcut Siyasi Dengeleri ve Muhtemel Gelişmeler -2
14 Nisan 2024
Afganistan’da Güncel Siyasi Dengeler ve Muhtemel Gelişmeler -1
28 Mart 2024
Dünyanın Kendisiyle, İnsanlığıyla İmtihanı: Gazze
29 Ocak 2024
İslam Dünyasının Kabul Etmek İstemediği Gerçek: Filistin Meselesinin Teo-Politik Haki..
08 Aralık 2023
Afgan Cihadının Efsanevi Komutanı: Ahmed Şah Mesut
08 Eylül 2023
Afganistan: Yarım Asırlık Krizin Arka Planı
02 Mayıs 2023
Afgan Halkını Saran Üç Zindan
03 Nisan 2023
Hala Dünya için Bir Umut Var
20 Şubat 2023
Taliban, Temel İnsan Hakları Konusunda Bekleneni Vermedi Afganistan’da Kadın Hakların..
03 Şubat 2023
İstikametini Arayan Coğrafya Orta Asya: Sovyet Rejiminden Türk-İslam Medeniyetine İmk..
23 Ocak 2023