Doç. Dr.Cevher ŞULUL

Doç. Dr.Cevher ŞULUL

Tüm Yazıları

Askerî Müdahale, Rejim Değişikliği ve İran Gerçeği

03 Şubat 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Son dönemde İran’a yönelik askerî müdahale ve rejim değişikliği tartışmaları yeniden hız kazandı. Özellikle Trump’ın ikinci başkanlık döneminde, İran’ın nükleer kapasitesi ve siyasi yapısı etrafında yürütülen bu tartışmalar, ABD’nin bölgeye yaptığı askerî yığınakla birlikte daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Kimi değerlendirmelerde, 12 gün savaşında İsrail ve ABD’nin son saldırıları İran’ı zayıflatmış, rejimi kırılgan hâle getirmiş ve “Venezuela benzeri” bir senaryoyu mümkün kılmış gibi sunuluyor. Oysa bu okumalar, İran’ın askerî, kurumsal ve toplumsal yapısını yeterince dikkate almayan indirgemeci yaklaşımlara dayanıyor.

İlk bakışta İsrail’in İran’a karşı savaşı, dikkat çekici bir başarı hikâyesi gibi görünebilir: İsrail, ülke içinde derin operasyonel kapasite geliştirdi; üst düzey askerî liderler ile nükleer bilim insanlarını sistematik biçimde hedef aldı ve ülkenin çeşitli bölgelerinde sabotajlar yürüttü. Savaşın ilk saatlerinde İran’ın hava savunması ve Tahran’ın karşılık verme kapasitesi felç edildi; nükleer program ağır hasar aldı. Bununla birlikte, bu dikkat çekici taktik kazanımlara rağmen, savaş nihayetinde kendi stratejik başarısızlığının tohumlarını da ekmiş oldu. Şöyle ki:

Uzun vadede savaş, İran’ın güvenlik algısında köklü bir dönüşüme sebebiyet verdi. Güçlü orduların İran sınırları içinde yeni bir savaşı yürüttüğünü canlı biçimde deneyimlemek, ulusal savunmayı halkın zihninde yeniden somut ve varoluşsal bir mesele hâline getirdi. İran’da sıradan insanlar—çoğu Saddam Hüseyin’in savaşından on yıllar sonra doğmuş olanlar—İsrail’in ülkelerinin hava savunmasını ne kadar kolay aşabildiğini kendi gözleriyle gördüler. Ancak aynı zamanda İran’ın balistik füzelerinin, İsrail harekâtını dizginlemede ve savaşın seyrini İran lehine çevirmede ne kadar belirleyici olduğunu da deneyimlediler. Bunun beklenen sonucu, İran hava savunmasının güçlendirilmesine, yıpranmış hava filosunun modernize edilmesine ve uzun süredir sıradan İranlılar arasında geniş destek gören füze programının genişletilmesine yönelik toplumsal desteğin belirgin biçimde artması oldu.

Dolayısıyla yüz milyonluk nüfusu, geniş coğrafi derinliği olan bir devletin, Venezuela’da olduğu gibi zorbalık yöntemleriyle ya da sınırlı askeri hamlelerle ortadan kaldırılabileceğini düşünmek, tarihsel ve coğrafi gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

İran’ın Askeri Kapasitesi

İran, araştırma merkezlerini ve özellikle nükleer tesislerini, yerin yaklaşık 800 metre altına inşa etmiş bir devlettir. Bu derinlik, onlarca katlı bir yapıya karşılık gelmektedir. Araştırma faaliyetlerine başlanırken dahi, bir gün bu tesislerin hedef alınabileceği öngörülmüş ve buna göre bir savunma mimarisi geliştirilmiştir. “12 gün savaşı” sırasında İsrail’e fırlatılan füzelerin çoğunun sıvı yakıt kullandığı, bunun da hazırlık süresini uzatıp füzeleri fırlatma öncesinde daha görünür hâle getirdiği belirtilmektedir. Buna karşılık, İran’ın artık katı yakıtlı sistemlere daha fazla yöneldiği; katı yakıtın hazır olması nedeniyle hazırlık ihtiyacını azalttığı ve fırlatma kabiliyetini hızlandırdığı ifade edilmektedir. Ayrıca İran’ın yalnızca dağ içi tüneller ve sabit silolarla sınırlı kalmayıp, mobil füze platformları ve hareketli rampalar gibi yeni taktikler geliştirdiği belirtilmektedir. Bu tür platformların fırlatma anında tespitini zorlaştırdığı; bir noktadan atış yapıp başka bir noktaya intikal edebileceği vurgulanmaktadır.

Füze sayısına ilişkin olarak, İran’ın elinde 1.500–3.000 Aralığında füze bulunduğu yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Bunun bir kısmının psikolojik savaş amaçlı abartı içerebileceğini varsaysak bile asıl kritik unsurun sayıdan çok yakıt türü, menzil ve operasyonel esneklik olduğu vurgulanmaktadır.

İran’da bilim insanlarına yönelik saldırılar, bu kapasitenin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez. İran’da yalnızca birkaç düzine değil, binlerce bilim insanı bulunmaktadır. Bu uzmanlar, ülke geneline yayılmış çok sayıda araştırma merkezinde faaliyet göstermektedir. Bir merkezin hedef alınması, diğerlerinin işlevsiz hale gelmesi anlamına gelmez. Bu durum, merkeziyetçi olmayan ve sürekliliği esas alan bir bilimsel ve askeri yapılanmanın göstergesidir.

İran’a Yönelik Savaş ve Üçüncü Dünya Savaşı

İran’a karşı yürütülecek bir savaşın, küresel bir çatışmanın parçası olacağı değerlendirilmektedir. Mevcut süreç, kısa süreli çatışma turlarından ibaret değildir; uzun soluklu bir savaş dönemine işaret etmektedir. Bu bağlamda, yaşananlar yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte değerlendirilmelidir. Günümüzde savaş, klasik anlamda orduların cephelerde karşı karşıya geldiği bir biçimde yürütülmemektedir. Teknolojik gelişmeler, bilgi devrimi ve ekonomik küreselleşme, savaşın doğasını dönüştürmüştür. Savaş artık askeri olduğu kadar ekonomik, teknolojik ve istihbarata dayalı bir nitelik taşımaktadır. Yaptırımlar, ambargolar ve ekonomik kuşatma politikaları, modern savaşın temel araçlarıdır. İnsanların geçim kaynaklarını, ekonomik yaşamlarını ve toplumsal refahını hedef alan bu uygulamalar, savaşın farklı bir biçimini temsil etmektedir. Aynı şekilde, gelişmiş istihbarat teknikleri ve teknolojik takip yöntemleri de bu savaşın ayrılmaz parçalarıdır.

Uzman değerlendirmelerine göre, olası bir savaş sınırlı ve kısa süreli olmayacaktır. Böyle bir çatışma, rejim değişikliği hedefini içeren geniş kapsamlı bir savaş niteliği taşıyabilir. Buna karşılık, İran’ın da savaşın başlaması hâlinde geri adım atmayacağı ve sahip olduğu tüm imkânları devreye sokacağı öngörülmektedir. Bu durum, Tel Aviv’de dahi alışılmışın dışında bir tablo ortaya çıkarabilir. Bu bağlamda, söz konusu çatışmanın yalnızca İran’ın değil, aynı zamanda Arap dünyasının da meselesi olduğu görüşü dile getirilmektedir.

Bu nedenle Arap ülkeleri bu savaşın çıkmasını istememektedir. Çünkü savaş çıkarsa, “sıfır toplamlı” bir savaşa dönüşme riski vardır: İran, rejimin başının hedef alındığını gördüğünde tüm kapasitesini devreye sokacaktır. ABD’nin de yoğun yığınakla İran’ın temel altyapısını tahrip etmeye çalışabileceği belirtilmektedir. Bu durumda, İsrail’in “12 gün” olarak anılan çatışmada bile bazı İran füzelerini engelleyemediği hatırlatılarak, İsrail içindeki yıkım ihtimalinin yükseldiği ileri sürülmektedir. Ayrıca İran’ın, saldırı uçaklarının kalktığı ülkeleri de hedef alacağını açıkladığı vurgulanmakta; bu nedenle Körfez ülkelerinin de doğrudan risk altında olduğu savunulmaktadır. Bu şartlarda bölge ülkelerinin savaşa karşı çıkmasının, yalnızca siyasi değil, aynı zamanda güvenlik ve hayatta kalma gerekçelerine dayandığı ileri sürülmektedir.

Trump Doktrini ve Askeri Yığınak

Trump’ın başlangıçta İran’ı Venezuela benzeri bir dosya gibi okuduğunu; ancak İran’ın çok daha zor bir hedef olduğunun fark edilmesiyle, uzun süren savaşlardan ve Amerikan asker kayıplarından kaçınma eğilimine geri döndüğü ileri sürülmektedir. Bununla birlikte, Trump’ın en belirgin özelliğinin hızlı fikir değişiklikleri olduğu; bu nedenle davranışlarının öngörülmesinin güç olduğu belirtilmektedir.

Trump’ın uluslararası ilişkilerde Venezuela ve Grönland örneklerinde olduğu gibi “şantaj” benzeri bir baskı politikası yürüttüğü söylenmektedir. Bu çerçevede Trump’ın, İran’da da sürpriz bir “hızlı operasyon” ile en üst liderliği hedef alıp, ardından pragmatik hükümetle sınırlı pazarlıklara yönelebileceği ihtimali dile getirilmektedir. Böyle bir yaklaşımın, nükleer program, balistik füzeler ve İran’ın bölgesel uzantıları üzerinden farklı pazarlık kapıları açabileceği; hatta Yemen’de Husiler başlığının da sonraki aşamada bu çerçeveye dâhil edilebileceği ima edilmektedir.

Bu noktada kritik bir husus, söz konusu savaşın esasen İsrail Başbakanı Netanyahu’nun savaşı olmasıdır. Netanyahu, tüm çabasıyla Trump’ı bu çatışmaya ikna etmeye çalışmaktadır. İsrail istihbarat teşkilatı Mossad’ın başkanı ile askeri istihbarat yetkililerinin Washington’daki temasları ve ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) içindeki İran karşıtı sert tutum, bu sürecin askeri seçeneğe doğru itildiğini göstermektedir. Mevcut tablo, ABD yönetiminin ve karar alma mekanizmasının müzakere seçeneğinden ziyade askeri seçeneği öncelediğini ortaya koymaktadır.

ABD İçinden Gelen Uyarılar

 ABD’li yetkililer, İran’ın son saldırılar sonrası daha zayıf görünebileceğini kabul etmekle birlikte, iki kritik noktaya vurgu yapmaktadır: Birincisi, İran’da rejim değişikliğinin garanti edilemeyeceği; ikincisi ise, rejim değişikliği gerçekleşse bile sonrasının daha iyi olacağına dair hiçbir güvence bulunmadığıdır.

Ayrıca İran’ın ekonomik zorluklarına rağmen binlerce füze üretebildiği ve ABD ile İsrail’e ciddi zarar verebilecek kapasiteye sahip olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle İran’la savaşın “bir gezinti” olmadığı, aksine yüksek maliyetli ve riskli bir çatışma olacağı açıkça ifade edilmektedir.

Bölgesel düzeyde İsrail tarafında belirgin bir tedirginlik, ABD tarafında ise olası bir askeri hamlenin uzun vadeli bir bataklığa dönüşebileceğine dair değerlendirmeler öne çıkmaktadır. ABD içinde, herhangi bir saldırının hedeflerine ulaşıp ulaşamayacağının kesin olmadığı yönünde tartışmalar yapılmaktadır. Buna karşılık İranlı siyasi ve askeri liderlik, tek bir çizgide ısrar ederek, olası bir çatışmanın kapsamının geniş olacağını; ABD üsleri ile İsrail’in İran füzelerinin menzili içinde bulunduğunu vurgulamaktadır.

İran’a karşı savaş, esasen İsrail’in birincil önceliğidir;  bunun Trump’ın ilan ettiği siyasi-güvenlik doktriniyle de tam uyuşmadığı söylenmektedir. Trump’ın çizgisi ve ABD’nin ulusal güvenlik stratejisinde “Batı yarımküreyi koruma” ve etki alanını (Monroe Doktrini) güçlendirme önceliği bulunmaktadır. Bu çerçevede, ABD’nin yeniden Ortadoğu’ya “çekilmesinin”, 2001 ve 2003 dönemlerinde yeni-muhafazakârların Afganistan ve Irak müdahaleleriyle yaptığı hataların tekrarı anlamına gelir. ABD’nin Ortadoğu’da sürüklendiği her büyük kriz, rakip güçlere Rusya ve Çin küresel sahnede yeniden konumlanma fırsatı vermiştir. Bu nedenle İran’a karşı yeni bir askeri macera, geçmişten daha ağır sonuçlar üretebilecek “daha şiddetli” bir hata olarak görülmektedir.

Diplomasi ve Arabuluculuk Girişimleri

Bölgedeki askeri yığınak, savaş söylemleri ve artan gerilim bağlamında, yaşanan sürecin kaçınılmaz bir çatışmaya mı evrileceği, yoksa diplomatik çözüm ihtimallerinin hâlen geçerli olup olmadığı tartışılmaktadır. Askeri seçeneğin ağır bastığı bu süreçte, İran Dışişleri Bakanı’nın İstanbul’da bulunması ve Türkiye merkezli olası bir arabuluculuk girişiminin gündeme gelmesi dikkat çekmektedir. Bazı çevrelerde, Amerikan şirketlerinin İran petrolü üzerinden yatırım ya da ortaklık yoluyla sürece dâhil olabileceği ve bu yolla Washington’un tutumunun yumuşatılabileceği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.

Ancak temel soru şudur: İran, ABD tarafından dayatılan ağır koşulları kabul edebilir mi? ABD’nin sunduğu üç temel şart bulunmaktadır: İran’ın nükleer kapasitesinden vazgeçmesi, balistik füze yeteneklerini ortadan kaldırması ve bölgedeki müttefikleriyle ilişkisini kesmesi. Bu talepler, fiilen İran’dan bir teslimiyet belgesi imzalamasını ve caydırıcılık kapasitesinden tamamen vazgeçmesini istemek anlamına gelmektedir. İran’ın ideolojik ve stratejik yapısı göz önünde bulundurulduğunda, bu koşulların kabul edilmesi olası görünmemektedir.

İran, müzakere yoluyla bir çözüme ulaşmak istemektedir; ancak bu, Trump’ın dayattığı ve İran’ın konumunu, değerlerini, anlam dünyasını ve temsil ettiği stratejik rolü ortadan kaldıracak şartları kabul edeceği anlamına gelmemektedir. Bu sorunun yanıtı nettir: İran, yaklaşan savaşın büyüklüğünün farkında olmasına rağmen bu koşulları kabul etmeyecektir.

Gözlemcilere göre İran’ın bazı başlıklarda sınırlı pazarlık alanı olabileceğini; özellikle nükleer teknoloji konusunda daha önce anlaşma zemini oluştuğunu hatırlatmaktadır. Ancak ABD’nin artık “kısıtlama” değil “tam söküm” istediği; bunun daha tehlikeli bir talep olduğu vurgulanmaktadır.

İsrail’in asıl kaygısının nükleer dosyadan bile fazla, İran’ın gelişmiş balistik füze kapasitesi olduğu ifade edilmektedir. Öte yandan “Venezuela senaryosu”nun İran’da tekrarlanmasının, iki nedenle zor olduğu savunulmaktadır: İran’daki sistemin bir devrim ürünü olması ve sert bir çekirdeğe sahip bulunması; ayrıca kurumlar, yapılar ve kadrolar nedeniyle yalnızca liderin hedef alınmasının sistemde “boşluk” yaratmayacağı, ikinci-üçüncü kadroların hızla devreye gireceği ileri sürülmektedir.

SONUÇ

Ortaya çıkan tablo, İran’a yönelik askerî müdahale ve rejim değişikliği senaryolarının, kısa vadeli taktik kazanımlara rağmen uzun vadede yüksek maliyetli ve öngörülemez sonuçlar üretme potansiyeli taşıdığını göstermektedir. İsrail’in mevcut kriz ortamında askeri baskıyı artıran yaklaşımının, diplomatik çözüm ihtimallerini daralttığı; bölgesel gerilimi ise daha karmaşık ve kontrol edilmesi güç bir noktaya taşıdığı görülmektedir.

Bu süreçte temel açmaz, yalnızca İran açısından değil, aynı zamanda ABD açısından da belirgindir. Askerî seçeneğin tercih edilmesi, ABD’yi uzun vadeli ve maliyetli bir çatışma riskine sürüklerken; müzakere seçeneği ise mevcut güç dengelerini fiilen tanımayı gerektirmektedir. Bu ikilem, Washington’un karar alma süreçlerinde süregelen tereddütleri de açıklamaktadır.

İran açısından bakıldığında ise temel mesaj nettir: Askerî baskı, ne rejimin çözülmesini ne de temel stratejik yönelimlerin terk edilmesini garanti etmektedir. İran’ın kurumsal yapısı, askerî kapasitesi ve toplumsal dayanıklılığı, sınırlı ya da geniş ölçekli bir müdahalenin hızlı ve kalıcı bir siyasal dönüşüm üretmesini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle müzakere, ancak mevcut gerçekliklerin karşılıklı olarak kabul edilmesi durumunda anlamlı bir seçenek hâline gelebilir.

Sonuç olarak, İran’a karşı kapsamlı bir savaşın askerî, siyasi, ekonomik ve insani maliyetlerinin son derece yüksek olması, böyle bir seçeneğin rasyonelliğini tartışmalı kılmaktadır. Olası bir çatışmanın Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji piyasalarını sarsma riski ve bölgesel istikrarsızlığı derinleştirme ihtimali, askerî seçeneğin sınırlarını daha da belirgin hâle getirmektedir. Mevcut koşullar altında, sınırlı ve dar kapsamlı askerî eylemler dahi kontrol edilmesi güç sonuçlar doğurabilecek bir eşiğe işaret etmektedir.

Doç. Dr. Cevher ŞULUL

(Harran Üniversitesi Öğretim Üyesi)

 

 

Güncel Yazıları

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA