Giriş
Türkiye ile Mısır, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz havzasında askeri kapasite, nüfus, ekonomik potansiyel ve diplomatik etki bakımından öne çıkan iki kritik aktördür. Bu nedenle Ankara–Kahire hattındaki her kırılma ya da yakınlaşma, yalnızca ikili ilişkileri değil, bölgesel güç dengelerini de doğrudan etkiler. 2013 sonrası dönemde ilişkiler keskin biçimde gerilemiş; diplomatik temsil düzeyi düşürülmüş ve özellikle Libya İç Savaşı ile Doğu Akdeniz’deki bloklaşmalar bağlamında iki ülke uzun süre karşıt konumlarda yer almıştır.
Buna karşın 2021’de başlayan temaslar, normalleşmeyi kademeli biçimde yeniden mümkün kılmış; 2023’te büyükelçilik düzeyine dönüş, sürecin yalnızca “temas” değil “kurumsal yeniden inşa” safhasına geçtiğini göstermiştir. 2024–2025’te liderler düzeyindeki karşılıklı ziyaretler ivmeyi artırırken, 4 Şubat 2026 Kahire ziyareti bu süreci daha somut bir zemine taşıyan kritik bir eşik olmuştur: Türkiye–Mısır Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin 2. toplantısı ortak bildirisi imzalanmış; ayrıca savunma, ticaret, sağlık, tarım/veterinerlik, sosyal koruma ve gençlik–spor gibi alanlarda bir dizi mutabakat metni ilan edilmiştir.
Bu tablo, ilişkilerin yalnızca “krizlere göre ayarlanan pragmatik temaslar” düzeyinde kalmadığını; düzenli istişare mekanizması, çok sektörlü anlaşmalar ve savunma-sanayi temelli projeler üzerinden kopuş maliyetini yükselten bir çerçeveye doğru evrildiğini göstermektedir.
Ekonomi ve Yatırımlar
Normalleşme sürecinin en hızlı ve somut sonuç üreten boyutu ekonomi olmuştur. Siyasi gerilimlerin yoğunlaştığı dönemlerde dahi ticaretin tamamen kesilmemesi, ekonomik karşılıklı bağımlılığın diplomatik krizlere karşı görece dirençli kaldığını göstermiştir. 2026 Şubat temaslarında bu boyut açık biçimde “hedef” düzeyine taşınmış; Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mısır’ın Türkiye’nin Afrika’daki en büyük ticaret ortaklarından biri olduğunu vurgulayarak, son yıllarda 8–9 milyar dolar bandında seyreden ticaret hacmini 15 milyar dolara çıkarma hedefini kamuoyuyla paylaşmıştır.
Sektörel dağılımda sanayi ürünleri, ara malları, tekstil, kimya ve enerji bağlantılı girdiler öne çıkarken, Türkiye’nin Mısır’ı bölgesel üretim ve yeniden ihracat üssü olarak konumlandırma yaklaşımı ekonomik entegrasyonu derinleştirmektedir. Türk yatırımları, özellikle ihracata dönük sanayi üretiminde yoğunlaşarak Mısır ekonomisi açısından istihdam ve döviz kazandırıcı bir rol üstlenmekte; Ankara açısından ise Afrika ve küresel pazarlara erişimi kolaylaştıran bir ekonomik köprü işlevi görmektedir.
Enerji ve ulaştırma başlıkları da ilişkilerin jeostratejik boyuta evrilme potansiyelini en güçlü yansıtan alanlar arasındadır. Doğu Akdeniz’de doğal gaz rekabeti sürerken, Mısır’ın LNG altyapısı ve ihracat kapasitesi ile Türkiye’nin enerji transit merkezi olma hedefi, uygun koşullarda tamamlayıcı bir ilişki zemini oluşturabilir. Deniz taşımacılığı ve limanlar üzerinden geliştirilebilecek lojistik işbirliği ise Süveyş Kanalı’nın küresel ticaretteki kritik rolü nedeniyle iki ülkenin tedarik zinciri entegrasyonunu güçlendirebilir.
Diplomatik Koordinasyon ve Bölgesel Dosyalar
Normalleşme, yalnızca ikili düzlemle sınırlı kalmayıp bölgesel kriz alanlarında artan diplomatik koordinasyonla çok taraflı bir boyut kazanmıştır. Gazze, Libya, Sudan, Somali ve Doğu Akdeniz gibi dosyalar; Ankara ile Kahire’nin hem rekabeti yönetmeye hem de belirli başlıklarda işbirliği üretmeye yöneldiği alanlar olarak öne çıkmaktadır.
Gazze ve Filistin
Gazze krizi, Türkiye–Mısır koordinasyonunun en görünür olduğu alanlardan biri haline gelmiştir. İnsani yardım, ateşkes ve çatışmanın bölgesel ölçekte genişlemesinin engellenmesi gibi başlıklarda iki ülkenin söylemlerinin yakınlaştığı görülmektedir. Bu koordinasyon 2026 Şubatında yeni bir formata da taşınmış; Gazze Barış Kurulu’nun ilk toplantısında Türkiye, Mısır ve Katar’ın “asli arabulucular” olarak anılması, diplomatik eşgüdümün yalnızca ikili değil, çok taraflı platformlarda da görünür hale geldiğini göstermiştir.
Libya
Libya, uzun süre iki ülkenin karşıt pozisyonlarda yer aldığı temel rekabet alanlarından biri olmuştur. Ancak son dönemde askeri çözüm yerine siyasi süreçlerin desteklenmesi, düzensiz göç ve güvenlik risklerinin kontrolü gibi başlıklarda daha “kontrollü dengeleme” dilinin öne çıktığı izlenmektedir. Bu durum Libya dosyasını, rekabetin tamamen ortadan kalkmasından ziyade, çatışma maliyetlerinin yönetilmesine ve sahadaki risklerin sınırlandırılmasına dönük bir koordinasyon alanına dönüştürmektedir.
Sudan, Somali ve Kızıldeniz Hattı
Sudan’daki iç çatışma, Kızıldeniz güvenliği ve göç hareketleri nedeniyle her iki ülke açısından ortak riskler üretmektedir. Somali dosyası ise yalnızca güvenlik değil, bölgesel bütünlük ve istikrar tartışmalarının da parçası haline gelmiştir. Şubat 2026 temaslarında Sudan ve Somali’nin liderler düzeyinde gündeme gelmesi, Ankara–Kahire hattında “ortak dosyalar”ın kalıcılaştığını göstermesi bakımından önemlidir.
Çok Taraflı Platformlar
Normalleşme süreci, çok taraflı diplomasi alanında da koordinasyon kapasitesini artırmaktadır. Türkiye ve Mısır’ın bölgesel krizlerin ele alındığı platformlarda temaslarını sıklaştırması, iki ülkenin yalnızca ulusal çıkarlarını değil, daha geniş bir istikrar perspektifini de gözeten bir dil geliştirmeye çalıştığına işaret etmektedir. Bu alan, ikili ilişkilerin “gündem üretme” kapasitesini yükselten tamamlayıcı bir zemin sunmaktadır.
Güvenlik İşbirliği ve Savunma Sanayiinde Yeni Eşik
Türkiye–Mısır normalleşmesinin en hassas ama aynı zamanda en “stratejik” boyutu güvenlik ve savunma alanıdır. Bu başlık, geçmişte karşılıklı güvensizlik nedeniyle sınırlı kalmış olsa da, 2026 Şubat itibarıyla kurumsal ve proje bazlı bir çerçeve belirginleşmiştir.
Öncelikle iki ülke arasında Askeri Çerçeve Anlaşması imzalanması, savunma alanındaki temasların yalnızca “niyet” düzeyinde kalmadığını ve hukuki/kurumsal bir zemine taşındığını göstermektedir.
İkinci olarak, savunma sanayiinin somutlaştığı kritik örneklerden biri MKE ile Mısır Savunma Bakanlığı arasında imzalanan toplam 350 milyon dolarlık ihracat anlaşmasıdır. Bu paket; MKE TOLGA Yakın Hava Savunma Sistemi’nin (YHSS) ihracı, Mısır’da topçu mühimmat fabrikası ve fişek üretim tesisleri kurulumu ve ayrıca iki taraf arasında ortak şirket tesis edilmesi gibi, ilişkiyi “tek seferlik alım” modelinden çıkarıp “üretim ve kapasite inşası” yönüne taşıyan unsurlar içermektedir. Öte yandan Mısır, KAAN uçağının ortak üretimi ve Türkiye’den tedariki ile ilgileniyor, Türkiye de Mısır’ın bu taleplerine olumlu yaklaşıyor.
Bu tür savunma-sanayi bağlantıları, iki açıdan önemlidir:
1. İlişkilerde “kopuş maliyetini” yükselterek sürekliliği teşvik eder.
2. Siyasi dalgalanmalara rağmen teknik/bürokratik kanalların işlemeye devam etmesini sağlayan bir kurumsal bağ üretir.
Toplumsal Etkileşim, Göç ve Ekonomik Bağlar
Normalleşme yalnızca devletler arası düzlemle sınırlı değildir. Turizm hareketleri, karşılıklı uçuşların artması ve iş çevrelerinin mobilitesi iki toplum arasındaki teması canlandırmaktadır. Türkiye’de yaşayan Mısırlılar ile Mısır’da faaliyet gösteren Türk iş çevreleri de ekonomik karşılıklı bağımlılığın toplumsal yansımalarını görünür kılmaktadır. Üniversiteler ve düşünce kuruluşları üzerinden gelişen temaslar, uzun vadeli etkileşim zemini açısından önem taşır.
Kamuoyu ve Algı Yönetimi
2013 sonrası dönemde medya dili ve siyasi retorik, karşılıklı güvensizliği besleyen bir çerçeve üretmişti. 2024–2026 döneminde resmi söylemdeki yumuşama, kamuoyu tartışmalarına da kademeli biçimde yansımaktadır. Bu noktada iki unsur öne çıkmaktadır:
Kriz anlarında kullanılan dilin koordinasyonu, ilişkilerin sürdürülebilirliği açısından kritik olmaya devam edecektir.
Değerlendirme
Türkiye–Mısır ilişkileri, 2021’de başlayan normalleşme çizgisinden 2023’te diplomatik temsilde kurumsallaşmaya; 2024–2025’te lider diplomasisiyle ivmelenmeye; 2026 Şubatında ise somut anlaşmalar, düzenli istişare mekanizması ve savunma sanayi projeleriyle daha “yüksek maliyetli bağlar” üreten bir aşamaya ilerlemiştir.
Bu süreç elbette çıkarların kesişimiyle şekillenmektedir; ancak ilişkiyi yalnızca “pragmatizm” kavramına indirgemek, son dönemde oluşan kurumsal ve sektörel yoğunluğu açıklamakta yetersiz kalır. İmzalanan anlaşmaların çeşitliliği ve savunma alanındaki üretim/kapasite boyutlu adımlar, iki ülkenin ilişkileri “kopabilir bir temas”tan “yönetilebilir bir stratejik ortaklık mimarisi”ne doğru taşıma arayışında olduğunu göstermektedir.
Gelecek açısından kritik olan, Doğu Akdeniz ve Libya gibi alanlarda rekabetin tamamen ortadan kalkması değil; rekabetin kurallı, öngörülebilir ve çatışma üretmeyen bir düzlemde yönetilmesidir. Aynı zamanda Gazze gibi kriz dosyalarında oluşan çok taraflı koordinasyon kapasitesinin korunması, normalleşmenin “günlük siyaset” dalgalarına karşı dayanıklılığını artıracaktır.
Sonuç olarak Ankara ile Kahire, farklı önceliklere sahip olsalar da, ekonomi ve güvenlik ekseninde giderek daha fazla ortak zemin üretmektedir. Bu ortak zemin, yalnızca kısa vadeli çıkar uyumundan değil; anlaşmalar, kurumsal mekanizmalar ve savunma sanayi gibi alanlarda gelişen somut bağlantılardan beslendiği ölçüde, iki ülke ilişkilerinin daha istikrarlı ve ileriye dönük bir hatta oturması mümkün görünmektedir.
Omneya Elkafafy