Orta Doğu bir kez daha, etkileri bölgesel sınırları aşarak küresel ölçekte hissedilen kapsamlı bir krizin içine sürüklenmiş durumda. İran, ABD ve İsrail arasında süren savaş, her an daha geniş çaplı bir küresel çatışmaya dönüşme potansiyeli taşıyor. Bu durum yalnızca askeri dengeleri değil; diplomatik stratejileri, bölgesel ittifakların mahiyetini ve güç merkezleri arasındaki hassas dengeyi de kökten sarsıyor.
İran’a yönelik olarak İsrail ve ABD tarafından, üstelik müzakereler devam ederken gerçekleştirilen ani saldırılar sonrasında Tahran’ın verdiği karşılık, yaşananların yalnızca üç ülke arasında sınırlı bir çatışma olmadığını açıkça ortaya koydu. Aksine bu tablo; Körfez ülkelerinden küresel güçlere, İslam dünyasının önde gelen aktörlerinden bölgesel bloklara kadar uzanan geniş bir stratejik cepheleşmenin işareti olarak okunuyor.
ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı askeri operasyonlar yalnızca Tahran’ı hedef almakla kalmadı; sarsıntıları tüm bölgeye yayıldı. İran, İsrail’e doğrudan saldırılar düzenlemekle birlikte, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn ve Suudi Arabistan’daki Amerikan askeri üslerini de hedef aldı. Tahran’ın argümanı nettir: Bu ülkelerin topraklarında bulunan Amerikan üsleri, fiilen ABD’nin askeri varlığının uzantısıdır ve eğer bu üslerden İran’a karşı bir operasyon yürütülüyorsa, bunlar meşru askeri hedef olarak değerlendirilir.
İran’a göre söz konusu üsler yalnızca ev sahibi ülkelerin sınırları içinde bulunan tesisler değil; pratikte ABD’nin egemenlik alanının bir devamıdır. Aynı mantıkla İran, bazı noktalarda Amerikan büyükelçilik ve konsolosluklarını da hedef alma girişiminde bulunmuş; diplomatik temsilciliklerin uluslararası hukukta gönderen devleti temsil ettiğini ve fiilen onun egemenliğinin sembolik uzantısı sayıldığını ileri sürmüştür.
Bu durum, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn ve Suudi Arabistan gibi Körfez ülkelerinin daha önce açıkça “topraklarımız İran’a karşı kullanılmayacaktır” yönündeki beyanları dikkate alındığında daha da hassas bir hâl almaktadır. Bu ülkeler görünürde tarafsızlık ve bölgesel istikrarı öncelediklerini duyurmuşlardı. Çünkü İran’la doğrudan bir çatışmanın kendileri açısından yıkıcı sonuçlar doğurabileceğinin farkındalar.
Buna rağmen İran’ın Amerikan üslerini hedef alması sembolik ve stratejik bir mesajdır: ABD, bölgedeki askeri varlığını sürdürür ve İsrail’e açık destek vermeye devam ederse, çıkarları –hangi ülkenin topraklarında olursa olsun– güvenli olmayacaktır. Bu yaklaşım, Körfez ülkelerini son derece zor bir diplomatik sınavla karşı karşıya bırakmaktadır. Bir yanda ABD ile savunma ortaklıkları, diğer yanda İran’la açık savaşa girme riskini göze alamama gerçeği.
Krizin merkezinde Washington’un rolü belirleyicidir. ABD, İsrail’in güvenliğini dış politikasının temel sütunlarından biri olarak tanımlamaya devam etmektedir. Son gelişmelerde de askeri, istihbari ve diplomatik desteği açık biçimde görülmektedir. İran ise bu desteği sorunun temel kaynağı olarak değerlendirmektedir. Tahran’a göre İsrail böylesine kapsamlı bir operasyonu tek başına sürdüremezdi; arkasında Amerikan himayesi bulunmaktadır.
ABD ise yalnızca müttefikinin savunmasına destek verdiğini ve bölgede istikrar arzuladığını savunmaktadır. Ancak sahadaki gerçeklik, Orta Doğu’nun son derece kırılgan bir belirsizlik ortamına sürüklendiğini göstermektedir. Yanlış bir hesaplama ya da beklenmedik bir adım, çatışmayı bölgesel bir savaşa dönüştürebilir.
Diplomatik Dengenin İnce Çizgisi
Bu kriz, özellikle Pakistan ve Türkiye için çok boyutlu bir diplomatik, stratejik ve ekonomik sınav anlamına gelmektedir. Her iki ülke de İran’ın komşusudur. Her ikisinin de bölgesel öncelikleri ve küresel güçlerle derin ilişkileri vardır. Ve her iki toplumda da savaşın genişlemesi hâlinde ateşin kendi kapılarına dayanabileceğine dair güçlü bir kanaat oluşmaktadır.
Türkiye, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde kendisini uzun süredir Doğu ile Batı arasında köprü kurabilen aktif bir diplomatik aktör olarak konumlandırmaktadır. Ankara’nın Tahran, Doha, Riyad ve Washington’la temas kanalları açıktır. NATO üyesi olmasına rağmen İslam dünyasında özgün bir kimlik taşımaktadır.
Benzer şekilde Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, ülkesinin blok siyasetinin parçası olmak yerine gerilimi azaltıcı, dengeli bir rol üstlenmek istediğini ifade etmiştir. Pakistan’ın İran’la uzun bir sınırı, Suudi Arabistan’la güçlü savunma ve ekonomik bağları vardır. Bu çok katmanlı ilişkiler ağı, onu potansiyel bir arabulucu konumuna getirmektedir.
Her iki ülke için en büyük sınav dengeyi korumaktır. İran’a açık destek, ABD ve Körfez ülkeleriyle ilişkileri zedeleyebilir. ABD-İsrail eksenine fazla yaklaşmak ise İran’la sınır güvenliği ve bölgesel istikrar açısından risk doğurabilir. Bu nedenle Ankara ve İslamabad’ın önceliği; aktif diplomasi, arka kapı temasları ve İslam dünyasında ortak bir söylem geliştirme çabasıdır.
Türkiye daha önce Rusya-Ukrayna tahıl koridoru anlaşmasında arabuluculuk yapmış; Pakistan ise Suudi Arabistan ile İran arasındaki gerilimi azaltmaya dönük perde arkası girişimlerde bulunmuştur. Bu diplomatik tecrübe, mevcut krizde değerli olabilir.
İran’ın Körfez’deki Amerikan üslerini hedef alması ABD’ye doğrudan mesaj niteliği taşırken, ev sahibi ülkeler üzerinde de baskı kurmaktadır. Ancak bu strateji risklidir. Ev sahibi ülkelerde ciddi can ve mal kaybı yaşanırsa, söz konusu ülkeler İran’a karşı daha sert tutum almak zorunda kalabilir. Bu da bölgesel bölünmeyi derinleştirebilir.
Tarihsel Arka Plan: RCD’den ECO’ya
Pakistan, Türkiye ve İran arasındaki ilişkiler yalnızca coğrafi yakınlığa değil, tarihsel iş birliğine de dayanmaktadır. 1960’lı ve 70’li yıllarda üç ülke, Regional Cooperation for Development (RCD) çatısı altında ekonomik ve stratejik iş birliği yürütmüştür. Daha sonra bu yapı Economic Cooperation Organization (ECO) adını almıştır. Ancak ECO, RCD kadar dinamik ve etkili bir platform olamamıştır.
Bugün İran savaşın içindeyken yeniden şu soru gündeme gelmektedir: Eğer bu üç ülke geçmişteki gibi koordineli hareket edemezse, bölgesel tablo daha da kötüleşebilir mi?
Pakistan ve Türkiye, İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını kınamış; aynı şekilde İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarını da eleştirmiştir. Dikkat çeken husus ise her iki ülkenin de ABD’yi doğrudan kınamaktan kaçınmasıdır.
Pakistan Dışişleri Bakanı Ishaq Dar, İslamabad’ın gelişmeleri yakından izlediğini ve gerilimi düşürmek için diplomatik kanalları kullandığını belirtmiştir. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise bölgesel ve küresel başkentlerle yoğun temas hâlindedir.
Öte yandan ABD Başkanı ve mevcut siyasi sahnenin etkili figürü Donald Trump ile her iki ülkenin de ilişkileri, dengeyi daha da karmaşıklaştırmaktadır. Trump’ın hem Şehbaz Şerif’e hem de Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik olumlu mesajları, bu diplomatik ince çizginin ne kadar hassas olduğunu göstermektedir.
Halkların Endişesi: “Sıradaki Biz miyiz?”
İran’a yönelik saldırıların ardından Türkiye ve Pakistan kamuoyunda belirgin bir huzursuzluk göze çarpmaktadır. Sosyal medyada ve televizyon tartışmalarında sıkça şu soru dile getirilmektedir: “İran’dan sonra sıradaki biz miyiz?”
Pakistan’da geniş bir kesim, ABD ve İsrail politikalarını bölgesel istikrarsızlığın temel kaynağı olarak görmektedir. Afganistan ve Irak savaşlarıyla başlayan süreç, İran’a yönelik operasyonlarla devam eden bir zincir olarak algılanmaktadır.
Türkiye’de de benzer bir toplumsal algı vardır. NATO üyesi olmasına rağmen, özellikle Filistin meselesi ve PKK bağlamında ABD politikalarına yönelik ciddi eleştiriler mevcuttur. İsrail’e karşı toplumsal hassasiyet güçlüdür. Bu nedenle İran’a karşı yürütülen savaş, iki devlet arasındaki bir çatışmadan ziyade daha geniş bir jeopolitik ve ideolojik mücadelenin parçası olarak görülmektedir.
Her iki ülkede de “rejim değişikliği” veya bölgesel direnç ekseninin zayıflatılması senaryolarının ileride Türkiye ve Pakistan’ı da etkileyebileceği yönünde bir kanaat vardır. Pakistan’ın nükleer güç olması ve Çin’le stratejik ortaklığı; Türkiye’nin ise savunma sanayiinde artan özerkliği ve bağımsız dış politika vurgusu bu kaygıları beslemektedir.
Sonuç olarak “Sıradaki biz miyiz?” sorusu yalnızca bir korku ifadesi değil; küresel güç dengelerine duyulan güvensizliğin ve derin jeopolitik belirsizliğin yansımasıdır.
Bu karmaşık tabloda eğer bir denge unsuru mümkünse, o da aktif, tarafsız ve sonuç odaklı diplomasidir. Türkiye ve Pakistan’ın üstlenmeye çalıştığı rol, yalnızca kendi ulusal çıkarları açısından değil, daha geniş anlamda bölgesel barışın korunması bakımından da hayati önem taşımaktadır. Mevcut şartlar altında Orta Doğu’yu topyekûn bir felaketten koruyabilecek yegâne yol, askeri tırmanışın değil diplomatik aklın öne çıkmasıdır.
Dr. Furkan HAMİT
Diğer İçerikler