Artık Dünyanın ABD Olmadan Yoluna Devam Etmesinin Zamanı Geldi

  1. Anasayfa /
  2. Tüm Analizler
  3. /
  4. Analiz
editör1 | 10 Mart 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Al Jazeera’de yayımlanan ve Prof. C. Justin Robinson tarafından kaleme alınan bir analizde, ABD’nin uluslararası sistemden giderek uzaklaşmasının küresel düzeni yeniden şekillendirebileceği ve dünyanın artık bu düzeni ABD olmadan sürdürme ihtimaliyle karşı karşıya olduğu ifade edildi:

 

ABD artık dünya düzeninin garantörü olmak istemiyor. Dünyanın geri kalanının bu sorumluluğu üstlenmesinin zamanı geldi.

28 Şubat’ta Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail İran’a karşı bir savaş başlattı. ABD-İsrail saldırıları, Birleşmiş Milletler’den önceden herhangi bir uyarı ya da onay alınmadan gerçekleştirildi ve İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’i hedef alarak öldürdü.

Bundan yalnızca iki ay önce ABD bu kez Venezuela’ya yönelik başka bir saldırı gerçekleştirdi. Bu operasyonda Amerikan özel kuvvetleri Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu Caracas’taki konutundan kaçırarak New York’a götürdü. Maduro burada federal mahkemede cezai suçlamalarla karşı karşıya bulunuyor.

Bu iki şiddetli saldırı arasında ABD Başkanı Donald Trump, 31’i Birleşmiş Milletler kurumları olmak üzere toplam 66 uluslararası örgütten çekildi ve başkanlığını bizzat kendisinin yürüttüğü “Barış Kurulu” adlı yeni bir kurum oluşturdu. Trump bu kurumun Birleşmiş Milletler’in yerini alabileceğini de öne sürdü.

Son yıllarda yaşanan bu ve benzeri gelişmeler, ABD’nin 1945’te kurulmasına yardımcı olduğu dünya düzeninin artık kendi çıkarlarına hizmet etmediğini düşündüğünü göstermektedir.

Seksen yıl boyunca Amerikan mali kaynakları, diplomasisi ve askeri gücü bu mimariyi ayakta tuttu. Bu gücün nasıl kullanıldığına yönelik eleştiriler ne olursa olsun, bu düzeyde bir bağlılık dikkat çekiciydi ve ABD bunu yapmak zorunda değildi; bunu kendi tercihiyle yaptı.

2026 dünyası 1945’e hiç benzemiyor. Avrupa yeniden inşa edildi. Çin yükseldi. Kanada, Japonya, Güney Kore ve birçok Körfez ülkesi zenginleşti. Brezilya, Endonezya, Nijerya, Hindistan ve Vietnam gibi ülkeler de yükseliş içinde.

Bugünün tehditleri – iklim değişikliği, pandemiler, terörizm ve diğerleri – Birleşmiş Milletler Şartı hazırlanırken neredeyse hayal bile edilemeyecek türdendi. Amerikalıların artık var olmayan bir dünya için tasarlanmış bir sistemin yükünü neden orantısız biçimde taşımaya devam etmeleri gerektiğini sorgulamaları mantıksız değildir. Asıl soru dünyanın geri kalanının ne yapmayı planladığıdır.

Çok uzun süre boyunca çok taraflılık ABD’nin sağladığı, diğerlerinin ise faydalandığı bir sistem oldu. Avrupa ülkeleri Amerikan güvenlik garantileri altında korunurken ABD dış politikasını eleştirmeye devam etti. Gelişmekte olan ülkeler kurumsal reform talep ederken Amerikan finansmanına bel bağladı. Karayipler gibi küçük devletler ise uluslararası hukuku kendileri için bir kalkan olarak kullandı fakat bunu uygulamak için çok az katkıda bulundu.

Eğer gerçekten bu sistemi değerli buluyorsak artık bunu sadece sözlerle değil kaynaklarla da göstermeliyiz.

Bu yönde atılabilecek güçlü bir ilk adım, Birleşmiş Milletler merkezinin New York’tan taşınması olabilir. Dünya örgütü neden hâlâ birçok kurumundan çekilen ve alternatif yapılar kuran bir ülkede bulunmaya devam etsin?

Merkezin taşınması uluslararası toplumun Amerikan katılımından bağımsız olarak çok taraflılığı korumaya kararlı olduğunu ve bunun maliyetini üstlenmeye hazır olduğunu gösterecektir. Ayrıca Birleşmiş Milletler’in konuşlandırılabileceği birçok alternatif yer de vardır. Cenevre ve Viyana tarafsızlık sunabilir. Nairobi veya Rio de Janeiro ise kurumu Küresel Güney’in merkezine yerleştirebilir.

Bir ada devleti de seçenek olabilir: Antigua ve Barbuda, Barbados, Jamaika ya da Mauritius gibi. Böyle bir tercih artık bunun güçlülerin değil kırılgan olanların kurumu olduğunu vurgulayacaktır.

Dünya savaşlar ve ekonomik kurtarma paketleri için trilyonlarca dolar mobilize edebiliyorsa, Birleşmiş Milletler merkezini taşımak için de gerekli finansmanı sağlayabilir.

Daha temel olarak Birleşmiş Milletler’in yeni bir finansman modeline ihtiyacı vardır. ABD düzenli bütçenin yaklaşık yüzde 22’sini sağlamış ve barışı koruma operasyonları için bundan çok daha fazlasını vermiştir. Bu bağımlılık Washington’a aşırı bir etki gücü vermiş ve örgütü ABD iç siyasetinin rehinesi haline getirmiştir.

Eğer çok taraflılığı gerçekten önemsiyorsak bu boşluğu doldurmalıyız. Avrupa Birliği, Çin, Japonya, Körfez ülkeleri ve yükselen ekonomiler işleyen bir uluslararası düzenin paydaşları olarak buna uygun katkıda bulunmalıdır. Çeşitlendirilmiş bir finansman yapısı hem örgütün hayatta kalmasını sağlayacak hem de küresel yönetişimi uzun zamandır ihtiyaç duyulan şekilde demokratikleştirecektir.

Bu reformların aciliyeti bugün yaşanan krizlerle daha da belirgin hale gelmektedir. İran’a yönelik saldırılar Körfez ülkelerini de içine çekebilecek daha geniş bir bölgesel yangın riskini doğurmakta, küresel enerji arzını sarsmakta ve kırılgan ekonomileri resesyona sürükleme potansiyeli taşımaktadır. Venezuela devlet başkanının kaçırılması ise Latin Amerika’yı istikrarsızlaştırmış ve hiçbir egemen liderin tek taraflı güç kullanımından muaf olmadığını gösteren bir emsal yaratmıştır.

Bu arada Gazze ve Sudan’daki savaşlar devam ediyor, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin doğusu hâlâ çatışmalarla sarsılıyor ve milyonlarca yerinden edilmiş insan komşu ülkelerin kapasitesini zorluyor. Bu krizlerin her birinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, güçlüleri kırılganların önüne koyan veto sistemi nedeniyle ya harekete geçememiş ya da geçmek istememiştir.

Yeni bir yere taşınmış ve yeniden güçlendirilmiş, geniş bir finansman tabanına sahip ve tek bir koruyucu güce bağımlı olmayan bir Birleşmiş Milletler bu krizleri bir gecede çözmeyecektir. Ancak daha yüksek meşruiyetle ve daha az seçici bir ahlak anlayışıyla hareket edebilir.

Böyle bir yapı, bir üyenin jeopolitik çıkarlarının müdahaleyi engellemesi korkusu olmadan insani koridorlara izin verebilir. Enerji fiyatlarının istikrarı için acil toplantılar düzenleyebilir, çatışmaların tetiklediği emtia şokları nedeniyle borç krizi yaşayan ülkelere borç hafifletme programları koordine edebilir ve barışı koruma operasyonlarını tek bir ülkenin bütçe siyasetine bağlı olmadan konuşlandırabilir. Amaç reform edilmiş bir Birleşmiş Milletler’in kusursuz olacağını iddia etmek değildir; mevcut yapının kolektif eylem gerektiren krizlere yapısal olarak yanıt veremediğini göstermektir.

Her ay süren hareketsizlik, kurumun vaat ettikleri ile gerçek performansı arasındaki boşluğu büyütmekte ve özellikle en kırılgan ülkelerin çok taraflılığın savunulmaya değer olup olmadığına dair inancını aşındırmaktadır.

İklim mimarisi açısından da acil eylem gerekmektedir. ABD’nin Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nden çekilmesi Yeşil İklim Fonu’nu, Uyum Fonu’nu ve Kayıp ve Zarar mekanizmalarını tehdit etmektedir. Küçük ada devletleri ve iklim açısından kırılgan ülkeler için bunlar soyut kavramlar değil, hayati öneme sahip araçlardır.

ABD’nin katılımı olmadan iklim finansmanı oluşturmak için fırsat penceresi dar ama hâlâ açıktır. Avrupa iklim liderliğini kaynaklarla göstermelidir. Dünyanın en büyük karbon salımına sahip ülkesi olan Çin ise ahlaki liderlik iddiasında bulunmak istiyorsa önemli bir katkı sağlayabilecek kapasiteye sahiptir.

Karayipler için bu dönüşüm hem tevazu hem de iddia gerektiriyor. Tevazu gerektiriyor çünkü uzun süre finansmanına çok az katkı yaptığımız çerçevelere dayanarak yaşadık. İddia gerektiriyor çünkü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 14 oya sahibiz, iklim değişikliğinin ön cephesinde bulunmaktan gelen ahlaki bir otoriteye sahibiz ve tarihsel olarak kapasitemizin ötesinde etkili olma geleneğimiz var.

Karayip Topluluğu (CARICOM), merkez taşınması ve finansman reformu konusunda bir karar tasarısı önermeli, benzer düşünen devletleri bir araya getirmeli ve küresel mekanizmalar zayıfladığında bölgesel bir dayanak olarak Karayip Adalet Divanı’nı güçlendirmelidir. Küçük Ada Devletleri, Afrika ve gelişmekte olan dünyanın diğer blokları birlikte hareket ettikleri takdirde küresel yönetişimi yeniden şekillendirecek sayısal güce sahiptir.

ABD hâlâ dünyanın en büyük ekonomisidir, en güçlü askeri gücüne sahiptir ve küresel ilerlemeyi yönlendiren birçok kurumun, üniversitenin, şirketin ve sivil toplum örgütünün merkezidir. Çok taraflılığa inanan Amerikalılar hâlâ çok sayıda ve etkilidir. ABD’nin yeniden angaje olmasına yönelik kapı her zaman açık kalmalıdır.

Ancak dünyanın geri kalanı ABD iç siyasetinin kendi çözümünü bulmasını sonsuza kadar bekleyemez. Amerikan katılımı olsun ya da olmasın çalışabilecek kadar dayanıklı kurumlar inşa etmeliyiz.

1945’te savaş yorgunu ama cömert bir Amerika geri çekilmek yerine inşa etmeyi seçti ve bu tercih miras aldığımız dünyayı şekillendirdi. 2026’da ise farklı bir Amerika farklı bir tercih yaptı. Bunu kızgınlık duymadan kabul etmeli ve şu şekilde görmeliyiz: Bu, değer verdiğimizi söylediğimiz uluslararası düzenin sorumluluğunu nihayet üstlenmemiz için bir davettir.

 

Yazar hakkında

Prof. C. Justin Robinson, Antigua ve Barbuda’daki University of the West Indies Five Islands Kampüsü’nün Rektör Yardımcısı ve Kampüs Direktörüdür.

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA