Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Yönetilebilir Hükümetlerden, Yönlendirilebilir Halklara

Ali MASKAN
20 Temmuz 2020 15:14
A-
A+

İnsanoğlunun doğasında hükmedebilme ve egemen olma arzusu vardır. İnsanlar bu bireysel arzularını toplumsal yapılarına aktarmak suretiyle devletlere de bu tutkularını işlemişlerdir. Hükmedebilme sınırı olan bir duygu değildir. Her kazanım yeni alanlara hükmedebilme arzusunu kışkırtır. Bu nedenle ilk zamanlar yaşamak ve var olmak için bir zorunluluk olarak ortaya çıkan bu duygu, zamanla bir hırsa dönüşür.

Bu kısa yazımızda bireyden aileye, klandan kabileye, mülk devletinden günümüz demokratik devletler yelpazesine, toplumsal yapıların içe ve dışa yönelik egemenlik arzularına değinme imkânımız elbette mümkün değil. Amacımız son çeyrek yüzyılda devletlerin uluslararası egemenlik mücadelesindeki yöntemlerinin akıl almaz dönüşümü ve bireysel egemenliğin durdurulamaz yükselişini anlamaya çalışmaktır. En azından görünüş itibariyle egemenliğin devletten bireye geçiş sürecini vurgulamak arzusundayız. Bu bakış açısı bize gelecek dönemlerdeki iç ve dış politik olayları daha net analiz etme imkânı verecektir.

Devletler[I] öncelikle varlıklarını korumak, akabinde dünyada düzen ve istikrar sağlayıcı bir güç olabilmek amacıyla egemenlik alanlarını genişletmek isterler. Geçmişte egemenliğin sağlanması için daha ziyade güç kullanım yolları tercih edilmişse de –ki bu hala etkin bir şekilde kullanılmakta- diplomasinin gelişmesiyle ikili ve çok taraflı ittifaklar ve nihayetinde bölgesel ve uluslararası örgütlenmeler aracılığı ile şekil şartları günün ihtiyaçlarına göre revize edilmiştir.

Devletler, uluslararası sistemin aktif ve egemen unsurlarından olmayı arzu ediyorlarsa, sadece kendi menfaat grubu içindeki devletlerin içinde eşitler arasında birinci olmakla yetinmeyip, bu yapılanmanın dışında ve hatta karşısındaki devletler üzerinde de bir hâkimiyet kurma arzusunda olmalıdır. Bu, ya diplomasiyle ya da savaşla olur. Diplomasinin ve yumuşak gücün unsurları kullanılarak yapılacaksa, çoğu zaman egemenlik kurulacak ülkenin ekonomik, siyasi ve askeri ihtiyaçlarını karşılamakla mümkündür.  Böylesi bir egemenlik sisteminin siyasi ve mali külfetleri elbette ki takdire şayan boyutlara çıkabilmekteydi. Bu nedenle egemenlik iddiasında bulunan devletlerin egemenlik kurulacak devletleri seçerken hassas olmaları gerekiyordu. Zira seçilen devletler üzerinde, yönetilebilir ve sürdürülebilir bir egemenlik kurulmalıydı.

Özellikle demokratik yapılanmaların çok da güçlü olmadığı ve liderlerinin kendi geleceklerini garanti altına almayı öncelikli gördükleri yönetimlerde, ikna edilebilirlik oranları çok daha yüksekti. Bu ülkelerde, ülkeyi yöneten lider ve ona bağlı grupları ikna edebilmek, ülkeyi ikna edebilmek demekti. Bu nedenledir ki, dünya hızla demokratik değerlerin kazanımları peşinde koşarken bazı ülkelerde inatla otoriter yönetimlerin varlığı desteklendi. Bugün, bu tip ülkelerin varlığının devam etmesi, onların sahip olduğu doğal kaynakları ve stratejik konumlarının dünya ekonomisi ve siyasetinde önemli bir yer tutmuş olmasındandır. Kaldı ki, bu da sadece onların yönetilebilir olması durumunda geçerlidir. Petrol üreten Arap ülkeleri ile Venezuela’nın yaşadığı zıtlık bu nedenledir.

Egemenlik kurulan devletlerdeki sürdürülebilirliği sağlamanın siyasi ve ekonomik maliyeti sorgulanmaya başladığında yeni bir sürecin başlaması kaçınılmaz oldu. Tabi ki iletişim teknolojilerinin gelişmesi ve dünyanın dijital küreselleşme yolunda çok hızlı ilerlemesi, bu sürecin en büyük tetikleyicisi oldu. Bu yeni dönemde artık yüksek maliyetlere neden olan “hükümetlerin yönetilmesi”ndense, daha düşük ve belki de sıfır maliyetli “halkların yönlendirilmesi” sürecine geçiş başladı. Bunun iki faydası vardı; birincisi bu süreçte harcanan paradan tasarruf edilmesi, ikincisi halkların desteklenmesi yoluyla dünya kamuoyuna daha demokratik mesajların verilmesi.  

Özellikle, Arap Baharı dediğimiz süreç bunun tipik bir örneğidir. Uluslararası sistem itibariyle çok da elzem olmayan ülkelerde, hükümetlerin halkın demokrasi eğilimleriyle test edilmesi, ziyadesiyle başarılı bir imtihan oldu. Artık bir ülke üzerinde söz sahibi olmak arzu ediliyorsa, o ülkenin halkı üzerinde sosyolojik ve psikolojik operasyonları yapmanız yeterli olabiliyordu. Bunun için gerekli olan tek şey ateşi körükleyici bir unsurun inşa edilmesinden başka bir şey değildi. Bu kimi zaman bir liderin yolsuzluğu, kimi zaman ekonomik bir problem, kimi zaman da toplumsal bir eşitsizlikti. Sudan’da yaşananlar bu sürecin basit fakat etkili bir örneği oldu.

Devletlerin dijital dünyanın imkânlarını kullanmak suretiyle, hükümetleri değil toplumları yöneterek uluslararası politikaya yön vermeleri, egemenlik kavramını yeni bir boyuta taşıdı. Lakin bu yöntemi egemen devletlerin hizmetine sunan şirketler, kısa bir süre sonra bunun bizzat kendileri tarafından kullanılmasının daha makul olduğuna kanaat getirdiler. Eskiden tarihsel dönüşüm ve geçişler hatırı sayılır bir zaman içinde gerçekleşirdi. Günümüz dünyasında bu geçişler artık bir insan ömrüne sığacak kadar kısa zamanlarda gerçekleşiyor. Devletler sadece uluslararası sistemin temel aktörü olması sıfatıyla sorgulanmıyor, vücut bulduğu toplumdaki kamu tüzel kişiliği itibariyle de sorgulanıyor. Bu gelişmeler ise doğal olarak bireyin devlet içinde ve uluslararası sistemde daha güçlü bir aktör olarak karşımıza çıkmasını sağladı.

Mark Zuckerberg ve muadilleri sosyal medya kullanan bütün insanların, arzularını, tutkularını, zaaflarını, isteklerini aklınıza gelebilecek bütün duygusal, ideolojik, siyasi ve dini değerlerini insanın kendisinden daha iyi biliyor. Bugün bir ebeveyn, çocuklarını anlamakta güçlük çekiyorsa ve onlara yardımcı olmak istiyorsa Zuckerberg’den yardım almaları kaçınılmaz hale geldi. Dün insanları tanımakla işe başlayan bu güçler bugün onları yönetmeyi başardılar. Çoğu devletten daha güçlü olan bu dijital dünya devlerinin gücü, sahip oldukları paraları değil, elde ettikleri bilgileridir. İnsanların neyi nasıl düşüneceklerinden, ne zaman ne yiyeceklerine, neleri dinleyip neleri seyredeceklerine ve neye inanacaklarına kadar her şeye hükmedebiliyorlar. Ebeveynlerin çocuklarını, liderlerin toplumlarını yönetmesi artık sadece bir “sanı” oldu.

Bu süreç doğal olarak hükmedilen devletler için değil, aynı zamanda hükmeden devletler içinde sorgulanması gereken bir süreci başlattı. Bizler çoğu zaman devletleri bağımsız bir kişilik olarak nitelendirir ve onlara ulvi değerler atfederiz. Hâlbuki devletleri yönetenler de birer insandır. Dün devleti için dünyayı etkilemeye çalışanlar bugün neden kendileri için bunu yapmak istemesinler ki? Kaldı ki dijital dünya liderlerinin kendi dijital paralarını oluşturmaları da devletin tanımını sorgulatır hale geldi. Klasik yaklaşımda para basmak devlet olmanın nişanesi olarak telakki edilirdi. Para basan, kullanıcısı yani vatandaşı olan lakin sınırları olmayan dijital güçler, kullanıcılarına sınırsız özgürlük hakkı vermek suretiyle klasik devlet örgütlenmelerinden çok daha popüler oldu. 

Korona virüs nedeniyle bu dijital dünyanın patronları ekonomik güçlerine tahayyül edilemez katkılar sağladı. Ama onlar için asıl güzel olan şey, insanları kendilerine geri dönüşü olmayan bir şekilde bağlamış olmalarıdır. Bu aşamadan sonra yapılması gereken şey, dünyanın egemen devletlerin üstünde bir güce sahip olduklarının ispatlanmasıydı. ABD’de bir zencinin polis tarafından öldürülmesi, neden konuyla ilgisi olmayan kıta ötesi ülkelerde protestolara neden olsun ki? Bunun demokratik değerlere veya insan haklarına sahip çıkmakla ilgisinin olmadığını hepimiz biliyoruz. Burada olan şey, bireyin devlet karşısındaki kutsallığını vurgulamak suretiyle devletin egemen yetkilerinin sorgulanır hale getirilmesiydi. Bu şekilde bireyin devlete karşı bağlılığı zedelenecek ve dijital dünyanın özgür ve kutsal kapıları açılacaktı.  Yakın bir geçmişe kadar devletlere atfedilen arzular bugün bireylerin tutkuları haline geldi.

Egemenliğin el değiştirme sürecinde dini hayatımızda da radikal değişimlerin yaşanacağını unutmamalıyız. Virüs nedeniyle eve kapanarak fiziki sosyalleşmeden uzaklaşan ve kendini doğaya atan yönlendirilmiş insan, gündüz çiçekler ve böceklerle, gece de yıldızlarla ve ayla iştigal ederken sadece yeni bir hayata değil aynı zamanda yeni bir inanışa da kollarını açmış olacak; paganizm. Bu sürece biraz da Yunan mitolojik tanrılarının efsanesinden katarsak, belki Zuckerberg veya muadilleri değil ama sonraki nesilleri niye bir pagan tanrısı olarak karşımıza çıkmasınlar ki?

Birinci Rönesans ve Reform sürecinde kendini keşfeden insan, hayatın realitesi üzerine kilise devletlere karşı özgürlük mücadelesi verdi. Bugün yaşadığımız ikinci Rönesans ve Reform sürecinde ise, dijital devletlerin sanal dünyasında kendine bir yaşam alanı oluşturmaya yöneldi. Aslında her ikisinde de insanlar birilerinin kendilerine açtığı yoldan yürüdüler. Lakin bu yolun kendi özgür iradelerinin bir ürünü olmadığını fark edemediler.

İnsan tanımsız özgürlükleri anlamlandıramaz. Mutlak veya sınırlı bir gücün tanımladığı alan içinde insan özgürdür. Kul olmak da böyle bir şeydir aslında. İnandığın ve iman ettiğin değerler içinde özgürlük vardır. Dijital devletler insanlara yaşanılabilir yeni kulluk alanları sunmaktadır. İnsanoğlu büyük bir dönüşüm çağında yaşıyor, ya mutlak gücün sahibi yaratıcının indirdiklerine iman edecek, ya da sınırlı gücün sahibi insanların bir tanrı sıfatıyla sundukları değerlere.

Sonuç olarak; insan ve insana dair değerlerin, bireyin iradesi dışında yükseldiği bir dönemin içine girmiş bulunmaktayız. Hiç kimse sahip olduklarıyla kibirlenmesin, bilakis kaybedeceklerine dair endişeyle yaşasınlar. Bireyin kutsal devletlere karşı üstünlüğü, tanrı krallara köleliği ile orantılı olarak gitmektedir. Unutmayalım ki; her özgürlük yeni bir köleliğin başlangıcıdır.


[I] Burada egemenlik kurma arzusundaki devletlerden bahsedilmektedir.