Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Uluslararası İlişkilerde 'Tarihsel Benlik'

Ali MASKAN
17 Aralık 2019 16:50

Devletleri güçlü kılan farklı coğrafi ve fiziksel şartlar vardır. Ülkenin deniz yollarına ve boğazlara hakimiyeti, uluslararası ticaret ve geçiş yollarında bulunması, petrol gibi enerji kaynaklarına sahip olması, sanayi ve teknolojik üstünlüğü, bilgiye sahip olması, ekonomik büyüklüğü, askeri gücü v.b. Bunlar bir ülkeyi güçlü kılan önemli unsurlardır elbet. Lakin bir ülkeyi güçlü kılan temel unsur o ülkeyi oluşturan millet ve bu milletin “tarihsel benliği”dir.

Bir millet[1] binlerce yıllık tarihi içinde birbirinin bütünleyicileri olan farklı devletler kurabilir ve hatta aynı anda birden fazla devlete sahip olabilir. Devletler yıkılabilir ancak milletler benliklerine sahip çıktıkları sürece baki kalırlar ve yeni bir devlet içinde vücut bulurlar. Sürekliliği olan en az yedi devlet kurmuş milletlerin kurduğu devletler için “millet devleti”[2] kavramını kullanabiliriz. Bu devletler bütün gücünü ortak tarih, kültür ve yaşamları olan milletinden alır. “Tarihsel benlik” dediğimiz bu husus bir milletin ve onun oluşturduğu devletin en temel gücüdür. Dönemsel olarak sahip olduğunuz coğrafi ve fiziki üstünlükler bir dönem gelecek ki hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Zaman ve değişen şartlardan etkilenmeyen tek güç “tarihsel benlik”tir. Dönemsel olarak egemen güç olan ülkelerin bir “tarihsel benliğe” sahip olması gerekli ve zorunlu değildir, zira dönemsel güçler dönemsel kaynaklardan beslenirler. Lakin “tarihsel benliğe” sahip ülkeler de dönemsel olarak egemen güç olabilmekle birlikte, bu güçlerini yitirdiklerinde tarih sahnesinden çekilmezler ve potansiyel bir egemen güç olarak varlıklarını sürdürürler.

Uluslararası ilişkilerde devletler münasebette bulundukları ülkelere menfaatleri gereği farklı tavırlar sergileyebilir.  Ülkeler bu farklı seviyelerdeki münasebetleri tesis ederken birbirlerinin sadece ekonomik ve askeri güçlerine bakmaz, aynı zamanda tarihsel geçmişle birlikte değerlendirdikleri toplumsal güçlerini de dikkate alırlar. Bu nedenle kimi büyük devletler uzun yıllar temas içinde olacaklarını düşündükleri ülkeleri kendileştirmek veya o ülkeleri kendi kendilerine ötekileştirmek suretiyle bir kimlik bunalımı oluştururlar. Bu mankurtlaşma süreci tamamlandığında ya sana hükmeden devletin bir parçası gibi hareket edersin ya da kendini tanıyamaz bir toplum olarak sana ne empoze edildiyse onu yaparsın. Güçlü veya yöneten devlet açısından bakıldığında bu en kolay ilişki yönetim şeklidir.

Dünyaya hâkim olan güç veya güçlerin en büyük amacı olabildiğince geniş topluluklar üzerinde söz sahibi olabilmektir.  Bu iki şekilde sağlanabilir; ya tarihten aldığınız toplumsal ve dinsel bir güç ile ya da ekonomik ve askeri güç ile. Bu güçlere dayanarak ya adalet ve barış üzerine ya da savaş ve çatışma üzerine bir dünya inşa edersiniz. Her ne şekilde bir dünya tesis ederseniz edin devletlerin de insanlar gibi bir ömrü vardır ve vakti gelince tarih sahnesinden tarih kitaplarına geçiş yaparlar. Bu kimi zaman herhangi bir dış çatışmaya girmeden kendi içindeki çözülmelerden bile kaynaklanabilir.

Günümüzde egemen devletler kendine eşit devletler ile mümkün olduğunca fiili çatışmaya girmek istemezler. Mankurtlaştırdıkları devletler ile ise hali hazırda pek sıkıntı yaşamazlar, onlar kendileri için hiçbir zaman tehdit değildir. Kaldı ki onlar üzerindeki psikolojik baskı süreçlerini hiç ihmal etmeden devam ettirirler. Bu itibarla bakıldığında büyük güçler açısından en tehlikeli ülkeler köleleştiremedikleri ve potansiyel olarak güçlenme ihtimali bulunan ülkelerdir. Bu ülkeler şayet net bir taraf belirlememiş ise aynı zamanda egemen güçler arasında rekabete konu olan ülkelerdir.

Binlerce yıllık tarihleri olan ve tarihin farklı dönemlerinde farklı şekilde varlık gösteren, her seferinde de farklı bir birikimi bünyesine almak suretiyle kendini geliştiren toplulukların bugünkü durumları ne olursa olsun, büyük devletler için her zaman bir tehdit olarak algılanmıştır. Her ne kadar egemen güçler bu ülkeleri denetimleri altına alma veya yok etme hususunda iradeleri olsa da bunu yaparken diğer ülkelere uyguladıkları stratejilerden daha farklı bir yol izleme gereği hissederler.

“Tarihsel benliğe” sahip ülkeleri köleleştirmenin iki yolu vardır; birincisi askeri yöntemler ikincisi psikolojik yöntemler. Askeri yöntemlerle güç kullanılarak kontrol altına alınmak isteniyorsa, öncelikle hedef ülke zayıf ve aciz bırakacak bir ortam içine çekilir. Akabinde hedef ülkenin kendi içini etkileyecek çevresel faktörlerin bozulmasına yönelik çalışmalar yapılır. Bu zayıflık ortamında ülke içinde ve çevresindeki olumsuzluklar ülkeyi gerçekten aciz bir duruma sokar. Bu acizliği fırsat bilen egemen güç/güçler saldırıya geçtiklerinde aslında normal şartlarda baş edemeyecekleri bir güçle mücadele ettiklerinin farkına varırlar. Ancak ülkenin içine düştüğü zor şartlar onları cesaretlendirecektir. İlk müdahale anında mağdur ülke koruma refleksi ile kendini fiziki olarak daha zor ama psikolojik olarak daha güvenli bir alana çeker. Sadece sınırlı bir süre ayakta kalabileceği bu alandan kurtulmak için yapabileceği tek şey farklı bir yoldan güvenli bölgeye çıkış yapabilmektir. Egemen ülke/ülkeler ilk hamlede sonuca ulaşacak bir hareket yapabilirse sorun kalmayacaktır, yalnız ilk hamlede yapılan başarısızlık doğal olarak mağduru daha farklı bir alana yönlendirecektir. Şayet mağdur güçlünün beklemediği güvenli bir bölgede ayağa kalkabilirse o zaman güçlünün gerçekten üzerinde ziyadesiyle düşünmesi gereken bir sürecin başladığını söyleyebiliriz. Yeni mücadele ortamında esasında mağduru güçlü kılan tek şey sahip olduğu tarihsel benliği, toplumsal birikimleri ve geçmişte karşılaştığı deneyimlerdir. Mağdur bu yeni çatışma alanında artık daha güçlü hareket edecektir. Dolayısıyla “tarihsel benliğe” sahip bir ülke ile askeri yöntemlerle mücadele etme kısa vadede bir sonuç doğursa da uzun vadede başarılı olmayacaktır. Bilakis ülkenin “tarihsel benliğine” yeni bir katkı sağlamanın ötesine geçemeyecektir.

Psikolojik yöntemlerle mücadeleye gelince; güç kullanılmasına gerek kalmadan en etkili sonucun alınabileceği yöntemin olduğunu söyleyebiliriz. “Tarihsel benliğe” sahip ülkenin yok edilmesinin ya da etkisiz hale getirilmesinin tek yolu bu “benliği” yok etmektir. Savaşla veya zorla, köleleştirmek ya da mankurtlaştırmakdan bahsetmiyoruz. Güç kullanılarak yapılan her türlü psikolojik ve askerî harekât “benliğe” güç katmaktan başka bir işe yaramaz. Ancak liberal düşünce ortamında “benliğe” yönelik psikolojik operasyonlar biraz zaman almakla beraber çok etkili sonuçlar ortaya çıkarabilecektir. Özellikle küreselleşme adı altında yerel değerlerin yok edilip tek tip bir kültürel kimliğin oluşturulması gayreti bu amacın bir ürünüdür. Ekonomik refahla desteklenen dinsel ve kültürel bozulma bu “tarihsel benlik” sahibi ülkenin en büyük çöküş nedenidir. Bu çöküş gerçekleşmiş olsa da yeniden doğuşun habercisi olduğu da unutulmamalıdır.

Binlerce yıllık bir yaşanmışlıkla oluşan “Tarihsel Benlik”le her ne şekilde mücadele edilirse edilsin ortadan kaldırılamayacağı aşikardır. Bu devletler sadece kendileri için değil ama aynı zamanda dünya barış, huzur ve istikrarının da teminatıdır.

17.12.2019

Ali Maskan

 


 

[1] “Millet” ve “ulus” kavramları her ne kadar sözlüklerde aynı anlamda kullanılmış olsa da esas itibariyle birbirinden farklı kavramlardır. Millet dini ve tarihsel benliği içeren binlerce yıllık bir tarihin ürünüdür. Bu itibarla uzun tarih sahnesinde kabul gören ortak bir din ve benliği kabul etmiş farklı toplulukların meydana getirdiği bir yapı olarak da düşünülebilir. Bu nedenle “millet” ırka mahsus bir kavram olarak da düşünülemez. Ulus ise toplulukların dini değerleri ve tarihsel benliği önemsemeden bir arada yaşama arzusuyla oluşturdukları yapıdır. Bu itibarla laiktir, farklı ırkları bünyesinde barındırır ve ortak benlikten yoksundur. Ancak bu yapısı itibariyle aynı zamanda milletin de öncülü olan yapıdır. Ulusal birliğin yüzlerce ve belki de binlerce yıllık yaşanmışlık içinde ortak bir din ve benlik duygusunu da oluşturacağı kesindir. Bu nedenle “Alman ulusu” ve “Türk milleti” kavramlarını kullanırız.

[2]  Günümüzde “ulus devlet” adı altında çok farklı tanımların yapıldığı aşikardır. Ulus’un tanımı yapılmadan “ulus devlet”ten bahsetmek mümkün değildir. Millet ne Renan’ın ifade ettiği gibi “… bir ulusun varlığı …her gün yapılan plebisittir”, ne de Herder’in belirttiği biri ortak dili konuşan insanlar topluluğudur, millet “tarihsel beliği” olan topluluklardır.