Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Tarihin “Toplumsal Hafıza”sı

Ali MASKAN
30 Mayıs 2020 13:44
A-
A+

İnsan aklı ile toplumsal hafıza arasında sürdürülebilirlik açısından bir bağ vardır. Toplumsal hafıza, insan aklının bir birikimidir ve bu şekliyle sonraki nesillere aktarılabilir. Bir arada yaşama arzusu sergileyen insanlar, kendi ahlaki ve yaşamsal değerlerini oluşturmak suretiyle zaman içinde toplumun geneli tarafından kabul gören bir kültürel değerler bütünü ortaya koyarlar. Oluşması belki de binlerce yıl süren bu kültürel değerler bütünü, insanların zihinlerinde bir “tarihsel benlik” oluşturmak suretiyle gelecek nesillere genetik olarak geçecek bir “toplumsal hafıza”nın temelini atarlar.

Bu şekliyle, bireysel aklın bir ürünü olan, fenni ve beşeri bilimlerdeki gelişmelerin bir süre sonra ortak akla dönüşerek oluşturduğu toplumsal hafıza, gelecek nesillere aktarılmak suretiyle sürekliliği ve ardıllığı sağlamıştır.  Küçük gruplarla başlayan bu sürecin devletlerin teşekkülüne kadar uzandığı bir gerçektir. Devletlerin varlığıyla birlikte toplumların geleceği bireysel akılla değil, ortak hafızasıyla şekillenir.  Her birikim kendi doğallığında bir toplumsal hafıza niteliği taşısa da bizim burada tarif etmek isteğimiz hususun üç temel ölçütü vardır. Birincisi; binlerce yıllık tarihsel birikimin bir toplum ve devlet aklı olarak kurumsallaşması, ikincisi; bu aklın kişilere bağlı olmaksızın toplum ve devlet menfaati gereği sürdürülebilir ve ardıl olması, üçüncüsü; bu sürecin farklı topluluklarla tek bir millet yapılanması içerisinde gerçekleşmesi.

Toplumsal hafızaya sahip olan ülkeler, “tarihsel benlik”leri sayesinde binlerce yıldır tarih sahnesinde yer almayı başarmışlardır. Kaynağını tarihten alan bu yetenek kişisel becerilerin ötesinde kurumsal yapılara dayanır ve gücünü buradan alır. Bu şekliyle bir liderin çok zeki olmasındansa tarihin kendisine yüklediği sorumlulukların farkında olması arzu edilir. Böylesi bir birikime sahip toplulukların kurdukları devletler, kuruluş tarihleri birbirlerinden çok farklı olsa da aynı temel değerlere sahip devletlerdir. Bu ardıllığı sağlamak suretiyle binlerce yıldır farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerle kurdukları onlarca devletle ayakta kalabilmiş topluluklara “millet” diyoruz.

Bazı toplumlar da vardır ki, bireysel akıllarını yüzlerce yıllık süreç içerisinde toplumsal hafızaya dönüştürme gayreti içindedirler. Lakin bu topluluklar bu ortak aklı eş zamanlı veya ardıl dönemli olarak sürdürebilme yeteneğini henüz tecrübe edememişlerdir. Diğer taraftan farklı topluluklarla ortak bir medeniyet oluşturamama çıkmazları da bu devletleri “toplumsal hafıza”ya sahip devletler statüsüne girmesine engel olmuştur. Bu iki husustaki eksikliklerin tamamlanmasını müteakip bu devletlerde “toplumsal hafıza” ya sahip devlet statüsüne girebileceklerdir, lakin bunun daha kaç yüz yıl gerektireceği bugünün bilinmezidir. İşte biz böyle devletlerin topluluklarına ise “ulus” diyoruz. Nietzsche “yeter ki kendimizi klasik ve şaşırtıcı güçlerin mirasçıları ve ardılları olarak kavrayalım ve bunu bir onur ve bir canlanma nedeni olarak görelim” derken arzu ettiği tek şey, Alman ulusunun farkındalığını ortaya koymaktı.

Kimi topluluklar ise, yüzlerce yıllık tarihleri içerisinde oluşturdukları kendilerine özgü kimliklerini daha üst bir kimliğe entegre etmişlerdir. Bu sayede hem entegre oldukları kimliklere bir canlılık ve güç katar, hem de kendi kimliklerini korumak suretiyle yaşamlarını sürdürürler. Etnik, dil ve din farklılıklarını da kapsayan bu birliktelik bir tarafta üst akılda bir toplumsal hafıza oluştururken diğer tarafta alt kimliklerin kendi değerlerini korumasına müsaade eder. Bu ortak toplumsal hafıza farklı kültürlerin geniş coğrafyalarda bir medeniyet olarak canlanmasına vesile olur.  Lakin gün gelip bu alt kültürlerin kendilerine ait bir devlet kurma girişimleri söz konusu olduğunda doğal olarak toplumsal hafızaya ait birikimleri bir kenara atmak zorunda kalırlar. Çünkü bu devletler daha önce vücut buldukları yapıyı ötekileştirmek suretiyle kurdukları devletlerde, doğal olarak toplumsal hafızalarını sıfırlamak zorunda kalacaklardır. Artık sahip oldukları alt kültür değerleri üzerine bir devlet inşa etmek zorunda kalacaklardır ki bu onlara hiçbir zaman bir devlet aklı kazandırmayacaktır. İşte biz böylesi topluluklara temelde bir ulus olma alt yapısına sahip olsalar da “bunalım toplumlar” diyoruz.

Sömürgecilikten kurtulmuş devletlerde ise durum biraz daha farklıdır. Yüzlerce yıllık sömürgecilik yönetiminde kendi kimlik, benlik ve tarihlerini unutmuş topluluklar, bağımsız bir yapıya kavuştuklarında kendilerine ait olan üzerine bir yapı kuramadıkları için, “yeni sömürgecilik” düzeninin bir parçası olmaktan kurtulamamışlardır. Bu devletler esasında bağımsız gibi görünmekle birlikte sömürgeci ülkenin kendilerine verdikleri akıl ile bir düzen kurmaya çalışırlar. Kimileri bu aklı sorgulamaz hayatına devam eder, kimileri ise sorguladıkları aklın ikamesini oluşturamayıp çelişkiler içinde yaşar. Bugün sömürgeci geçmişi olan toplulukların en büyük çelişki ve zaafı sahip olamadıkları bu toplumsal hafızadır. Kendileri gibi olmadıklarının farkında olan bu toplum ve devletler geçmişe dair tutunabilecekleri bir dal aramaktan başka çareleri yoktur. Ya da zor ve zahmetli olanı yapıp bundan sonraki süreç için bir ortak akıl oluşturma gayretine gireceklerdir. Benzeşen insanların türediği küreselleşen dünyada bunun ne kadar mümkün olduğu ise tartışmalıdır. Biz bu tip topluluklara da maalesef şu an için “kimliksiz topluluklar” (burada “kimliksiz” ifadesi bir aşağılama anlamı içermeyip “yoksunluk” anlamında kullanılmıştır) diyoruz. Ama hayat onlara belki de yüzlerce yıl sonra yeni bir kimlik verecektir.

Yukarıda toplumsal hafıza kapsamında değerlendirilebilecek dört toplum tipinden bahsettik; kendi toplumsal hafızasını oluşturmuş ve devletler kurabilmiş “milletler” (örn. Türkler), kendine bir toplumsal hafıza oluşturmak isteyen lakin kendi toplumuyla özdeşleşmiş yeterli ardıl devlet kuramayan “uluslar” (örn. Almanya, İngiltere),  içinde bulunduğu toplumsal hafızayı reddetmiş ve yenisini kurmakta sıkıntı yaşayan “bunalım” topluluklar ve son olarak kendine özgü toplumsal hafızası olmayan “kimliksiz” topluluklar.

Platon derki; “Eğer bilgiye sahip olarak doğmuş ve onu doğmadan önce kazanmışsak … kavramları da doğmadan önce biliyor olmamız gerekmez mi? … Demek ki doğmadan önce, bütün şeyler hakkında bilgi sahibi olmamız gerekir… Çünkü “bilmek” bir konu hakkında kazanılmış bilgileri muhafaza edip yitirmemektir.”  İnsanların bireysel bilgi birikimleri ve kazanımları bir süre sonra bütünleşmek suretiyle toplumsal bir niteliğe dönüşünce, sonraki nesillere doğal olarak aktarılan bir kazanım haline gelir. İnsan doğuştan bir şeyleri bilir, unuttuklarını ise zaman içinde hatırlar. İşte bu toplumsal hafıza dediğimiz şeydir.

Ancak böylesi bir süreci bir genel insanlık tarihi ile milletlerin tarihi açısından ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. O.Y Gasset de der ki; “yaşam hayat tecrübesinden oluşur. Ama hayat tecrübesi yalnızca benim kendi yaşadığım deneyimlerden, kendi geçmişimden oluşmaz. Aynı zamanda içinde yaşadığım tolumun bana aktardığı, ataların geçmişinden oluşur. Toplum her şeyden önce bir dizi zihinsel, ahlaksal, siyasal, teknik alışkanlıktan, oyun ve zevk alışkanlıklarından oluşur. Şimdi bakınız: bir yaşam biçiminin –bir kanı, bir tavır- alışkanlığa dönüşmesi, toplum içinde geçerlik kazanması için ‘zaman geçmesi’, böylelikle kendiliğinden gelen bir kişisel yaşam biçimi olmaktan çıkması gerekir. Alışkanlığın biçimlenmesi zaman ister. Bütün görenekler eskidir. Ya da aynı kapıya çıkan şey, toplum, her şeyden önce, geçmiştir ve insana kıyasla gecikmelidir. Bu bir yana, yeni bir alışkanlığın –bir yeni ‘kamuoyu’nun ya da ‘genel kanı’nın, bir yeni ahlakın, bir yeni hükümet biçiminin- yerleşmesi, toplumun her an ne olacağının belirlenmesi, tıpkı kişilerin yaşantısında olduğu gibi, geçmişte ne olmuşsa ona bağlıdır… Bugün için yürürlükte bulunan güncel siyasal kamuoyunda geçmişin muazzam bir kesimi ekili oluyor ve bu hep öyle ‘olmuş olma’ biçimindedir.”

Platon’un “bilerek doğma”, Gasset’in “hayat tecrübesi” dediği şeyin binlerce yıllık birikimle Türklerde “toplumsal hafıza” ve “ tarihsel benlik” şekline dönüşmesi onları günümüz birçok ulusundan ayıran en önemli özelliğidir. Bu özelliği nedeniyledir ki, Eyyûbî Sultanı el-Melikü’s-Sâlih Necmeddin Eyyûb’un Türk asıllı hanımı Şecerüddür’ün köle olarak gittiği Mısır’da Memlükler devletini kurarak ilk kadın sultanı olmuştur.

Toplum böylesi bir yeteneğin varlığına inanır ve ona güvenir.  O devletin bekası için nesilden nesile aktarılan ve insanların genetik dokularında var olan bir duygudur artık. Ancak böylesi bir hafızaya sahip olan toplumlar binlerce yıl var olmayı başarabilmişlerdir. Tarih bu toplumlar ve bunların kurdukları sistemler üzerine inşa edilir. Ancak bu devlet ruhunu öldürmeden yeniden vücuda getirebilmek böylesi bir hafızanın ve yaşanmışlığın ürünüdür.

Türkler tarihte atabeylikten imparatorluğa, sayılabilen yaklaşık 140 devlet kurmuştur. Köle olarak gittikleri ülkelerde veya halkı Türk olmayan topluluklarda birer Türk devleti kurabilmelerinin ardındaki güç, sahip oldukları toplumsal hafızalarıdır. Birbirinden çok farklı ortamlarda ve dönemlerde yaşayan bu insanların aynı güdüyle hareket edebilmeleri yani bu hafızayı kalıtsal hale getirebilmeleri her ne kadar milli kimlikle ilgili olsa da bunun da merkezinde dini motivasyonun olduğunu unutmamak lazım. Orta Asya bozkırlarında Gök Tanrı adına yeryüzüne sahip olma arzusu, İslamiyet’ten sonra îlâ-yı kelimetullâh davasına dönüşerek devam etmiştir.

Bu toplumsal hafıza bireylerin kişisel akıllarının ötesinde bir algıyla hareket eder. Kişi devleti yönetmeye başladığında artık kendisi değildir. Yöneten ve yönetilen binlerce yıllık bir geçmişin sorumluluğu ile hareket eder. “Olmuşlar”dan “olacağa” kurulan bu bağ, ne zaman ne kadarlık bir ivmeyle hareket edeceğine kendisi karar verir. İvmenin düşmesi bir buhranın habercisi olmadığı gibi yükselmesi de bir kibrin alameti değildir.