Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Cezayir ve Sudan'da Halk Hareketlerinin Geleceği

Ali MASKAN
02 Ağustos 2019 09:06

Cezayir ve Sudan’da yaşanan olaylar sadece bu iki ülkeyi ilgilendiren olaylar değil, siyasi ve stratejik olarak bütün İslam dünyasını ilgilendiren olaylar olarak tarihe tanıklık edecektir. Zira biri İslami Selamet Cephesi (FİS) ile demokratik bir süreçte siyasal İslami hareketi, diğeri Ömer El Beşir’in askeri darbeyle iktidarı ele geçirdiği bir İslam devletini temsil etmektedir. Bu itibarla biri demokratik diğeri devrimci olmakla birlikte Akdeniz ve Kızıldeniz’de siyasal İslam potansiyeli ve varlığı olan iki devletten bahsetmekteyiz.

Cezayir Osmanlı döneminde her ne kadar yoğun Osmanlı bürokrat ve askerleri tarafından yönetilmese de ülkedeki etnik ve kabile bağları dikkate alınmak suretiyle oluşturulan siyasal yapı yüzlerce yıl ülkenin ayakta kalmasına vesile olmuştur. Fransız sömürgeciliği döneminde yapılan ilk iş ülkeyi ayakta tutan siyasi yapıların ve dengelerin şekil değiştirmesi suretiyle yeni bir yönetim tarzı oluşturulması oldu. Fransa’ya bağlılığı esas alan bu yönetim tarzı uluslararası şartlar gereği sorgulanmaya başladığında çok kanlı da olsa Cezayir halkı bağımsızlığını elde etmeyi başardı. Yüzlerce yıl kendi yerel dengeleri dikkate alınarak yine kendileri tarafından yönetilmiş Cezayir halkı Fransızlara karşı bu kendi olma arzusu ile bağımsızlık mücadelesini başlatmışlardı. Cezayirlilerin mücadelesi Fransız kültürüne değil yönetimine karşıydı.

Bugün hala kendi yönetim tarzını oluşturma arayışındaki Cezayir’de yaşananlar, Fransız sömürgeciliğinin yönetimsel kalıntılarının ortadan kaldırılmasına yöneliktir.

Ülkedeki protestolar neticesinde yeniden aday olmayacağını açıklayan Abdelaziz Bouteflika’nın çekilmesiyle kurulan geçici hükümet doksan gün içinde ülkeyi seçimlere taşıyamadı. Halkın meydanlardan çekilmesine vesile olacak bir ismin telaffuz edilmemesi nedeniyle hiç kimse adaylık başvurusunda bulunamadı ve 4 Temmuz’da yapılması planlanan seçimler gerçekleştirilemedi. Anayasal bir boşluğun yaşandığı ülkede Ulusal Halk Ordusu Genelkurmay Başkanı Ahmed Gaïd-Salah Cezayir anayasasının korunacağını ve görevini kötüye kullananlardan hesap sorulacağına dair açıklamalarda bulundu. Bu kapsamda halkın nabzını tutmak adına eski başbakanlardan Ahmed Ouyahia ve Abdelmalek Sellal, iş adamı Yesad Rebrab ve Ali Heddad ile Bouteflika’nın kardeşi Said Bouteflika gibi isimler tutuklandılar.

 Eylül ayında geçici bir hükümetin kurulması söylenmekle birlikte Cezayir’i gelecekte nelerin beklediği bilinmemektedir.

Sudan tarafında ise uluslararası güçlerin ekonomik sorunları gerekçe göstermek suretiyle başlattığı sokak hareketleri General Ömer El Beşir’in görevden alınmasına rağmen hala devam etmekte ve ülkede kanlı çatışmalar yaşanmaktadır. İslami değerlerin süreç içinde yoğun bir şekilde tüketildiği ülkede Amerika kıtasından Uzak Doğu’ya birçok ülkenin müdahil olduğu toplumsal ve siyasal olaylar çok kolay bir şekilde yönetilip yönlendirilebilmektedir. Ülkede yaşanan çatışmalar ve eylemler farklı grupları ve bölgeleri de karşı karşıya getirmeye başlaması yeni ve tehlikeli bir sürecin başlangıcını da ifade ediyor aslında.

Eylemciler neyi ve kimi istediklerini, nerede nasıl uzlaşacaklarını bilmedikleri için ülke hala bir askeri yönetim altında idare ediliyor. Yüzlerce kabile ve farklı bölgesel özelliklerin bulunduğu ülkede sokaktaki insanın karar vermesinin mümkün olmadığı aşikâr bir durum. Onları yönetenlerin ise tasarladıkları planları halka kabul ettirip ettiremeyecekleri ise ayrı bir soru işareti.

Sömürgecilik geçmişinden sonra çok uzun zaman iç karışıklık, savaş, ayrılık ve askeri bir yönetim altında stresli ve zor günler yaşayan Sudan halkı bu karmaşık şartlarda ne yapabileceğinin farkında olmadan birileri tarafından yönetilmekte. Aslında bu durum birçok Müslüman ülke için önemli bir paradoks olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir tarafta ülkeyi yöneten Müslüman kadroların kendi değerlerinin dışına çıkması, diğer tarafta inandıkları değerlerin içinin boşaltıldığını düşünen halkın kendinden uzak değerleri daha makbul kabul etmeye başlaması. Bugün Sudan sokaklarında insanlar İslami literatüre ait söylemlerle protestolar yapmıyorlar. İnsanları yöneten STK liderleri de yurtdışında eğitim görmüş veya Batı kaynaklı STK’larda görev yapmış insanlar. Yine bu hareketin finansörleri de Sudanlı kompradorlar.

Peki, burada suçlanması gereken halk mı yoksa yöneticiler mi? Kendi yöneticilerine inancı kalmayan Sudan halkını başka değerlere sarılmakla suçlamak elbette mümkün. Ama burada önemli olan suçluyu bulmak değil, değerlerin kayboluşunu sorgulamaktır. Sudan devleti ve halkının düşmanı artık Batı değildir, Sudan artık kendine yabancılaşmaya başlamış bir ülkedir.

Cezayir belki biraz daha farklı. Orada her ne kadar yerine oturmuş olmasa da demokratik yolların dışına taşmayan yöntemlerle devletin yerine oturmasına yönelik bir gayret var. Siyasal sistem ile siyasal kültür arasındaki uyumun sağlanmasına yönelik halk hareketi meşru bir süreçte devam etmektedir. Halk her ne kadar bu süreçte çok başarılı olacağını düşünmese de elinden geleni yapmakta ısrarlı olduğu görünmekte. Aslına bakarsanız yeni bir simanın çıkartılıp “ben farklıyım” dedirtilmesi çok zor olmasa gerek. Kaldı ki Cezayir halkı onun da sonradan diğerleri gibi olacağını bilse dahi böylesi bir alternatifi kabul edebileceği kanaatindeyim.

Bu durumda Cezayir’de anayasal yapıyı bu kadar zorlamadan bir geçiş süreci yaşanabilecekken neden olaylar her geçen gün biraz daha belirsizliğin içine sürükleniyor hususunu düşünmek lazım. Şeytanın gör dediği yerden bakacak olursak, Cezayir’de orta ve uzun vadede mevcut siyasal dengelerin süslenerek halka yeniden kabul ettirilmesinin en kalıcı yolu FİS gibi bir deneyimin yeniden yaşanabileceği hissiyatını halka vermek olacaktır. Rutin, istikrarlı, sabırlı ve şiddete dayanmayan gösterilerin bir süre sonra farklı bir boyut kazanacağını bekleyenler elbette vardır. Şayet bu protestolara İslami bir jargon yüklenmeye başlanırsa o zaman sokağın ve yönetimin tarzında farklılıklar ortaya çıkmaya başlayacaktır. Bu şartlar altında devlet Başkanının seçilmesini engelleyen her gün devleti idare edenlerin lehine, hata yapması beklenen sokaktaki halkın ise aleyhine işlemektedir.

Geçmişinde (FİS) ve günümüzde (Ömer El Beşir) siyasal İslam deneyimi olan ülkelerin bir daha bu deneyimleri yaşamaması adına başlatılan süreçte Batılı güçler bu defa kaleyi içten fethetmektedir. Sudan halkı artık daha laik, liberal ve sosyal demokrat söylemlerle meydanlarda olacak, Cezayirliler ise zaten kabul ettikleri bu değerleri korumak için gayret edeceklerdir.

Bu durumda bir tarafta kendi değerlerinden uzaklaşmış bir halk, diğer tarafta birileri tarafından kolayca yönetilen veya yönetilmeye devam eden siyasi otoriteler ortaya çıkacaktır.

İlginç olan nokta, Müslüman ülkelerde laik, liberal ve sosyal demokrat söylemler yükselirken, bu değerlerin ortaya çıktığı Batılı ülkelerde ise ırkçı ve faşist söylemler güçlenmeye başlamıştır. Avrupa’da her geçen gün yükselen ırkçılık artık güçlü bir siyasal söylem olarak kendini göstermektedir. Doğu ve Batı’da halkın ve siyasal yapıların ideolojik söylemlerindeki bu değişimler önümüzdeki yıllarda uluslararası ilişkilerin temel dinamiği olacaktır.

Cezayir’de yönlendirilmeye, Sudan’da yönetilmeye çalışılan halk hareketi her iki ülkede sürdürülebilir bir istikrarsızlık dönemini işaret etmektedir.