Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Uluslararası Hukukta Soykırım ve Özür Dileme

Mehmet GÜNEŞ
27 Nisan 2021 08:45
A-
A+

ABD’nin taze seçilmiş 46’ncı Başkanı Joe Biden; üzerinden 106 yıl geçmiş olan 1915 olayları için Türkiye’nin, Osmanlı Devleti döneminde vatandaşları olan Ermenilere karşı soykırım uygulandığını ileri süren resmî açıklaması sonrası hem ABD Senatosu ve hem de Temsilciler Meclisinin 2019 Aralık ayındaki kararlarını destekleyerek ABD için yasama organı sonrası yürütmenin de bu şekilde adım attığını göstermiştir. ABD’deki 50 eyaletin 49 tarafından da kabul gören bu yaklaşım için son hamle ABD yargısını da bu yönde karar almaya cesaretlendirmek olacaktır. Böylelikle yasama, yürütme ve yargısı ile bir bütün olarak ABD, Türkiye için uzun süredir mutfakta beklettiği yeni senaryosunu bu şekilde tamamlamış olacaktır. Özellikle ABD yargısının kimi kararları sonrasında senaryonun sahne çekimleri tamamlanarak vizyona girmiş olacağından Türkiye temalı bu filmin belki de sonradan bir Oscar ödülü alması da imkân dahilindedir. Ancak tüm bunlardan önce Türkiye’ye neler önerilebilir onları tartışmak gerekecektir.

Soykırım Nasıl Bir suçlama İçermektedir?

Başka ülkelerin geçmişine ilişkin kolay çıkarımlar yapmaya yarayan soykırım suçlaması, İkinci Dünya Savaşı sonrası bu savaşın galiplerinin diğerlerine ve sahipsiz kalan ortada kalan devletlere karşı yöneltilen en acımasız, en kötücül lekeler barındıran büyük kabuslarından biridir. Basit olarak soykırım suçu; genelde bir devlete atfedilecek şekilde ırka, dine, siyasi görüşe veya etnik kökene bağlı özelliklere dayanan bir grubun bilerek ve isteyerek, düzenli bir biçimde ortadan kaldırılmasını içermektedir. Yahudi asıllı Polonyalı uluslararası hukuk uzmanı ve savaşta Nazilerin yaptığı katliamların bizzat şahidi olan Raphael Lemkin (1900-1959) tarafından üretilen bu kavram, Yunancada aile, ırk, kabile anlamına gelen “genos” sözcüğü ile Latincede katletmek anlamına gelen “cide” (occidere veya cideo) sözcüğünü birleştirerek “genocide” terimiyle karşılanmakta ve uluslararası hukukun en önemli Anlaşmalarından biri sayılan 1948 tarihli “Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”nin ana konusunu oluşturmaktadır.i Türkiye’nin 31 Temmuz 1950’da imzaladığı bu anlaşmaya halen dünyada 152 ülke çeşitli çekincelerle de olsa taraf olmuştur. Soykırım suçlamasına gidilen yolda ilk olarak toplu insan kıyımları için savaş sonrası Almanya Nuremberg’de kurulan Uluslararası Askeri Mahkeme ile 1946’daki Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemesinde genelde Almanya ve Japonya devlet yöneticileri yargılanmış ancak devletleri

doğrudan sorumlu tutacak şekilde 1948 tarihli “Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”ne dayanılarak ilk yargılamalar Eski Yugoslavya’da (1993) ve Ruanda’da (1994) kurulan uluslararası ceza mahkemelerinden beklenirken tam tersi şekilde bu mahkemelerce statüleri gereğince yine tüzel kişilerin cezai sorumluluğunu yargı yetkilerinin kapsamı dışında bırakarak çoğunlukla soykırım suçlamalarında devlet yetkililerinin kişisel sorumlulukları sadece ortaya konulabilmiştir. Halbuki 1948 tarihli “Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”ne dayanılarak 14 Ekim 1950’de bu anlaşmayı imzaladığı halde milyonlarca Cezayirliyi katleden Fransa hakkında hiçbir suçlayıcı girişim başlatılmamıştır.

Soykırım Suçlaması Zamanla Kime Göre ve Nasıl İşletilmiştir?

Bir devleti küçük düşürmenin yolu olarak Soykırım suçlamasının anlaşmalarda yer almasından itibaren geçen zaman diliminde suçun fail ve takibini yapan savcılarına bakıldığında, 70 yıllık tarihinde asıl amacından saptırılarak çoğu zaman devletlerin bazıları üzerindeki siyasi baskı kurmak için geçmişi tek taraflı okumalarına dayandırıldığı görülmektedir. Kimi zaman da soykırım suçunun failleri ve tarif edilmiş suçları ayan beyan ortada iken uluslararası toplumun aklıyla alay edercesine örneğin yakın zamanda Birleşmiş Milletler Adalet Divanı tarafından, “devlete göre muamele” yapılarak açıkça hukuka aykırı kararlar alındığı ortadadır. Mesela 1990’ların ortasında televizyonlardan canlı olarak Bosna Savaşında silahsız insanların katledildiği, esir kamplarında kitlesel öldürmelerin yapıldığının kuvvetli kanıtlarla ispatlandığı halde ve yine bu kurbanların büyük ölçüde koruma altındaki gruptan yani savaşan olmadığı ve sistematik olarak hedef alındıkları da anlaşıldığı halde davaya bakan Uluslararası Adalet Divanı, Bosnalı Müslümanlara uygulanan kitlesel öldürmelerin, özel kastla işlendiğine ikna olmamış, yaşanmış olan ağır ve yoğun katliamları, masum insanlara zulüm ve işkence edildiğini yani Soykırım Sözleşmesi’nin ihlal edildiğini onaylamış fakat bunların Srebrenitsa’da işlenen fiiller dışında soykırım suçunu oluşturmadığı sonucuna varmıştır. Buna göre Srebrenitsa’da soykırım suçunun işlenmiş olmasını kabul etmesine rağmen Uluslararası Adalet Divanı, 2007 yılındaki kararında gerçekleştirilen öldürmelerin o zamanki hükümetin talimatıyla olmadığını, bazı liderler tarafından yapıldığını söyleyerek, suçlanan Sırbistan – Karadağ devletine soykırım suçunun isnat edilemeyeceğine sadece ortadan kaybolan kimi şahıslara atfedileceğine karar vermiştir.ii Az daha zorlasa Bosnalıların kendi kendilerini katlettiklerini ve asıl masumların ise elinde ağır silahlar olan Sırplılar olduğunu (!) bize kabul ettirmeye çalışacak olan Uluslararası Adalet Divanı’nın bu kararının altında imzası olanların vicdan sahibi ve adil olamadıkları açıktır.

Soykırım Suçlaması Yerine Devletleri Diplomatik Özüre Razı Etmenin Anlamı Nedir?

ABD gibi devletlerin, kesinlikle kendileri için uygun görmedikleri soykırım suçlamalarında ayrıca dayısı ve parası olan devletlere (!) de bir kolaylık olarak onları kolayca yargılamayacaklarını bildikleri için başka bir yol olarak; devletlerin diğerinden bir şekilde özür dilemesini istemektedirler. Dolayısıyla soykırımdan yargılanma yerine bir diplomatik özürle kimi devletlerin bu şekilde ikna edilmesinin yolları aranmaktadır. Dolayısıyla burada diplomatik özrün ne anlama geldiği ve neyi amaçladığının açıklanması gerekecektir.
Devletler arasında özür, birinin diğerine geçmişteki bir olay yüzünden verdiği bireysel seviyeyi aşan her türlü seviyedeki sıkıntı, acı, ıstırap veya maddi ve manevi zarar sebebiyle sonradan fark veya kabul ettiği hatasını telafi etmek adına ilişkileri bozulmasın veya kesilmesin bir şekilde devam etsin diyerek samimiyetini ortaya koymak adına yaptığı diplomatik bir girişim ve bir siyasi tavırdır. Ancak siyasi nitelikteki bir diplomatik özrü, bir devlet yetkilisinin çoğu zaman gördüğümüz şekilde olayı daha fazla büyütmeden kapamak için yapacağı basit bir üzüntü açıklamasından yani duygu açıklamasından ayıran en önemli fark, diplomatik özür sonrası devletin karşı tarafın zararını, üzüntüsünü telafi edici şekilde yükümlülüğü üstlenmeye razı olmasıdır.iii Diğer bir ifadeyle diplomatik özürle eğer oluşan maddi bir zarar varsa bu zararı karşılayacağını da beyan etmesidir. Örneğin 22 Mart 2013 tarihinde İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, ABD’nin araya girmesiyle Mayıs 2010’da Mavi Marmara gemisine yapılan operasyonda “can kaybına neden olan hatalar nedeniyle” Türk halkından diplomatik şekilde özür dilemiş ve akabinde saldırıda ölenlerin yakınlarına ödenmek üzere kişi başına iki milyon toplamda ise 20 milyon doları Eylül 2016’da Türkiye’ye göndermişti. Türkiye’nin Uluslararası Ceza Mahkemesinde davanın takipçisi olacağını bilen İsrail, devlet sorumluluğu olarak soykırım niteliğinde bir karar çıkmasının ve akabinde bu durumun topraklarını işgal ettiği Filistinliler için geçerli olmasının önüne geçmek için ABD’nin de önerisiyle bu şekilde soykırım suçlamasından sıyrılmıştı.
Eylül 2016 tarihinden dokuz ay sonra o dönemki Maliye Bakanı Naci Ağbal, Mavi
Marmara saldırısında hayatını kaybedenlerin yakınlarına gönderilen tazminatlarının
23 Haziran 2017 itibarıyla ödendiğini açıklamıştı.iv Maddi zararı ödeyerek olayı kapatma dışında diplomatik özür sadece maddi zararlar için değil ayrıca manevi bir zarar varsa bunu da üstlenmeyi içermelidir. Nitekim 2010 yılında yine İsrail- Türkiye arasında İsrail Dışişleri Bakanı Danny Ayalon’un Türk Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’a sergilediği yakışıksız tavırla ortaya çıkan “alçak koltuk krizi” nedeniyle hem adı geçen büyükelçiden hem de Türkiye’den yazılı mektup ile özür dilenmişti.v

Devletler arasında gerçek özür dilenmesi kadar sahte ve geçersiz özürlerin de söz konusu olabileceği bilinmektedir. Buna göre eğer bir devlet, geçmişteki yanlışını ya da hatasını kabul ederken üstü kapalı şekilde belirsiz ifadeler kullanırsa, kendi sorumluluğunu azaltmak adına sahiplenici değil edilgen filler kullanırsa, özrünü karşının yükümlülüğünü gerektiren belirli şartlara bağlarsa, ortaya çıkmış zararı ya da bu zararın gerçekliğini ve ciddiyetini sorgulayacak şekilde beyanda bulunursa, ortada suçunu, saldırısını, hatasını basit veya önemsiz gösterip asıl mesele veya konu için değil konunun dışındaki önemsiz meseleler için özür dilerse, olaydan doğrudan etkilenen veya zarar görenler yerine başkalarından özür dilerse bu tür özür dilemelere diplomaside “sahte özür” veya “sahici olmayan özür” denilmektedir.vi Örneğin İsrail devleti Mavi Marmara’da Türk devletinden değil Türk halkından özür dilemiştir. Aynı şekilde alçak koltuk krizi sonrası yazılan özür mektubu Türkiye Cumhuriyeti devletine hitaben değil adı geçen büyükelçiye yöneliktir.vii Dolayısıyla bu tür özürlerin gerçekliği ve sahiciliği tartışmaya açıktır. Unutulmamalıdır ki diplomatik özür tek taraflı bir eylem değildir. Karşı tarafında bu özrü kabul etmesi gerekmektedir. Dolayısıyla gerçek bir özür niteliği taşımayan ve sahici olmaktan uzak her türlü girişim, diplomatik bir özür olarak kabul edilmemektedir. Ancak karşı devlet bu şekildeki özrü kabul ediyor ve yeterli görüyorsa sorun da bulunmamaktadır.

Türkiye’ye Yönelik Yakın Zamanda Bir Soykırım Suçlaması veya Özür Dileme Beklentisi Var mıdır?

ABD, Türkiye’yi kendi mahallesini terk ettiğini düşündüğünden dolayı mutlaka cezalandırmak istemektedir. Bu cezalandırma isteği, Türkiye’nin yaklaşık kırk yıldır başına musallat edilen PKK terörü veya onun izdüşümlerine son yıllarda ABD’nin verdiği muazzam açık destekle görülebilmektedir. Özellikle Halk Bankası davasında olduğu üzere, Türkiye’yi kendi hukuk düzenine göre sıkıştırmak isteyen ABD’nin soykırım temalı gizli suçlamalarının sadece üç milyon nüfuslu Ermenistan’ı 106 yıl sonra mutlu kılmak için değil, Türkiye karşısında oyunu kendi sahasına taşıyarak yani ABD yargı düzenine dahil ederek Türkiye’ye boyun eğdirmek için yapıldığı değerlendirilmektedir. Dolayısıyla yakın zamanda Türkiye’nin diplomatik bir özürle yüzyıl önceki olayları soykırım yargılamasına gidilmeden çözebileceği şeklinde çeşitli görüşlerin dile getirilebileceği tahmin edilebilir. Kendileri dışındaki başka coğrafyaların yüzyıllık sorunlarını bu şekilde kolayca çözümleyeceğini zannedeler, 44 günlük Karabağ savaşından gerekli dersleri çıkarmamış olabilirler. Ancak onlara hatırlatmak gerekir ki; 1496 yılında İspanya ve Portekiz’den gelen Musevi ve Müslümanlar, 1680 yılında Tökeli İmre ve adamları, 1849 yılında Layoş, Kosuth ve 2000 kişilik Macar grubu, İsveç Kralı Şarl ve 1500-2000 kişilik adamları, 1841 ve 1856 yıllarında Polonya’lı Prens Chartorski, 135.000 Kişilik ordusuyla Ekim 1917’de Rus

komutanı Vrangel, hatta Stalin’in zulmünden kaçan Troçkiviii dışında 2nci Dünya Savaşında Almanya’dan birçok Yahudi, 1990’larda Irak’tan milyonlarca Peşmerge, 2011’den sonra Suriye’den milyonlarca Arap, Kürt ve Ermeni Suriyeli hep kendi ülkelerindeki acımasız kıyımdan, Emperyalist güçlerin desteği ile uygulanan soykırımdan kurtulmak için Türk topraklarına sığınmışlardı. Ve bu olayların bazıları yaşanırken ortada ne ABD ne İsrail diye ülkeler vardı ve günümüzde başka ülkelere Mahkeme hazırlayanlarca ne hoşgörü ve ne birlikte yaşamak düşüncesi zaten öteden beri bilinmiyordu. Bu sebeple Cenap Şahabettin’in “insan tarihe her istediğini söyletebilir; çünkü ölüler itiraz edemezler” sözüne karşı eklemek gerekir ki Ey! başkalarına soykırım yaftasını yapıştıranlar: “Başkalarının tarih albümü sizin resim defteriniz değildir!”ix

KAYNAKÇA

i Arzu BEŞİRİ, “Soykırım ve Soykırıma İlişkin Uluslararası Mekanizmalar”, TBB Dergisi 2013 (108), s.179-180.

ii Sevin ELEKDAĞ, “Uluslararası Adalet Divanı Kararı: Soykırım Hukukuna Önemli Bir Katkı”, Uluslararası Suçlar: Bosna – Hersek Örneği, Avrasya Bir Vakfı, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi, 2008, s. 75

iii Michael CUNNINGHAM, “Saying Sorry: The Politics of Apology”, The Political Quarterly, Cilt 70,

No.3, 1999, s.287-288.

iv https://www.ntv.com.tr/turkiye/mavi-marmarada-olenlerin-ailelerine-tazminatlar-odendi,Wglhxmej

R0EYk_Shz9E5g

v Erdem ÖZLÜK, “Uluslararası İlişkilerde Özür Dilemek: Özrün Kuramı”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 11,

Sayı 44 (Kış 2015), s. 51-78, s.65.

vi Aapon Lazare, On Apology, New York, Oxford University Press, 2004, s.86.

vii Özür mektubun içeriği şe şekildedir: “Şahsınıza ve Türk halkına saygılarımı iletir ve çeşitli konularda farklı görüşlere sahip olmamıza rağmen, sizi temin ederim ki bunlar, hükümetlerimiz arasında açık, karşılıklı ve saygıya dayalı diplomatik kanallardan ele alınması ve çözümlenmesi gerekir.

Sizi küçük düşürmek gibi bir niyetim hiçbir şekilde yoktu. Girişimimin yapılış biçimi ve algılanışı nedeniyle özür dilerim. Lütfen bunu büyük saygı duyduğumuz Türk halkına iletiniz." https://www.dunya.com/dunya/israil- turkiye039ye-ozur-mektubu-gonderdi-haberi-102602

viii Nurhan AYDIN, Soykırım İddiası ve Uluslararası Kriterler,2015, http://www.ayk.gov.tr› uploads › 2015/01 › s.202.

ix Yazarın kendi benzetmesidir.