Orta Doğu’da 28 Şubat’ta başlayan savaş, küresel askeri literatürde eşine az rastlanır bir kırılmaya sahne oluyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın, Hürmüz Boğazı’nın açılması için Tahran’a verdiği 48 saatlik mühlet ve "elektrik şebekelerini imha etme" tehdidi, İran’ın "Körfez’deki tüm müttefiklerinizi yaşanmaz hale getiririz" yanıtıyla boşa çıktı. Trump, ültimatom süresini önce 5 güne uzattı, ardından Hürmüz’ün kontrolü için "Ayetullah ile ortak yönetim" formülünü telaffuz ederek geri adım attı.
İran, bu süreçte sadece asimetrik bir direniş değil, modern savaş tarihinin en ağır simetrik darbelerinden birini indirdi. İsrail’in İran’daki South Pars gaz tesisine saldırısına yanıt olarak; küresel LNG arzının %20’sini sağlayan Katar’daki Ras Laffan tesisleri hedef alındı. Katar’ın yıllık 20 milyar dolar zarara uğradığı bu saldırı ve İsrail’in en korunaklı noktalarından Hayfa Rafinerisi’nin vurulması, savaşın seyrini değiştirdi. Trump, saldırıların ardından İsrail’in tek taraflı hareket ettiğini belirterek enerji tesislerine yönelik operasyonların durdurulduğunu açıkladı.
ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolü kırmada yaşadığı acziyet, Washington’ı diplomatik bir çıkmaza sürükledi. Trump’ın, stratejik rakibi Çin’den yardım istemek zorunda kalması ve Pekin’den "hayır" cevabı alması, Amerikan güvenlik garantilerinin sorgulandığı yeni bir dönemi başlattı. Uzmanlar, bu savaşı tarihin ilk gerçek "çok kutuplu savaşı" olarak tanımlıyor. İran, kendini boyun eğdirilemez bir bölgesel güç kutbu olarak kanıtlarken, ABD’nin küresel ölçekte hiç olmadığı kadar izole olduğu görülüyor.
Yaşananlar, "zorba" olarak nitelendirilen bir gücün bileğinin ilk kez dengi olmayan bir aktör tarafından büküldüğü bir tabloyu yansıtıyor. İran’ın enerji hatları üzerindeki de facto kontrolü ve ABD müttefiklerine yönelik simetrik vurucu gücü, Washington’ın bölgedeki geleneksel "koşulsuz teslimiyet" dayatmasını iflas ettirmiş durumda.