Furkan HAMİT
Tüm YazılarıOrta Doğu’da güç dengesi her zaman sessiz sedasız değişmez; bazen birkaç gelişme, bölgesel satranç tahtasını öylesine altüst eder ki yıllardır geçerli olan kabuller bir anda anlamını yitirir. Suriye’de YPG’nin kendisine ait idarî ve askerî yapılanmadan vazgeçerek Şam yönetimine entegre olma kararı da bu türden bir gelişmedir. İlk bakışta Suriye’nin iç siyasi düzeniyle ilgili bir adım gibi görünse de bunun etkileri Suriye sınırlarının çok ötesine uzanmaktadır. Tel Aviv’de bu gelişmenin yol açtığı kaygının boyutu ise aslında çok daha büyük bir soruya işaret ediyor: Orta Doğu’da Türkiye artık İsrail’in göz ardı edemeyeceği bir güç hâline mi geldi?
Bu sorunun cevabı yalnızca Türkiye ile İsrail’in askerî gücünü geleneksel ölçütlerle karşılaştırarak verilemez. Asıl mesele; askerî kapasite, savunmada kendine yeterlilik, coğrafi konum, diplomatik nüfuz, bölgesel erişim ve geleceğe yönelik stratejik imkânların bütünsel bir değerlendirmesidir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin konumu son on yılda belirgin biçimde güçlenmiştir. Suriye’de yaşanan son gelişmeler de bu gerçeği daha görünür hâle getirmiştir.
Suriye: Asıl stratejik cephe
Beşşar Esad yönetiminin sona ermesinin ardından Suriye’de bazı bölgesel güçlerin beklediği gibi bir iktidar boşluğu ortaya çıkmadı. Aksine Türkiye, diplomatik, siyasi ve askerî araçları bir arada kullanarak Suriye’deki nüfuzunu genişletti. YPG’nin Şam yönetimiyle entegrasyon süreci de bu kapsamlı dönüşümün önemli bir parçasını oluşturuyor. Kuzey Suriye’de kalıcı, silahlı ve ayrı bir yapılanma varlığını sürdürseydi bölünme, vekil güçler ve dış müdahale ihtimalleri varlığını koruyacaktı. Ancak Suriye güçlü bir merkezî devlet olarak yeniden yapılandırılırsa bölgenin tamamındaki stratejik harita değişebilir.
İşte Türkiye ile İsrail’in çıkarları arasındaki temel ayrışma da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Türkiye’nin Suriye politikasının merkezinde sınırlarının güvenliğini sağlamak, terör tehdidini ortadan kaldırmak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak bulunuyor. İsrail ise Suriye’de ortaya çıkabilecek her türlü askerî tehdidi kendi güvenliği açısından değerlendiriyor. Dolayısıyla güçlü, birleşik ve merkezî bir Suriye’nin ortaya çıkması, İsrail açısından yeni bir stratejik gerçeklik anlamına gelebilir.
Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’deki varlığı yalnızca askerî bir konuşlanmadan ibaret değil; çok daha kapsamlı bir devlet stratejisinin parçasıdır. Türkiye, tek bir vekil grup üzerinden nüfuz oluşturmaya çalışmak yerine kendi ordusu, savunma sanayii, diplomasisi ve devlet kurumlarının gücüyle sahada bulunuyor. Türkiye’yi İran’ın geçmişteki rolünden farklı kılan temel unsur da budur.
İran’dan sonra Türkiye mi?
Geçtiğimiz yıl İsrail ile İran arasında yaşanan on iki günlük savaş, bir gerçeği açık biçimde ortaya koydu: İsrail, İran gibi büyük bir bölgesel rakiple mücadele ederken dahi dış desteğe, özellikle de ABD’nin desteğine önemli ölçüde ihtiyaç duyuyor. Ancak Türkiye söz konusu olduğunda tablo temelden farklı.
İsrail’deki tartışmalarda artık şu değerlendirme giderek daha fazla öne çıkıyor: İran’ı zayıflatmak zor olmakla birlikte görece yönetilebilir bir meydan okumaydı; Türkiye ile doğrudan bir çatışma ise tamamen farklı nitelikte bir sorun olacaktır. İsrail’in eski Savunma Bakanı Yoav Gallant da Türkiye’yi Orta Doğu’nun son derece tehlikeli ve giderek güçlenen ülkelerinden biri olarak nitelendirirken, Türkiye’nin coğrafi önemine, askerî kapasitesine ve savunma sanayiine dikkat çekmişti. Gallant’a göre Türkiye’nin ordusu NATO içinde ABD’den sonra en büyük ordu ve Türkiye son yıllarda askerî kabiliyetleri bakımından önemli ölçüde kendine yeterli hâle geldi.
Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta, İsrail ile Türkiye’nin savunma modelleri arasındaki farklılıktır. İsrail ileri teknoloji, hava gücü ve Amerikan desteğinin oluşturduğu kombinasyona olağanüstü ölçüde dayanırken Türkiye son yıllarda savunma sanayiini öylesine geliştirdi ki yalnızca kendi askerî ihtiyaçlarını karşılayabilecek kapasiteye ulaşmakla kalmadı, aynı zamanda savunma ürünlerini dünya pazarlarına ihraç eden bir ülke hâline geldi.
Bu değişim hiç de sıradan değil. Bir ülkenin savunma gücünün gerçek ölçütü yalnızca elindeki silahların sayısı değildir; savaş hâlinde kendi ihtiyaçlarını ne kadar süreyle ve hangi ölçüde karşılayabileceği de aynı derecede önemlidir. Bu açıdan değerlendirildiğinde Türkiye’nin savunma sanayii, ülkenin en önemli stratejik güç unsurlarından biri hâline gelmiştir.
SİHA’lardan savaş uçaklarına
Türkiye’nin savunmada kendine yeterlilik sürecinin en belirgin göstergesi, hiç şüphesiz insansız hava aracı teknolojisinde yaşanan gelişmedir. Türkiye son yıllarda yerli olarak geliştirdiği insansız hava araçlarını askerî doktrininin temel unsurlarından biri hâline getirirken, bu sistemleri küresel pazara da sundu. Şimdi ise Türkiye savaş uçaklarının üretimi konusunda da önemli bir aşamaya ulaşmış durumda. Bu durum, Türk savunma sanayiinin artık yalnızca geleneksel silahlar üreten bir sanayi dalı olmaktan çıkarak kapsamlı bir askerî teknoloji ekosistemine dönüştüğünü gösteriyor.
Bu gelişme İsrail açısından son derece önemli; çünkü modern savaşlar artık yalnızca savaş uçaklarının veya füzelerin sayısıyla kazanılmıyor. İnsansız hava araçları, otonom sistemler, istihbarat, keşif-gözetleme, elektronik harp, füze teknolojisi, hava savunması ve deniz sistemleri birbirleriyle bütünleşerek modern savaş gücünü oluşturuyor. Türkiye de bütün bu alanlardaki kapasitesini sürekli olarak geliştiriyor.
Türkiye’nin deniz gücü de bu stratejik tablonun önemli bir parçasıdır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki coğrafi konumu, İsrail’le kıyaslandığında çok daha geniş bir bölgesel çerçevede anlam taşıyan bir deniz erişimi sağlıyor. Türkiye aynı anda Karadeniz, Akdeniz ve Orta Doğu coğrafyalarıyla bağlantılı durumda. İşte bu coğrafya, Türk askerî gücüne ilave bir stratejik derinlik kazandırıyor.
Suriye’de askerî gücün sahadaki sınavı
Türkiye’nin mevcut askerî konumunu anlamak için son on yılda Suriye’de yürüttüğü operasyonları göz ardı etmek mümkün değil. 2016’da Fırat Kalkanı ile başlayan operasyonları 2020’ye kadar başarılı bir şekilde devam etti. Bu operasyonlar, Türkiye’ye sınırları boyunca faaliyet gösteren silahlı gruplara karşı uzun süreli ve gerçek muharebe koşullarında askerî tecrübe kazandırdı.
Bu tecrübenin önemi, İsrail’le olası bir karşılaşma açısından daha da artıyor. Farklı coğrafyalarda, değişik arazi şartlarında ve konvansiyonel olmayan savaş ortamlarında uzun süre operasyon yürütmüş bir orduyu yalnızca geleneksel rakamlar üzerinden değerlendirmek doğru olmaz. Türkiye, Suriye’de askerî gücünün yanı sıra insansız hava araçları, topçu birlikleri, istihbarat, sınır gözetleme sistemleri ve kara kuvvetlerini koordineli biçimde kullanma konusunda önemli bir deneyim kazandı.
Benzer şekilde Irak’ın kuzeyindeki askeri operasyonları da Türkiye’ye dağlık ve zorlu coğrafyalarda uzun soluklu askerî operasyonlar yürütme tecrübesi kazandırdı. Sonuç olarak Türkiye’nin askerî gücü artık yalnızca kâğıt üzerindeki rakamlardan ibaret değil; sahada sürekli sınanmış ve uygulamayla pekişmiş bir kapasiteye dönüşmüş durumda.
İsrail’in kaygısının asıl nedeni
İsrail açısından asıl soru belki de Türkiye’nin neden Suriye’de bulunduğu değil, Türkiye’nin varlığının sonucunda Suriye’nin gelecekte nasıl bir ülkeye dönüşeceğidir.
Eğer Suriye bölünmelerden, milis yapılanmalarından ve dış güçlerin himayesine dayalı sürekli bir denklemden çıkarak merkezî bir devlet yapısına kavuşursa, İsrail’in kuzey cephesindeki bütün stratejik ortam değişebilir. Türkiye’nin siyasi ve askerî açıdan istikrara kavuşmasına katkıda bulunduğu birleşik bir Suriye, bölgede yeni bir güç merkezinin ortaya çıkmasına yol açabilir.
İsrail medyasında Türkiye hakkında kullanılan dilin önceki dönemlere kıyasla daha sert hâle gelmesinin nedeni de budur. İsrail savunma çevrelerinde Türkiye’nin “düşman devlet” yerine “çatışma hâlindeki devlet” olarak nitelendirildiğine ilişkin değerlendirmeler, değişen bu algının bir yansımasıdır.
Jerusalem Post gazetesinde Türkiye’ye karşı önleyici askerî harekât önerileri ve “İdlib’den İstanbul’a” uzanan bir operasyon fikrinin gündeme getirilmesi de bu kaygının boyutunu ortaya koyuyor. Ancak bu tür çağrılar aynı zamanda İsrail’deki stratejik çevrelerin Türkiye’yi sıradan bir bölgesel rakip olarak görmediğini de açıkça gösteriyor.
NATO: Türkiye’nin ilave stratejik gücü
Türkiye’nin avantajlarından bir diğeri de NATO üyeliğidir. İsrail İran’a karşı yürüttüğü operasyonlarda Amerikan desteğine güvenebilir; ancak Türkiye ile yaşanacak bir savaşın denklemi çok daha karmaşık olacaktır. Çünkü Türkiye NATO üyesidir. Eski İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant da Türkiye ile yaşanabilecek bir savaşın yalnızca iki bölgesel güç arasındaki bir çatışma olmayacağına dikkat çekmişti.
Bu, NATO’nun herhangi bir Türkiye-İsrail anlaşmazlığında mutlaka doğrudan savaşa gireceği anlamına gelmiyor. Ancak Türkiye’nin coğrafi, siyasi ve askerî konumunun, İsrail açısından diğer bölgesel rakiplere kıyasla çok daha karmaşık bir stratejik hesaplama gerektirdiği anlamına geliyor.
Asıl rekabet güç kavramında
Bugün Türkiye ile İsrail arasındaki asıl rekabet yalnızca tankların, uçakların veya füzelerin sayısından ibaret değil. İsrail ileri teknolojiye, güçlü hava kuvvetlerine ve geniş kapsamlı istihbarat kapasitesine sahip. Buna karşılık Türkiye; geniş bir coğrafi derinliğe, büyük bir orduya, giderek güçlenen bir savunma sanayiine, güçlü bir deniz varlığına, insansız hava aracı teknolojisine, savaş tecrübesine, NATO üyeliğine ve aktif bir bölgesel diplomasiye sahip.
Bu nedenle Türkiye’nin üstünlüğünü herhangi bir tek silah sistemiyle veya tek bir savaşın sonucuyla kanıtlamaya çalışmak yerine, toplam savunma ve stratejik kapasite açısından değerlendirmek daha doğru olacaktır. Bu bütünsel ölçekte bakıldığında Türkiye’nin konumu giderek güçleniyor.
Belki de en önemli değişim, Türkiye’nin artık yalnızca krizlere tepki veren bir güç olmaktan çıkmış olmasıdır. Türkiye, krizlerin yaşandığı coğrafyayı, siyasi süreçleri ve askerî dengeleri etkileyebilen bir güç hâline gelmiştir. Suriye bunun en açık örneğidir.
İsrail’in yeni stratejik meydan okuması
Orta Doğu’da güç dengelerinin yeni bir sayfası belki de şu soruyla açılıyor: Suriye’nin geleceği üzerinde kimin etkisi olacak? Eğer Suriye birleşik, istikrarlı ve merkezî bir devlet olarak yeniden ortaya çıkar ve Türkiye bu süreçte belirleyici bir rol oynarsa, bu yalnızca Suriye’nin başarısı olmayacaktır; aynı zamanda Türkiye’nin bölgesel stratejisinin de büyük bir stratejik kazanımı olacaktır.
Bu çerçevede İsrail’in kaygısı anlaşılabilir görünmektedir. İsrail, İran karşısındaki operasyonlarını Amerikan gücünün desteğiyle yürüttü; ancak Türkiye, kendi ordusu, kendi savunma sanayii, coğrafi konumu, diplomasisi ve NATO üyeliği sayesinde tamamen farklı nitelikte bir meydan okuma ortaya koyuyor.
Orta Doğu’da güç dengesi yalnızca en gelişmiş silahlara sahip olan ülkenin lehine değişmez; sınırlarının ötesinde de nüfuz oluşturabilen, silahlarını kendisi üretebilen, uzun süreli bir savaş için gerekli sanayi altyapısına sahip olan, diplomatik alanda aktif hareket eden ve değişen şartları kendi lehine dönüştürebilen ülkenin lehine değişir.
Bu ölçütler açısından değerlendirildiğinde Türkiye’nin yürüyüşü yalnızca yükselen bir askerî gücün hikâyesi değil, aynı zamanda kapsamlı bir bölgesel güç hâline gelme sürecidir. Suriye’de YPG’nin entegrasyonundan sınır ötesi askerî operasyonlara, savunma sanayiinde kendine yeterlilikten insansız hava aracı teknolojisine, deniz gücünden aktif diplomasiye kadar uzanan gelişmeler zinciri aynı yöne işaret ediyor.
Ve belki de İsrail’de çalan alarm zillerinin asıl nedeni de tam olarak budur.
Türkiye artık İsrail’in kuzey ufkunda yalnızca komşu bir güç değildir; iyi örgütlenmiş, kendi kendine yetebilen ve hızla güçlenen bir bölgesel aktör hâline gelmiştir. Böyle bir güçle doğrudan bir çatışmanın İsrail açısından maliyeti, kapsamı ve sonuçları İran’la yaşanan karşılaşmalara kıyasla çok daha karmaşık olabilir.
Orta Doğu’nun yeni güç denkleminde artık soru, Türkiye’nin güçlenip güçlenmediği değil; Ankara’nın yükselen bu askerî ve stratejik gücü karşısında İsrail’in gelecekteki bölgesel stratejisini nasıl şekillendireceğidir. Mevcut eğilimler devam ettiği takdirde, önümüzdeki yıllarda Ankara’nın savunma ve stratejik kapasitesi İsrail açısından göz ardı edilmesi her zamankinden daha zor bir meydan okumaya dönüşebilir.
Dr. Furkan Hamit
Güncel Yazıları
Pakistan-Türkiye Dostluğunun ve Sevgisinin Ebedî Bir Destanı
20 Ağustos 2026
Mekke Savunma Anlaşması: İslam Dünyası İçin Yeni Bir Stratejik Dönemin Başlangıcı mı?..
09 Ağustos 2026
Ortadoğu’nun Değişen Savunma Manzarası: İslam Dünyası Yeni Bir Stratejik İttifaka mı ..
02 Ağustos 2026
Türkiye'yi Kurtaran Gece: 15 Temmuz'un Stratejik Gerçekleri
15 Temmuz 2026
Pakistan–Türkiye: Kardeşlikten Aydınlık Geleceğe
08 Temmuz 2026
NATO’nun Ankara Zirvesi Küresel Siyasette Yeni Bir Dönemin Başlangıcı mı, Yoksa Batı ..
02 Temmuz 2026
Ortadoğu’da Amerika ile İran Arasında Bir Anlaşma mı Şekilleniyor?
25 Mayıs 2026
Türkiye’yi Artık Kimse Durduramaz
16 Mayıs 2026