Furkan HAMİT

Furkan HAMİT

Tüm Yazıları

Mekke Savunma Anlaşması: İslam Dünyası İçin Yeni Bir Stratejik Dönemin Başlangıcı mı?

09 Ağustos 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Türkiye, Pakistan  ve Suudi Arabistan arasında şekillenen savunma ortaklığı, yalnızca üç ülke arasındaki askerî iş birliğinden ibaret değil. Ortadoğu, Güney Asya ve uluslararası sistemin köklü bir dönüşüm geçirdiği bir dönemde bu girişim, İslam dünyasının stratejik özerklik arayışının yeni bir aşamaya taşındığına işaret ediyor.

Uluslararası siyasette bazı anlaşmalar, kâğıt üzerinde birkaç sayfadan ibaret görünür; ancak etkileri imzaların çok ötesine geçerek onlarca yıl boyunca hissedilebilir.

Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında şekillenen savunma anlaşması da böyle bir gelişme olma potansiyeline sahip.

İlk bakışta bu düzenleme, üç ülke arasında imzalanan bir güvenlik ve savunma anlaşmasıdır. Temel amacı; savunma iş birliğini geliştirmek, ortak güvenliği güçlendirmek ve taraflardan herhangi birine yönelik silahlı saldırıyı ortak bir güvenlik meselesi olarak değerlendirecek bir çerçeve oluşturmaktır.

Birleşmiş Milletler Şartı'nın bireysel ve kolektif meşru müdafaa hakkını tanıyan 51. maddesine yapılan atıf da anlaşmaya önemli bir hukuki ve stratejik boyut kazandırmaktadır.

Ancak bu anlaşmanın asıl önemi, yalnızca askerî hükümlerinde değil, ortaya koyduğu daha büyük stratejik soruda yatmaktadır.

İslam dünyası, güvenliğini uzun yıllar boyunca dış güçlerin güvenlik garantilerine ve stratejik tercihlerine bağımlı şekilde mi sürdürecek; yoksa kendi savunma kapasitesini, ekonomik kaynaklarını, jeopolitik konumunu ve askerî tecrübesini ortak bir güvenlik anlayışı içerisinde birleştirebilecek mi?

Mekke'de böyle bir girişimin ortaya çıkması, bu soruya ayrıca sembolik bir anlam kazandırmaktadır.

Mekke yalnızca Suudi Arabistan'ın bir şehri değildir. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların dinî ve manevi bilincinin merkezidir. Böyle bir zeminde üç önemli Müslüman ülkenin yeni bir savunma iş birliği sayfası açması, diplomatik boyutun ötesinde sembolik bir anlam taşımaktadır.

Ancak nihai belirleyici unsur sembolizm değil, ortaya konulacak somut sonuçlar olacaktır.

Asıl soru şudur:

Bu ortaklık, siyasi bir mutabakattan kalıcı ve kurumsal bir stratejik güvenlik mimarisine dönüşebilecek midir?

Üç Ülke, Üç Stratejik Avantaj

Bu ortaklığın stratejik mantığını anlayabilmek için öncelikle üç ülkenin sahip olduğu farklı güç unsurlarına bakmak gerekir.

Pakistan, İslam dünyasında son derece özgün bir konuma sahiptir. Nükleer caydırıcılığa, büyük ve tecrübeli bir silahlı kuvvetlere, önemli savunma kapasitesine ve stratejik açıdan kritik bir coğrafi konuma sahiptir.

Pakistan; Güney Asya'yı Orta Asya, Çin, İran ve Körfez bölgesiyle buluşturan jeopolitik bir kavşakta bulunmaktadır.

Türkiye ise farklı ancak tamamlayıcı bir stratejik güç sunmaktadır.

NATO üyesi olan Türkiye, aynı zamanda son yıllarda yerli ve millî savunma sanayiini önemli ölçüde geliştirmiştir. Ankara, özellikle insansız hava sistemleri, havacılık, deniz platformları, elektronik harp ve çeşitli ileri askerî teknolojiler alanında giderek daha önemli bir üretici ve ihracatçı ülke hâline gelmiştir.

Suudi Arabistan ise üçüncü ve son derece önemli bir güç unsuru ortaya koymaktadır:

Finansal güç, enerji kapasitesi, stratejik coğrafya ve İslam dünyasındaki benzersiz siyasi ve dinî ağırlık.

Bu üç ülkenin sahip olduğu güç unsurları ayrı ayrı önemli olmakla birlikte, birlikte değerlendirildiğinde çok daha farklı bir stratejik tablo ortaya çıkmaktadır.

Basitçe ifade etmek gerekirse:

Suudi Arabistan: Finansal kapasite ve stratejik coğrafya.

Türkiye: Savunma teknolojisi ve savunma sanayii kapasitesi.

Pakistan: Nükleer caydırıcılık ve kapsamlı askerî tecrübe.

Bu güçlerin birbirini tamamlaması, anlaşmanın sıradan bir askerî iş birliğinin ötesine geçebilme ihtimalini ortaya çıkarmaktadır.

Uzun vadede bu ortaklık; ortak savunma üretimi, araştırma-geliştirme, teknoloji transferi, askerî eğitim, istihbarat koordinasyonu ve müşterek savunma planlaması gibi alanlara yayılabilir.

Bu ise tamamen farklı bir iş birliği modelinin ortaya çıkması anlamına gelir.

“İslam NATO'su” Söyleminin Ötesinde

Bu gelişmeyle birlikte akla gelen ilk soru şudur:

Mekke Savunma Anlaşması gelecekte bir “İslami NATO'nun temelini oluşturabilir mi?

Siyasi açıdan dikkat çekici olan bu benzetme, stratejik açıdan ise henüz erken bir değerlendirme olacaktır.

NATO yalnızca birkaç savunma anlaşmasından oluşan bir yapı değildir. On yıllar içerisinde oluşturulmuş sürekli komuta mekanizmaları, ortak askerî planlama, kurumsal karar alma süreçleri ve kapsamlı bir siyasi yapı bulunmaktadır.

İslam dünyası ise siyasi, ekonomik ve stratejik açıdan son derece farklı özelliklere sahip ülkelerden oluşmaktadır.

Dolayısıyla NATO modelinin kısa sürede aynen tekrarlanması gerçekçi değildir.

Ancak büyük güvenlik kurumları da ilk günden bugünkü biçimleriyle ortaya çıkmaz.

Güven artırıcı adımlarla başlarlar.

Ortak askerî tatbikatlar, istihbarat iş birliği, savunma sanayii ortaklıkları, ortak tehdit değerlendirmeleri ve düzenli siyasi istişare mekanizmaları zaman içerisinde daha büyük güvenlik yapılarının temelini oluşturabilir.

Bu nedenle mesele bugün bir “İslam NATO'nun kurulmuş olup olmadığı değildir.

Asıl önemli soru şudur:

İslam dünyasının daha bağımsız ve kendi kapasitesine dayanan bir güvenlik mimarisinin temelleri atılıyor mu?

Sırada Kimler Olabilir?

Bu çerçevenin gelecekte genişleyip genişlemeyeceği, belki de anlaşmanın ilk üç ülkesinden daha önemli bir mesele olacaktır.

Katar, Kuveyt ve Mısır, potansiyel olarak bu yapının stratejik ağırlığını önemli ölçüde artırabilecek ülkelerin başında gelmektedir.

Katar, Körfez'de önemli bir siyasi ve stratejik merkezdir. Türkiye ve Pakistan ile yakın ilişkilerinin yanı sıra Suudi Arabistan ve ABD ile de kapsamlı bağlara sahiptir.

Kuveyt ise Körfez güvenlik mimarisinde önemli bir konuma sahiptir ve bölgesel istikrar açısından kritik bir aktördür.

Mısır'ın sisteme dahil olması ise farklı bir boyut yaratacaktır.

Arap dünyasının en büyük nüfuslarından birine sahip olan Mısır, aynı zamanda bölgenin en köklü ve önemli askerî güçlerinden biridir.

Bu ülkelerin katılımı, üçlü bir savunma düzenlemesini Körfez'den Doğu Akdeniz'e, Arap Yarımadası'ndan Güney Asya'ya uzanabilecek daha geniş bir bölgesel güvenlik ağına dönüştürebilir.

Ancak genişleme aynı zamanda yeni sorunlar da yaratacaktır.

Her yeni ülke, farklı tehdit algılarını, dış politika önceliklerini ve stratejik ilişkileri beraberinde getirecektir.

Dolayısıyla bu girişimin başarısı, ne kadar hızlı büyüdüğünden çok, ne kadar sağlam bir kurumsal yapı oluşturabildiğine bağlı olacaktır.

Ortadoğu'nun Stratejik Özerklik Arayışı

Anlaşmayı anlamak açısından belki de en önemli bağlam, Ortadoğu'nun değişen güvenlik anlayışıdır.

On yıllar boyunca bölgesel güvenlik büyük ölçüde dış güçlerin varlığı ve güvenlik garantileri üzerine kurulmuştur.

ABD, Körfez ve Ortadoğu güvenlik mimarisinin merkezindeki aktörlerden biri olmayı sürdürmektedir. Amerikan askerî üsleri, savunma anlaşmaları, istihbarat ilişkileri ve silah satışları Washington'ı bölgenin vazgeçilmez stratejik aktörlerinden biri hâline getirmektedir.

Ancak bağımlılık ile ortaklık aynı şey değildir.

Bölgesel güçler giderek daha fazla stratejik çeşitlendirme arayışına yönelmektedir.

Bu durum ABD'den kopuş anlamına gelmemektedir.

Daha ziyade tek bir dış güce aşırı bağımlı olmaktan kaçınma arzusunu ifade etmektedir.

Suudi Arabistan açısından bu yaklaşım özellikle önemlidir.

Riyad, Washington ile güçlü ilişkilerini sürdürürken aynı zamanda Türkiye, Pakistan ve diğer bölgesel aktörlerle ilişkilerini güçlendirebilir.

Dolayısıyla ortaya çıkan model stratejik bir kopuştan ziyade: stratejik çeşitlendirme ve daha fazla özerklik arayışıdır.

Bu ayrım son derece önemlidir.

Pakistan'ın Stratejik Konumu

Pakistan, ortaya çıkabilecek yeni güvenlik mimarisinde en özgün konuma sahip ülkelerden biridir.

Nükleer caydırıcılığı, onu İslam dünyasında benzeri olmayan bir stratejik konuma yerleştirmektedir.

Bunun yanında Pakistan ordusu uzun yıllara dayanan askerî tecrübeye sahiptir ve ülkenin savunma sanayii havacılık, füze sistemleri, zırhlı araçlar, deniz platformları ve diğer alanlarda önemli kapasitelere ulaşmıştır.

Pakistan'ın coğrafi konumu da son derece önemlidir.

Ülke; Güney Asya, Orta Asya, Çin, İran ve Körfez arasında stratejik bir köprü niteliğindedir.

Bu nedenle Pakistan, Suudi Arabistan açısından yalnızca askerî bir ortak değil, aynı zamanda farklı bölgeler arasında stratejik bir bağlantı noktasıdır.

Türkiye açısından ise Pakistan zaten uzun yıllardır önemli bir savunma ortağıdır.

Daha derin bir üçlü iş birliği; ortak araştırma, savunma üretimi, teknoloji transferi ve özel askerî eğitim alanlarında yeni imkânlar doğurabilir.

İslamabad açısından bunun anlamı yalnızca ikili diplomatik ilişkilerin güçlenmesi değildir.

Pakistan, İslam dünyasının gelecekteki güvenlik mimarisinin şekillenmesinde daha merkezi bir rol üstlenebilir.

Türkiye'nin Stratejik Konumu

Türkiye'nin rolü ise NATO üyeliği ile İslam dünyasındaki konumunu aynı anda taşıması nedeniyle son derece özgündür.

Ankara, NATO üyeliğinin daha bağımsız bir dış ve savunma politikası izlemeye engel olmadığını son yıllarda açık biçimde göstermiştir.

Türkiye; Avrupa, Ortadoğu, Orta Asya, Afrika ve Asya'da ilişkilerini çeşitlendirirken yerli savunma kapasitesine de büyük yatırımlar yapmaktadır.

Savunma sanayii, Türkiye'nin stratejik nüfuzunun en önemli araçlarından biri hâline gelmiştir.

Özellikle insansız hava sistemleri dünya çapında dikkat çekmektedir. Ancak Türkiye'nin hedefleri bunun çok ötesindedir.

Havacılık, deniz platformları, elektronik harp, hava savunma sistemleri ve ileri askerî teknolojiler Ankara'nın savunma stratejisinin önemli unsurları hâline gelmiştir.

Bu nedenle Türkiye, yalnızca silah satın almak isteyen değil, kendi teknolojik ve üretim kapasitesini geliştirmek isteyen ülkeler açısından cazip bir ortak hâline gelmektedir.

Suudi sermayesinin, Pakistan'ın askerî tecrübesi ve Türkiye'nin savunma sanayii kapasitesiyle birleşmesi, satın alma merkezli geleneksel modelin ötesinde ortak geliştirme ve ortak üretime dayalı yeni bir savunma iş birliği modeli ortaya çıkarabilir.

Asıl stratejik fark da burada yatmaktadır.

Suudi Arabistan: Silah Alıcısından Savunma Ortağına

Suudi Arabistan uzun yıllardır dünyanın en gelişmiş askerî sistemlerinden bazılarını satın alma konusunda büyük bir mali kapasiteye sahiptir.

Ancak küresel savunma ortamı değişmektedir.

Bir ülkenin stratejik gücü artık yalnızca ne kadar silah satın alabildiğiyle ölçülmemektedir.

Yerli üretim, araştırma-geliştirme, insan kaynağı, bakım ve lojistik kapasitesi, tedarik zincirlerinin güvenliği ve teknolojik egemenlik giderek daha önemli hâle gelmektedir.

Türkiye ve Pakistan ile kurulabilecek daha derin iş birliği, Riyad açısından tam da bu nedenle stratejik değer taşıyabilir.

Suudi Arabistan'ın finansal kaynakları ortak girişimleri ve sanayi projelerini finanse edebilir; Türkiye teknoloji ve üretim kapasitesi sağlayabilir; Pakistan ise askerî tecrübe, mühendislik birikimi ve operasyonel bilgi sunabilir.

Bu süreç sürdürülebilir biçimde ilerlerse Riyad, yalnızca büyük bir savunma müşterisi olmaktan çıkarak giderek daha önemli bir savunma sanayii ortağı hâline gelebilir.

İsrail Neden Yakından İzliyor?

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki stratejik ilişkilerin derinleşmesi, doğal olarak İsrail tarafından da yakından takip edilecektir.

İsrail uzun yıllardır bölgedeki niteliksel askerî üstünlüğünü korumayı stratejik önceliklerinden biri olarak görmektedir.

Suudi Arabistan'ın finansal gücü, Türkiye'nin savunma teknolojisi ve Pakistan'ın stratejik kapasitesinin daha yakın biçimde bir araya gelmesi, İsrail'in bölgesel hesaplarını karmaşıklaştırabilir.

Buradaki mesele yalnızca belirli bir silah sisteminin kimin elinde olduğu değildir.

Daha büyük soru, yeni bir bölgesel savunma ekosisteminin ortaya çıkıp çıkmayacağıdır.

Eğer bu ekosistem yerli üretim, teknoloji transferi, istihbarat koordinasyonu ve ortak savunma planlamasını geliştirebilirse, İsrail'in faaliyet gösterdiği stratejik ortam zaman içerisinde değişebilir.

Bu durum mevcut İsrail güvenlik düzenlemelerinin otomatik olarak çökeceği anlamına gelmez.

Aynı şekilde Abraham Anlaşmaları'nın ortadan kalkacağı sonucuna ulaşmak da doğru olmaz.

Ancak bölgesel denkleme yeni bir unsur eklenebilir:

Arap ülkelerinin güvenlik konusunda yalnızca Washington veya Tel Aviv'e bağlı kalmadan alternatif seçenekler geliştirmesi.

Bu ihtimalin kendisi bile stratejik açıdan önemlidir.

Hindistan ve Güney Asya'da Değişen Denklem

Hindistan da gelişmeyi benzer şekilde stratejik bir perspektiften değerlendirecektir.

Yeni Delhi son yıllarda Körfez ülkeleriyle ekonomik, siyasi ve stratejik ilişkilerini önemli ölçüde geliştirmiştir.

Hindistan'ın Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleriyle artan ilişkileri, Yeni Delhi'nin daha geniş Ortadoğu stratejisinin önemli unsurlarından biridir.

Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan ekseninde daha derin bir stratejik yakınlaşma, bu denklemi karmaşıklaştırabilir.

En hassas konu ise kaçınılmaz olarak Pakistan-Hindistan ilişkileri ve Keşmir meselesi olacaktır.

Türkiye ve Suudi Arabistan'ın Pakistan ile daha kurumsal bir stratejik ilişki geliştirmesi, gelecekte yaşanabilecek herhangi bir Pakistan-Hindistan krizinde İslamabad'ın diplomatik ve ekonomik hareket alanını genişletebilir.

Ancak bu durum Suudi Arabistan veya Türkiye'nin otomatik olarak Pakistan-Hindistan çatışmasına askerî olarak müdahil olacağı anlamına gelmez.

Hatta yeni çerçevenin güvenilirliği, tam da böyle bir otomatik müdahale beklentisinden kaçınmasına bağlı olabilir.

Asıl önem caydırıcılıkta yatmaktadır.

Bir krizin daha geniş diplomatik, ekonomik ve stratejik sonuçlar doğurabileceği düşüncesi, tarafların gerilimi tırmandırma isteğini azaltabilir.

Bu açıdan bakıldığında güvenilir bir kolektif güvenlik mekanizması yeni bir askerî blok yaratmaktan ziyade istikrara katkı sağlayabilir.

İstihbarat Boyutu

Yeni bir stratejik yapılanmanın istihbarat çevrelerinin dikkatini çekmesi kaçınılmazdır.

İsrail ve Hindistan zaten kapsamlı güvenlik ve istihbarat ilişkilerine sahiptir.

Pakistan ve Türkiye arasındaki savunma sanayii iş birliği derinleştikçe, her iki ülkenin askerî teknolojiler, savunma üretimi, tedarik süreçleri ve stratejik planlamaya ilişkin gelişmeleri daha yakından takip etmesi beklenebilir.

Ancak istihbarat rekabetini, doğrudan koordineli bir gizli operasyonun kanıtı olarak değerlendirmek doğru olmaz.

Buradaki temel mesele daha yapısaldır.

Yeni stratejik ortaklıklar ortaya çıktığında rakip devletler doğal olarak bu ortaklıkların kapasitesini, niyetini ve sınırlarını anlamaya çalışırlar.

Mekke Savunma Anlaşması da bu açıdan bir istisna olmayacaktır.

Washington'un Stratejik İkilemi

Washington açısından ortaya çıkan tablo son derece karmaşıktır.

Üç ülkenin de ABD ile önemli ilişkileri bulunmaktadır.

Suudi Arabistan, Washington'ın Arap dünyasındaki en önemli ortaklarından biridir.

Türkiye NATO üyesidir.

Pakistan ise zaman zaman ciddi görüş ayrılıkları yaşanmış olsa da ABD ile uzun bir stratejik ilişki geçmişine sahiptir.

Dolayısıyla Mekke Savunma Anlaşması'nı “Amerika karşıtı bir ittifak” olarak nitelendirmek fazlasıyla basit bir yaklaşım olacaktır.

Daha doğru değerlendirme, bunun ABD'nin geleneksel ortaklarının daha fazla stratejik esneklik aradığının bir işareti olduğudur.

Bu ayrım önemlidir.

Washington'ın etkisi hâlâ son derece büyüktür. Ancak bu etki, bölgesel güçlerin geçmişe kıyasla daha fazla alternatif seçeneğe sahip olduğu bir dünyada kullanılmaktadır.

Alternatif güvenlik ortaklıklarının ortaya çıkması, ABD'yi geleneksel ortaklarıyla ilişkilerini yeniden değerlendirmeye yöneltebilir.

Geleceğin Ortadoğu'su tek bir dış gücün bütün bölge için güvenlik mimarisini belirlediği bir bölge olmayabilir.

Bunun yerine, birbiriyle örtüşen çok sayıda stratejik ortaklığın aynı anda var olduğu daha karmaşık bir sistem ortaya çıkabilir.

Avrupa ve Çok Kutuplu Güvenlik Düzeni

Gelişmenin sonuçları Washington ve Ortadoğu ile sınırlı değildir.

Avrupa da stratejik özerklik meselesini giderek daha fazla tartışmaktadır.

Soğuk Savaş sonrasında şekillenen uluslararası sistemin temel varsayımları artan baskı altındadır. Ekonomik ve askerî gücün dağılımı daha parçalı hâle gelirken, bölgesel güçler kendi stratejik kararları üzerinde daha fazla söz sahibi olmak istemektedir.

Bu noktada Türkiye'nin konumu özel önem taşımaktadır.

NATO üyesi olmasının yanı sıra Asya, Afrika ve Ortadoğu ile ilişkilerini genişleten önemli bir Müslüman güç olan Türkiye, farklı stratejik sistemler arasında köprü oluşturabilecek bir konumdadır.

Türkiye'nin olası yeni bir Müslüman güvenlik mimarisindeki rolü, Avrupa açısından da önemli sonuçlar doğurabilir.

Dolayısıyla Mekke Savunma Anlaşması, çok daha büyük bir dönüşümün parçası hâline gelebilir:

Batı merkezli güvenlik düzeninden daha karmaşık ve gerçek anlamda çok kutuplu bir uluslararası sisteme doğru geçiş.

İran Açısından Ne Anlama Geliyor?

İran da ortaya çıkan yeni güvenlik denklemine kayıtsız kalamayacaktır.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki ilişkilerin güçlenmesi bölgesel güç dengelerini kaçınılmaz olarak etkileyecektir.

Ancak yeni yapının İran karşıtı bir koalisyona dönüştürülmesi stratejik açıdan ters etki yaratabilir.

Ortadoğu zaten çok sayıda rekabet ve çözülememiş çatışmanın yükünü taşımaktadır.

Sürdürülebilir bir güvenlik mimarisi başka bir bölgesel gücü sürekli olarak dışlamak üzerine kurulamaz.

Mekke çerçevesi kolektif savunma, egemenlik, toprak bütünlüğü ve bölgesel istikrar ilkeleri üzerine inşa edilirse, istikrar sağlayıcı bir mekanizmaya dönüşebilir.

Amaç yeni düşmanlar üretmek değil, savaş ihtimalini azaltmak olmalıdır.

Asıl Sınav İmzadan Sonra Başlıyor

Mekke Savunma Anlaşması'nın gerçek önemi, imza töreninden çok sonrasında atılacak adımlarla belirlenecektir.

Anlaşmalar tek başlarına stratejik güç yaratmaz.

**Kurumlar yaratır.

Kabiliyetler yaratır.

Güven yaratır.**

Eğer anlaşmanın ardından düzenli savunma bakanları toplantıları, ortak askerî tatbikatlar, istihbarat paylaşım mekanizmaları, siber güvenlik iş birliği, hava savunma koordinasyonu, deniz tatbikatları, savunma sanayii ortaklıkları, teknoloji transferi ve ortak araştırma projeleri hayata geçirilirse, anlaşmanın stratejik önemi önemli ölçüde artacaktır.

Kalıcı bir kurumsal yapı özellikle önemlidir.

Ortak bir Savunma Konseyi siyasi yönlendirme sağlayabilir.

Kalıcı çalışma grupları askerî planlamayı koordine edebilir.

Ortak araştırma merkezleri yeni teknolojiler geliştirebilir.

Savunma sanayii ortak girişimleri ise siyasi taahhütleri ekonomik ve teknolojik kapasiteye dönüştürebilir.

Kriz dönemlerinde hızlı istişare mekanizması oluşturulması ise anlaşmanın yalnızca barış zamanında değil, kriz anında da gerçek bir stratejik araç olmasını sağlayabilir.

Sembolik bir anlaşma ile gerçek anlamda stratejik ortaklık arasındaki fark tam olarak burada ortaya çıkacaktır.

Asıl Mesele “İslam NATO'su” Değil

“İslam NATO'su” ifadesi basit ve güçlü olduğu için kamuoyunda daha fazla dikkat çekebilir.

Ancak bu ifade, belki de daha önemli bir sorunun üzerini örtebilir.

İslam dünyasının mutlaka NATO'nun birebir kopyasına ihtiyacı yoktur.

İhtiyaç duyulan şey, İslam dünyasının kendi siyasi coğrafyasına, stratejik gerçeklerine ve çeşitliliğine uygun bir güvenlik çerçevesidir.

Bu yapı üç ülkeyle başlayabilir ve zaman içerisinde pratik iş birliği yoluyla genişleyebilir.

Silahlı çatışmadan ziyade savunma teknolojisini önceliklendirebilir.

Ülkelerin dış politikalarının tamamen aynı olmasını gerektirmeden askerî uyumluluğu geliştirebilir.

Katı bir askerî hiyerarşi oluşturmak yerine ortak istişare mekanizmaları geliştirebilir.

Ve en önemlisi, dış dünyaya karşı düşmanca bir blok oluşturmadan İslam ülkelerinin dış güvenlik garantilerine olan bağımlılığını azaltabilir.

Bu, çok daha sürdürülebilir bir stratejik özerklik modeli olacaktır.

Mekke ve Kolektif Egemenlik Fikri

Anlaşmanın daha derin anlamı, nihayetinde kolektif egemenlik fikrinde yatabilir.

İslam dünyası büyük bir nüfusa, geniş doğal kaynaklara, stratejik coğrafyaya, önemli finansal kapasiteye ve ciddi askerî tecrübeye sahiptir.

Bazı ülkeler aynı zamanda gelişmiş savunma sanayii kapasitesine ulaşmıştır.

Eksik olan şey çoğu zaman güç değil, koordinasyondur.

Sorun hiçbir zaman tamamen güçsüzlük olmamıştır.

Sorun parçalanmış güçtür.

Mekke Savunma Anlaşması bu parçalanmışlığın aşılması yönünde bir fırsat sunmaktadır.

Ancak bu fırsatın değerlendirilebilmesi için siyasi liderlerin ikili rekabetleri, kurumsal zayıflıkları ve farklı stratejik öncelikleri aşabilmesi gerekecektir.

Güven şarttır.

Şeffaflık şarttır.

Ve her şeyden önce ortaklığın amacının açık biçimde tanımlanması gerekir.

Eğer bu yapı kolektif savunma, stratejik özerklik ve bölgesel istikrar mekanizması olarak tanımlanırsa, daha geniş bir destek bulabilir.

Belli ülkelere karşı oluşturulmuş bir blok olarak algılanması hâlinde ise geleceği çok daha karmaşık olacaktır.

Yeni Bir Stratejik Dönem mi, Yoksa Yine Yarım Kalmış Bir Girişim mi?

Sonuçta temel soru budur.

Mekke Savunma Anlaşması önemli bir fırsat yaratmıştır.

Bunun tarihî bir dönüm noktasına dönüşüp dönüşmeyeceğini ise uygulama belirleyecektir.

Anlaşma yalnızca siyasi bir deklarasyon olarak kalırsa, zaman içerisinde etkisi azalabilir.

Ancak kurumlar, askerî uyumluluk, savunma sanayii iş birliği, teknoloji transferi ve gerçek anlamda stratejik koordinasyon üretirse, önemi katlanarak artabilir.

Katar, Kuveyt ve Mısır gibi ülkelerin ilerleyen süreçte bu yapıya katılması veya resmî ortaklıklar geliştirmesi hâlinde sonuçlar çok daha geniş bir coğrafyaya yayılabilir.

Körfez'den Doğu Akdeniz'e, Arap Yarımadası'ndan Güney Asya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yeni bir güvenlik ilişkileri ağı şekillenebilir.

Bu mutlaka tek bir askerî blok anlamına gelmeyebilir.

Hatta daha esnek ve daha sürdürülebilir bir model ortaya çıkabilir:

İslam dünyası için ağ tabanlı, çok katmanlı bir ortak güvenlik mimarisi.

Belki de bu model, henüz erken olan “İslami NATO” fikrinden çok daha uygulanabilir olacaktır.

Mekke'den Yükselen Mesaj

Mekke Savunma Anlaşması'nın en önemli mirası, belki de anlaşmanın kendisinden ziyade arkasındaki stratejik fikir olacaktır.

Dünya giderek daha çok kutuplu bir döneme girmektedir.

Büyük güçler yeniden konumlanmaktadır.

Avrupa stratejik özerkliği tartışmaktadır.

Ortadoğu onlarca yıllık güvenlik varsayımlarını yeniden değerlendirmektedir.

Asya'da ekonomik ve askerî güç dağılımı köklü biçimde değişmektedir.

Bu hızlı dönüşüm ortamında İslam dünyası tarihî bir tercih ile karşı karşıyadır:

Güvenliğini başkalarının oluşturduğu yapılara dayandırmaya devam mı edecek, yoksa kendi gücünü, kaynaklarını ve stratejik ilişkilerini daha bütünlüklü bir kolektif güvenlik sistemine mi dönüştürecek?

Mekke Savunma Anlaşması bu soruya henüz bütünüyle cevap vermemektedir.

Ancak belki de cevabın ilk ciddi adımını oluşturmaktadır.

Pakistan stratejik caydırıcılık ve askerî tecrübe sunmaktadır.

Türkiye ileri savunma teknolojisi ve savunma sanayii kapasitesi getirmektedir.

Suudi Arabistan ise finansal güç, stratejik coğrafya ve İslam dünyasında benzersiz bir dinî konum ortaya koymaktadır.

Eğer bu üç ülke kendi güçlerini ortak bir stratejik kapasiteye dönüştürebilirse, bunun sonuçları üç ülkenin sınırlarını çok aşabilir.

Mekke'nin seçilmesi de girişime başka hiçbir diplomatik mekânın sağlayamayacağı güçlü bir sembolik anlam kazandırmaktadır.

Ancak sembolizm tek başına stratejik güç oluşturmaz.

Bunu kurumlar yapar.

Teknoloji yapar.

Sanayi kapasitesi yapar.

Güven yapar.

Ve nihayetinde siyasi irade yapar.

Bu nedenle bundan sonraki yol, bugüne kadar atılmış imzalardan çok daha önemli olacaktır.

Eğer bu girişim kalıcı, sorumlu ve kapsayıcı bir güvenlik çerçevesine dönüşürse, tarihçiler ileride Mekke Savunma Anlaşması'na yalnızca üçlü bir savunma anlaşması olarak değil, İslam dünyası için yeni bir stratejik dönemin açılış sayfası olarak bakabilirler.

Artık asıl soru İslam dünyasının yeterli güce sahip olup olmadığı değildir.

Güç açıkça mevcuttur.

Asıl mesele, dağınık gücü ortak bir stratejik kapasiteye dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir.

Mekke'nin gerçek sınavı budur.

Ve bu nedenle söz konusu anlaşmanın önemi, nihayetinde yalnızca üç başkentin, Riyad, Ankara ve İslamabad'ın çok daha ötesine uzanabilir.

Dr. Furkan Hamit

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA