Furkan HAMİT
Tüm YazılarıOrtadoğu, onlarca yıldır küresel siyasetin en hassas ve en kırılgan bölgelerinden biri olarak görülüyor. Bu coğrafyada yaşanan her kriz yalnızca bölgesel dengeleri değil, aynı zamanda dünya ekonomisini, enerji piyasalarını ve uluslararası diplomasiyi de doğrudan etkiliyor. İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında uzun süredir devam eden gerilim de bu büyük jeopolitik mücadelenin merkezinde yer aldı. Ancak bugün ilk kez, iki ülkenin bir uzlaşı zemini üzerinde ciddi biçimde yakınlaştığına dair güçlü işaretler ortaya çıkıyor.
Uluslararası diplomatik kaynaklardan gelen bilgilere göre taraflar arasında geçici bir mutabakat taslağı üzerinde önemli ilerleme sağlandı ve önümüzdeki saatlerde ya da günlerde dikkat çekici bir açıklamanın yapılabileceği konuşuluyor. Böyle bir gelişme yalnızca geçici bir ateşkes anlamına gelmeyecek; aynı zamanda Ortadoğu siyasetinde yeni bir dönemin kapısını aralayacaktır. Bu süreçte en dikkat çekici unsurlardan biri ise Pakistan’ın giderek görünür hâle gelen diplomatik rolü oldu. İslamabad yönetimi, sessiz fakat etkili bir diplomasi yürüterek Washington ile Tahran arasında bir köprü işlevi üstlenmiş görünüyor.
Son haftalarda Pakistan yalnızca aktif bir diplomatik trafik yürütmekle kalmadı, aynı zamanda güvenilir bir arabulucu olarak da öne çıktı. Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı ve Savunma Güçleri Genel Komutanı Mareşal Seyyid Asım Munir’in Tahran ziyareti, İranlı yetkililerle gerçekleştirdiği temaslar ve perde arkasında sürdürülen görüşmeler, Pakistan’ın artık sadece gelişmeleri izleyen bir aktör olmadığını ortaya koydu. Uluslararası basında yer alan bazı haberlerde, Amerika ile İran arasındaki doğrudan müzakerelerin yeniden İslamabad’da başlayabileceği dahi iddia edildi. Eğer bu gerçekleşirse, bu durum Pakistan diplomasi tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olarak kayda geçebilir.
Bu tablo aslında tesadüf değil; uzun süredir izlenen dengeli dış politika yaklaşımının bir sonucu. Pakistan yönetimi, aynı anda Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, , Çin, İran ve Amerika ile ilişkilerini dikkatli bir denge içerisinde sürdürmeye çalıştı. Bugün bu stratejinin meyvelerini topladığı görülüyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın bölgedeki önemli Müslüman ülkelerin liderleriyle gerçekleştirdiği temaslar da Washington’un artık bölgede kolektif diplomasiye daha fazla önem verdiğini gösteriyor.
Diğer taraftan İran’ın da daha yumuşak bir diplomatik dil benimsediği dikkat çekiyor. Tahran yönetimi, uzun süredir devam eden gerilimin hem ekonomisini hem de bölgesel etkisini ciddi biçimde yıprattığının farkında. Aynı şekilde Amerika da maliyeti giderek artan uzun süreli bir çatışmadan çıkış yolu arıyor. Bu nedenle Başkan Trump’ın, arabuluculuk sürecinde önemli rol oynadığı belirtilen Mareşal Asım Munir’in yanı sıra Recep Tayyip Erdoğan, Mohammed bin Salman, Mohamed bin Zayed Al Nahyan, Tamim bin Hamad Al Thani ve Abdel Fattah el-Sisi gibi bölgenin önde gelen liderleriyle görüşmeler gerçekleştirdiği ifade ediliyor. Amaç, bu tarihi sürece ilişkin bölgesel aktörlerin desteğini almak ve güven ortamını güçlendirmek. Trump’ın son dönemde yaptığı “Anlaşmaya hiç olmadığı kadar yakınız” yönündeki açıklamaları da değişen diplomatik atmosferin bir yansıması olarak değerlendiriliyor. Bununla birlikte Washington yönetimi, İran’ın nükleer programını hâlâ temel güvenlik meselelerinden biri olarak görmeye devam ediyor.
Amerika ile İran arasında olası bir uzlaşının arkasında yalnızca bölgesel dinamikler yok. Küresel ölçekte değişen dengeler de bu süreci hızlandırıyor. Ukrayna savaşı, enerji krizi, Çin’in artan küresel etkisi ve Ortadoğu’daki kronik istikrarsızlık, Amerika’yı yeni bir stratejik denge arayışına itti. İran ise ağır ekonomik yaptırımlar, iç siyasi baskılar ve ekonomik darboğaz nedeniyle kontrollü bir uzlaşmayı artık daha gerçekçi bir seçenek olarak değerlendiriyor.
Hürmüz Boğazı etrafında oluşan yeni atmosfer de bu olası anlaşmanın önemini artırıyor. Dünyanın en kritik enerji geçiş noktalarından biri olan bu hattın güvenli ve açık kalması, küresel petrol piyasaları açısından hayati önem taşıyor. Bu nedenle Avrupa ülkeleri, Çin ve Körfez devletleri de süreci yakından takip ediyor. Pakistan açısından da bölgesel istikrar son derece kritik. Çünkü bölgede tansiyonun düşmesi; ticaret, enerji projeleri ve yatırımlar açısından yeni fırsatlar doğurabilir. Özellikle China–Pakistan Economic Corridor gibi büyük ölçekli projelerin sürdürülebilirliği için istikrarlı bir bölgesel ortam vazgeçilmez görülüyor.
Tüm bu diplomatik hareketlilik başka bir gerçeği daha ortaya çıkardı: Küresel güçler artık Pakistan’a yalnızca Güney Asya perspektifinden bakmıyor. İslamabad, giderek Ortadoğu denkleminde de etkili bir aktör olarak görülmeye başlandı. Geçmişte daha çok siyasi istikrarsızlık veya güvenlik sorunlarıyla gündeme gelen Pakistan, bugün kriz çözüm süreçlerinde rol oynayan bir ülke kimliği kazanmaya çalışıyor. Son dönemdeki diplomatik girişimler de bu algının değişmesinde önemli rol oynadı.
Bununla birlikte aşırı iyimser beklentilere kapılmak için henüz erken olduğu da unutulmamalı. Amerika ile İran arasındaki ilişkilerin geçmişi derin güvensizliklerle dolu. Ayrıca İsrail, İran’ın bölgesel etkisini artırabilecek herhangi bir anlaşmayı dikkatle izliyor. Bu nedenle Washington’un önünde son derece hassas bir denge bulunuyor: Bir tarafta İran’la diplomatik yakınlaşma, diğer tarafta İsrail’in güvenlik kaygıları. Geçmişte de birçok müzakere süreci son aşamaya kadar ilerlemiş, ancak siyasi ve stratejik anlaşmazlıklar nedeniyle sonuçsuz kalmıştı.
Pakistan açısından en büyük sınav ise tarafsızlığını koruyabilmek olacak. Eğer İslamabad gerçekten etkili bir arabulucu olmak istiyorsa, bölgedeki tüm aktörlerle dengeli ilişkiler sürdürmek zorunda. Son aylarda izlenen dış politika çizgisi de tam olarak bu strateji üzerine kurulu görünüyor. Bugün Pakistan’ın uluslararası diplomasi sahnesinde yeniden önem kazanmasının temel nedenlerinden biri de bu yaklaşım.
Önümüzdeki günlerde geçici bir anlaşma ya da mutabakat memorandumunun açıklanması hâlinde bunun etkileri yalnızca Ortadoğu ile sınırlı kalmayacaktır. Küresel enerji piyasalarından bölgesel ittifaklara, uluslararası siyasetten ekonomik dengelere kadar pek çok alanda önemli sonuçlar doğabilir. Pakistan açısından ise bundan daha büyük bir anlam taşıyan başka bir boyut bulunuyor: Dünya, ilk kez Pakistan’ı yalnızca güvenlik sorunları yaşayan bir ülke olarak değil, aynı zamanda kriz çözümüne katkı sunabilen diplomatik bir aktör olarak görmeye başlayabilir.
Bugün dünya; savaş yorgunluğu, ekonomik baskılar ve derin belirsizliklerle karşı karşıya. Böyle bir dönemde İslamabad gerçekten etkili bir arabulucu olarak öne çıkarsa, bu yalnızca diplomatik bir başarı olmayacak; aynı zamanda uluslararası güvenin yeniden inşa edildiğinin de önemli bir göstergesi olacaktır. Artık açık biçimde görülüyor ki Pakistan, bölgedeki gelişmeleri uzaktan izleyen pasif bir ülke olmaktan çıkmış ve yeni diplomatik denklemde dikkatle takip edilen önemli aktörlerden biri hâline gelmiştir.
Güncel Yazıları