Türk Liderliğinin Ağırlığı ve İslam Dünyasının Vicdanı

  1. Anasayfa /
  2. Tüm Analizler
  3. /
  4. Analiz
SDE Editör | 21 Ocak 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Küresel siyaset, zaman zaman öyle kırılgan eşiklere ulaşır ki, ilk bakışta sıradan görünen bir diplomatik adım, aslında önümüzdeki yılların yönünü tayin eden tarihsel bir dönüm noktasına dönüşür. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Gazze Barış Kurulu’na kurucu üye sıfatıyla davet etmesi de bu bağlamda ele alınması gereken stratejik bir gelişmedir. Bu davetin etkileri yalnızca Türkiye-ABD ilişkileriyle sınırlı kalmayacak; Ortadoğu’nun tamamını, İslam dünyasının siyasal psikolojisini ve Filistin davasının geleceğini doğrudan etkileyecektir.

Bu davet, Gazze’nin artık küresel vicdan için cevabı ertelenmiş bir soru hâline geldiği bir dönemde gündeme gelmiştir. Güç, ahlak ve çıkarların keskin biçimde çatıştığı bir denklemde, hakikat çoğu zaman görünmez kılınmıştır. Gazze, uzun yıllardır yalnızca bir coğrafi alan değil; zulmün, ablukanın, direnişin ve uluslararası kayıtsızlığın sembolü hâline gelmiştir. Ateşkes ilanları, barış konferansları ve diplomatik girişimler her dönemde gündeme gelmiş; ancak Gazze çoğu zaman küresel güçlerin kendi modellerini denediği bir laboratuvar olarak kullanılmıştır. Birleşmiş Milletler kararları ve insan hakları raporları yerli yerinde dururken, Gazze’de yaşayan siviller hâlâ güvensizlik, yoksulluk ve belirsiz bir geleceğin pençesindedir.

Bu arka planda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararı temelinde Gazze Barış Kurulu’nun kurulması yeni bir umut olarak sunulmaktadır. ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı “Gazze ihtilafını sona erdirmeye yönelik kapsamlı plan”, uluslararası kamuoyuna çok boyutlu bir çözüm paketi olarak takdim edilmiştir. Yeniden inşa, geçici yönetim, güvenlik düzenlemeleri ve silahsızlandırma gibi başlıklar bu planın ana unsurlarıdır. Ancak tarih, barış adına kurulan yapıların gerçek niyetlerinin ve sahadaki etkilerinin ancak zamanla açığa çıktığını defalarca göstermiştir.

Tam da bu noktada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi kimliği olağanüstü bir anlam kazanmaktadır. Erdoğan yalnızca Türkiye’nin devlet başkanı değil, aynı zamanda İslam dünyasında Filistin meselesini süreklilik arz eden bir ahlaki ve siyasi duruş olarak benimsemiş ender liderlerden biridir. Onun perspektifinde Filistin, teknik bir diplomatik dosya değil; sessiz kalındığında zulme ortak olunmuş sayılan tarihsel bir adaletsizliktir. Bu yaklaşım, Erdoğan’ı birçok Müslüman liderden ayırmakta; aynı zamanda küresel güçler açısından zor fakat vazgeçilmez bir aktör hâline getirmektedir.

Başkan Trump’ın Erdoğan’ı Gazze Barış Kurulu’na kurucu üye olarak davet etmesi, esasında şu gerçeğin zımni kabulüdür: Gazze’nin geleceğine dair hiçbir plan, Türkiye gibi etkili ve Filistin yanlısı bir aktör sürecin dışında bırakılarak ahlaki ve siyasi meşruiyet kazanamaz. Ne var ki bu davet, beraberinde niyet, yetki ve nihai sonuçlara dair ciddi soru işaretlerini de getirmektedir.

İsrail’in Kaygıları, Netanyahu’nun Endişesi ve Washington’un Hesabı

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasındaki ilişkiler, hiçbir zaman sıradan bir diplomatik çerçeveye sığmamıştır. Bu ilişki, iki zıt anlatının, iki farklı ahlaki bakışın ve iki karşıt siyasi anlayışın çarpışmasını temsil etmektedir. Bir tarafta İsrail politikalarını açıkça saldırganlık, devlet şiddeti ve insan hakları ihlali olarak tanımlayan Erdoğan; diğer tarafta ise güç kullanımını “ulusal güvenlik” gerekçesiyle meşrulaştıran ve Filistin direnişini varoluşsal tehdit olarak sunan Netanyahu bulunmaktadır.

Bu nedenle İsrail yönetimi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Gazze’nin geleceğine ilişkin herhangi bir karar mekanizmasında görmek istememektedir. Erdoğan’ın varlığı, Gazze’yi yalnızca bir güvenlik sorunu olarak tanımlayan İsrail anlatısını zayıflatabilir; insan hakları, abluka ve siyasi egemenlik gibi başlıkları merkezî konuma taşıyabilir. Bu durum, İsrail’in uzun süredir benimsediği stratejik yaklaşım açısından kabul edilemezdir.

Gelen bilgilere göre, Başkan Trump ile Netanyahu arasında ABD’de yapılan görüşmelerde Gazze Barış Kurulu önemli bir gündem maddesi olmuştur. Netanyahu’nun temel kaygısı, Erdoğan’ın kurula dahil olması hâlinde Gazze’nin idari geleceğinin sadece askerî ve güvenlik perspektifiyle değil, ahlaki ve siyasi boyutlarıyla da sorgulanacak olmasıdır. Bu nedenle İsrail yönetimi perde arkasında bu davete karşı çıkmış; ancak Trump, Erdoğan’ı tamamen dışlamanın ne mümkün ne de rasyonel olduğu sonucuna varmıştır.

Trump’ın siyasi yaklaşımının merkezinde her zaman pazarlık, denge ve çıkar hesabı yer almıştır. İslam dünyasında Gazze konusunda gerçek bir toplumsal ve siyasal karşılığı olan bir lider varsa, bunun Erdoğan olduğu gerçeğinin farkındadır. Bu nedenle bir yandan İsrail ile güçlü ilişkilerini sürdürmeye çalışırken, diğer yandan Erdoğan’ı sürece dahil ederek planına uluslararası ve özellikle İslam dünyası nezdinde meşruiyet kazandırmayı hedeflemektedir. Ancak bu son derece hassas bir dengedir ve en küçük bir sapma, tüm planı tartışmalı hâle getirebilir.

ABD iç siyaseti de bu kararın arka planında belirleyici bir rol oynamaktadır. Trump, İsrail yanlısı lobileri ve muhafazakâr çevreleri tatmin etmek zorunda olduğu kadar, insan hakları savunucularını, Müslüman seçmenleri ve küresel kamuoyunu da tamamen göz ardı edemez. Erdoğan’a yapılan bu davet, ABD’ye planını tek taraflı değil, çok taraflı bir girişim olarak sunma imkânı tanıyan sembolik fakat stratejik bir adımdır.

Ancak asıl mesele şudur: Bu katılım gerçek ve etkili mi olacaktır, yoksa yalnızca sembolik bir vitrin işlevi mi görecektir? Erdoğan’a karar alma süreçlerinde gerçek bir yetki tanınacak mı, yoksa yalnızca ahlaki bir meşruiyet aracı olarak mı kullanılacaktır? Bu sorunun cevabı, Gazze Barış Kurulu’nun geleceğini ve inandırıcılığını tayin edecektir.

İslam Dünyasının Sessizliği, Türkiye’nin Yükü ve Filistinlilerin Beklentisi

İslam dünyasının genel siyasi manzarasına bakıldığında, Gazze meselesi derin bir çelişkiyi gözler önüne sermektedir. Bir tarafta sert açıklamalar, kınama bildirileri ve olağanüstü zirveler; diğer tarafta ise pratikte belirgin bir sessizlik ve eylemsizlik hâkimdir. Son yıllarda birçok İslam ülkesi Gazze’de yaşanan yıkımı kınamış; ancak somut adımlar, etkili diplomatik baskı ve ortak bir strateji ortaya konamamıştır. İşte tam bu boşlukta Türkiye ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan farklı bir konuma yerleşmiştir.

Erdoğan, Filistin ve Gazze meselesini yalnızca bölgesel bir çatışma olarak değil, İslam dünyasının kolektif vicdanını ilgilendiren bir sınav olarak tanımlamıştır. İsrail’in askeri operasyonlarını sert bir dille eleştirmiş, Batı dünyasının çifte standartlarını açıkça ifşa etmiştir. Bu açık sözlü ve net duruş, onu birçok Müslüman liderden ayırmakta; fakat aynı zamanda Türkiye’yi diplomatik yalnızlık riskine de açık hâle getirmektedir.

Birçok Müslüman ülkenin enerji, silah, ekonomik yardım ve iç siyasi dengeler nedeniyle ABD ve İsrail ile doğrudan bir çatışmadan kaçındığı bilinen bir gerçektir. Bu durum, dış politikalarını temkinli hatta zaman zaman duyarsız bir çizgiye itmiştir. Buna karşılık Türkiye, özellikle Erdoğan döneminde, Filistin davasını dış politikasının merkezî unsurlarından biri hâline getirmiş; bunun bedeli Batılı başkentlerde rahatsızlık yaratmak olsa bile bu tutumdan vazgeçmemiştir.

Bu çerçevede Erdoğan’ın Gazze Barış Kurulu’na kurucu üye olarak davet edilmesi, sembolik olmanın ötesinde derin bir anlam taşımaktadır. Bu davet, Gazze’nin geleceğine dair herhangi bir planın İslam dünyasında ahlaki karşılık bulmak istiyorsa Türkiye’yi dışlayamayacağının açık bir göstergesidir. Gazze halkı, Türkiye’yi yalnızca bir devlet olarak değil, acılarını dile getiren ve onların yanında durma cesareti gösteren bir aktör olarak görmektedir.

Ancak bu nokta aynı zamanda en hassas aşamadır. Erdoğan’ın kurula katılması hâlinde Filistin halkının beklentileri olağanüstü derecede artacaktır. Bu katılım, Gazze’nin geleceğinin gizli pazarlıklarla, tek taraflı güvenlik formülleriyle ya da İsrail merkezli bir idari yapı altında şekillenmeyeceğine dair bir teminat olarak algılanacaktır. Bu beklenti, Erdoğan için büyük bir ahlaki sermaye olduğu kadar ağır bir sorumluluk anlamına da gelmektedir.

Kabul mü, Ret mi? Erdoğan’ın Kararının Küresel Yansımaları

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önünde duran tercih, basit bir diplomatik daveti kabul ya da reddetmenin çok ötesindedir. Bu karar, önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin bölgesel ve küresel rolünü, Filistin davasının yönünü ve uluslararası güç dengelerinin anlatısını doğrudan etkileyecektir.

Daveti kabul etmesi hâlinde Erdoğan, Gazze’nin geleceğine dair kararların merkezinde yer alacaktır. Küresel aktörlerle aynı masada oturarak Filistin halkı adına daha adil şartlar talep etme imkânı doğacaktır. Ancak kurulun başında ABD Başkanı’nın bulunması ve kilit üyelerin büyük ölçüde ABD–İsrail çizgisine yakın olması, Erdoğan’ın etki alanını sınırlayabilir. Bu durumda, temel kararları değiştirememesi hâlinde yalnızca kendi siyasi itibarının değil, Filistin halkının güveninin de zarar görmesi riski bulunmaktadır.

Daveti reddetmesi durumunda ise Türkiye, Filistinlilerin iradesini ve egemenliğini yok sayan hiçbir yapının parçası olmayacağını net biçimde ilan etmiş olacaktır. Bu tutum, Erdoğan’ın ilkesel liderlik imajını güçlendirebilir; ancak beraberinde diplomatik baskılar ve uluslararası zorluklar da getirebilir.

Sonuç itibarıyla Gazze meselesi yalnızca güvenlik ya da yeniden inşa başlığı altında ele alınamaz. Bu mesele adalet, kimlik, egemenlik ve insan onuru meselesidir. Bu temel ilkeler herhangi bir barış planının merkezine yerleştirilmediği sürece, hiçbir kurul kalıcı ve adil bir barış üretemez. Erdoğan’a yapılan davet, bu ilkeleri hatırlatma potansiyeli taşıdığı için kritik önemdedir, ister kabul ederek, ister reddederek.

Önümüzdeki günlerde Türkiye’nin vereceği karar, yalnızca ulusal bir gelişme değil, küresel siyasette belirleyici bir eşik olacaktır. Bu karar, mevcut dünya düzeninde ilkelere hâlâ yer olup olmadığını gösterecektir. Gazze bir kez daha dünyanın vicdanını sınamaktadır ve bu sınavda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan merkezi bir konuma yerleşmiş durumdadır.

 

 

Dr. Furkan HAMİT

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA