1979 yılında İran’ın siyasal yapısını kökten değiştiren devrimden neredeyse elli yıl sonra, İran tarihinin bir yol ayrımında bulunmaktadır. İslam Cumhuriyeti, devrimci ideoloji, Batı karşıtı söylem ve sosyal adalet vaadinin birleşimi olarak inşa edilmiştir. Günümüzde ideolojik çerçeve korunmakla birlikte, bu yapının sürdürülebilirliği artan yapısal ekonomik baskılar, kuşak değişimi ve bölgesel güç dengelerindeki dönüşüm nedeniyle zorlanmaktadır. Bu dönem; ekonomik baskılar, toplumsal gerilimler ve değişen jeopolitik çevre tarafından şekillenmektedir.
Ekonomik açıdan İran, küresel yaptırımlar, yapısal verimsizlikler, başarısız yönetimler ve yönetimde çok başlılık nedenleriyle zorlamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin 2018 yılında Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (JCPOA) çekilmesi ve ağır yaptırımları yeniden uygulamaya koyması, İran’ın petrol ihracatını, bankacılık sistemini ve yabancı yatırım akışlarını ciddi şekilde sınırlandırmıştır. Tahran yönetimi, özellikle Çin’e indirimli satışlar ve dolaylı yollar aracılığıyla sınırlı petrol satışı gerçekleştirebilse de, ülke ekonomik potansiyelinin altında performans göstermektedir. Son yıllarda enflasyon oranı yüzde 40’ın üzerinde seyretmiş, İran riyali ciddi değer kaybetmiş ve genç işsizlik önemli bir sorun haline gelmiştir. Bu ekonomik baskılar, doğrudan orta ve alt sınıfları etkilemekte ve devrimci söylemle çözülemeyecek bir meşruiyet sorununu gündeme getirmektedir.
İç siyasi tablo uzun vadeli bir memnuniyetsizliğin yansımasıdır. Akaryakıt fiyatları, ekonomik koşullar ve sosyal özgürlükler konusunda sık sık gerçekleşen protestolar, devletin direniş söylemi ile vatandaşların yaşadığı gerçeklik arasındaki farkın büyüdüğünü göstermektedir. Devrim sonrası doğan yeni nesil, 1979’un devrimci hafızasıyla güçlü bir bağ kurmamaktadır ve yönetimi ideolojik semboller yerine ekonomik performans ve bireysel fırsatlar üzerinden değerlendirmektedir. Devletin izlediği politika ise çoğunlukla muhalefetin bastırılmasına dayanmaktadır. Bu yaklaşım kısa vadede istikrar sağlayabilse de beyin göçü, sermaye kaçışı, alım gücünün düşmesi ve uzun vadeli ekonomik güven kaybı gibi yapısal sorunları çözmemektedir.
Temel siyasal mesele bir meşruiyet dönüşümü sorunudur. Geçmişte İslam Cumhuriyeti meşruiyetini devrimci mobilizasyon, dini otorite ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’e karşı dış tehdit söylemi üzerinden sağlamıştır. Ancak günümüz siyasetinde performansa dayalı meşruiyet giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Ekonomik büyüme, istikrar ve yaşam kalitesinde somut iyileşmeler talep edilmektedir. İdeolojik istikrar ile pragmatik uyum arasındaki gerilim, İran’ın mevcut yol ayrımını tanımlamaktadır.
Jeopolitik açıdan İran karmaşık bir baskı ağı içinde yer almaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Tahran’ın stratejik hesaplamalarını etkileyen temel dış aktördür. Washington’un politikası diplomatik angajman ile baskı arasında değişmekle birlikte, temel hedef İran’ın nükleer silah kapasitesi elde etmesini engellemek ve bölgesel etkisini sınırlandırmaktır. Tahran açısından yaptırımların hafifletilmesi ve ekonominin istikrara kavuşturulması için müzakereler gereklidir; ancak bu süreç egemenlik, balistik füze kapasitesi ve bölgesel ilişkiler konusunda teslimiyet algısı yaratmamalıdır.
İran’ın nükleer ve füze programı İsrail tarafından varoluşsal bir tehdit olarak görülmektedir. Uzun süredir devam eden siber saldırılar, hassas operasyonlar, istihbarat faaliyetleri ve vekâlet savaşları stratejik güvensizliği artırmıştır. İsrail’in İran içinde ve Suriye’de İran bağlantılı hedeflere yönelik operasyonları bu rekabetin yoğunluğunu göstermektedir. Olası bir tırmanma Körfez ülkelerini sürece dahil edebilir ve özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji arzını ciddi biçimde etkileyebilir. İran’ın stratejik deniz yolları üzerindeki konumu nedeniyle küçük çaplı çatışmalar dahi küresel ekonomik sonuçlar doğurabilir.
İran’ın bölgesel politikası, Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’de devlet dışı aktörler ve müttefik hükümetler aracılığıyla stratejik derinlik oluşturma üzerine kuruludur. Bu yapı İran’a caydırıcılık ve pazarlık gücü sağlamak için kurgulanmıştır. Ancak aynı zamanda Arap ülkeleriyle gerilim yaratmakta ve bölgesel istikrarsızlık algısını güçlendirmektedir. Çin’in arabuluculuğunda İran ile Suudi Arabistan arasında gerçekleşen diplomatik yumuşama, sürekli çatışmanın hem ekonomik hem de stratejik açıdan maliyetli olduğunun fark edildiğini göstermektedir.
İran, Avrasya’nın en stratejik noktalarından birinde yer almaktadır. Basra Körfezi’ni Orta Asya, Kafkasya ve Güney Asya’ya bağlamaktadır. Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru, İran’ı Hindistan ile Rusya ve Avrupa arasında önemli bir transit ülke haline getirme potansiyeline sahiptir. Bu jeoekonomik konum teorik olarak büyük fırsatlar sunmaktadır. Ancak yaptırımlar ve siyasi izolasyon, küresel pazarlara tam entegrasyonu engellemektedir. Ukrayna savaşı sonrası Batı baskısı nedeniyle Rusya ile artan yakınlaşma stratejik bir yakınsama yaratmış olsa da, bu durum İran’ın Doğu-Batı dengesi kurma esnekliğini azaltmaktadır.
Nükleer mesele dış politikanın temel ekseni olmaya devam etmektedir. Tahran, nükleer programının barışçıl olduğunu ve denetime açık bulunduğunu savunmaktadır. Ancak Batılı hükümetler daha kapsamlı garantiler ve füze kapasitesi ile bölgesel faaliyetleri de kapsayan daha geniş müzakereler talep etmektedir. Sınırlı bir nükleer anlaşma kısa vadede yayılma riskini azaltabilir ve ekonomik baskıyı hafifletebilir. Ancak daha geniş bölgesel gerilimler çözülmedikçe bu tür bir anlaşma yalnızca mevcut durumu dondurabilir. Aksi halde çözümsüzlük ekonominin daha da kötüleşmesine ve olası askeri çatışma riskine yol açabilir.
Küresel jeostratejik perspektiften bakıldığında, İran’ın izleyeceği yol Orta Doğu’daki ve küresel güç dengelerindeki gelişmeleri etkileyecektir. Yaptırımların kaldırılması ve Körfez ülkeleriyle ekonomik entegrasyonun sağlanması halinde İran, direniş merkezli modelden kademeli olarak kalkınma odaklı bir modele geçebilir. Bu durum bölgesel istikrarı güçlendirebilir, enerji güvenliğini koruyabilir ve dış müdahale motivasyonunu azaltabilir. Rekabet daha çok altyapı projeleri, ticaret koridorları ve enerji piyasaları üzerinden ekonomik zemine kayabilir.
Ancak müzakerelerin başarısız olması ve gerilimin tırmanması halinde İran asimetrik caydırıcılığını daha da artırabilir; füze menzilini genişletebilir ve vekil aktör ağını güçlendirebilir. Bu durum İsrail’in önleyici yaklaşımını sertleştirebilir ve ABD askeri varlığını Körfez’de artırabilir. Böyle bir tırmanma deniz ticaret yollarını sekteye uğratabilir, petrol fiyatlarında dalgalanma yaratabilir ve zaten kırılgan olan bölgesel güvenlik mimarisinin değişimine yol açabilir. Ekonomilerini çeşitlendirmeye çalışan Arap ülkeleri için yeni bir çatışma ortamı yatırım koşullarını ve uzun vadeli kalkınma planlarını olumsuz etkileyebilir.
Sonuç olarak İran’ın yol ayrımı yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda yapısaldır. Devlet; egemenlik ile ekonomik ihtiyaç, caydırıcılık ile diplomasi ve ideolojik kimlik ile pragmatik yönetim arasında denge kurmak zorundadır. Stratejik konumu nedeniyle alacağı kararlar yalnızca kendi sınırlarını değil, küresel enerji piyasalarını, büyük güç rekabetini ve Orta Doğu’nun yeni güvenlik düzenini de etkileyecektir. İran’ın yaptırım baskısı altındaki bir direnç devleti olarak kalması ya da çok kutuplu ağlara entegre kalkınma odaklı bir bölgesel güce dönüşmesi, hem ülkenin iç istikrarını hem de uzun süredir çatışmalarla şekillenen bölgenin jeopolitik yönelimini belirleyecektir.
Waqas Abdullah
Diğer İçerikler