Viyana’dan Hürmüz’e: Tarihin Kafiyesi ve Paradigma Değişimi

  1. Anasayfa /
  2. Tüm Analizler
  3. /
  4. Analiz
SDE Editör | 08 Nisan 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

1683’te Osmanlı Viyana kapılarındaydı.

343 yıl sonra ABD, Hürmüz Boğazı önünde.

İki farklı çağ, iki farklı güç, ama benzer bir kırılma anı. Nasıl mı?

I. Giriş

Savaşlarda zafer ya da yenilgi, yalnızca namlu gücüyle belirlenmez. Lider psikolojisi, müttefik dinamikleri, ekonomik ve askeri kapasite kadar kritik bir unsur daha vardır: Zamanın ruhu. Tarih, güvendiği temel teorinin (kara gücü, deniz gücü veya rezerv para ayrıcalığı) miadının dolduğunu fark edemeyen imparatorlukların sarsıntılarıyla doludur.

Modern jeopolitik düşünce uzun süre iki ana eksen etrafında şekillendi. Alfred Thayer Mahan deniz hakimiyetini küresel güç projeksiyonunun temel aracı olarak görürken, Halford Mackinder, Avrasya’nın iç bölgelerine hakim olan kara gücünün belirleyici olacağını savundu. Bu iki yaklaşım, uzun süre büyük güç rekabetinin zihinsel haritasını oluşturdu. Ancak günümüzde bu teorilerin tek başına açıklayıcı olmaktan uzaklaştığı, güç projeksiyonunun çok katmanlı bir yapıya evrildiği görülmektedir.

II. Viyana Kuşatması ve Hürmüz Boğazı merkezli güncel gerilim, aradaki 343 yıla rağmen benzer mekanizmaların işlediğini düşündürmektedir: Zirvede paradigma kırılması. Osmanlı, kara hakimiyetinin zirvesindeyken ticaret yollarını okyanusa kaptırdı ve zamanla güç kaybı yaşadı. Viyana önünde ikinci kez belirdiğinde İpek yolu halen işliyordu ama alternatif deniz ticaret yolları da gelişmişti.

Günümüzde Hürmüz boğazı önünde devasa uçak gemileriyle sonuç almaya çabalayan ABD, deniz hakimiyetinin zirvesindeyken üretimin önemli bir kısmı Asya’ya kaymış, ticaret yolları kısmen yeniden karaya yönelmiş ve egemenlik anlayışı kara + hava entegrasyonuna doğru evrilmektedir. Deniz yolları ticari önemini halen korusa da, deniz gücü olmanın askeri anlamda eski mutlak belirleyiciliğini giderek kaybettiğine dair işaretler artmaktadır.

Bu durum, basit bir paralellikten ziyade tarihsel dinamiklerin yön değiştirmiş bir yansıması olarak okunabilir.

II. İkinci Viyana Kuşatması: Kara İmparatorluğunun Sınırı

1683’te Osmanlı Avrupa’nın kalbine ilerlerken “Kara Hakimiyeti” anlayışının zirvesindeydi. Ancak bu zirve, aynı zamanda yapısal sınırların görünür hale geldiği kritik bir eşikti.

1. Lider Psikolojisi ve Kibir:

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın prestij odaklı ve tavizsiz tutumu, yalnızca askeri değil aynı zamanda iç politik bir güç konsolidasyonu çabasıydı. Bu yaklaşım, Kırım Girayları gibi kritik müttefiklerin motivasyonunu zayıflattı. Murad Giray’ın Leh ordusunun geçişine müdahale etmemesi, müttefik dinamiklerinin savaşın kaderini nasıl etkileyebileceğini gösteren çarpıcı bir örnektir.

2. Mali Asimetri ve Yapısal Sınırlılık:

Osmanlı’nın dış borç yükü olmaması ilk bakışta avantaj gibi görünse de, ekonomik model büyük ölçüde tarıma ve klasik gelir kaynaklarına dayanıyordu. Rakipler ise denizaşırı ticaret ve sömürüyle zenginleşmişti. Uzun menzilde askeri lojistik zorlukları savaşın kaderini belirleyen unsurlardan biri oldu. Coğrafi Keşifler sonrasında ticaretin okyanus rotalarına kayması, Osmanlı’nın transit gelirlerini aşındırdı. Viyana önlerindeki başarısızlık, yalnızca askeri bir yenilgi değil; ayn zamanda kara temelli genişlemenin lojistik ve ekonomik sınırlarına ulaşıldığını gösteren bir işaretti.

3. Askeri Motivasyon ve Ganimet Ekonomisi:

Kuşatma sırasında Osmanlı ordusunun önemli bir kısmı, özellikle Yeniçeriler, savaşı yalnızca stratejik bir hedef olarak değil, aynı zamanda ganimet beklentisi üzerinden anlamlandırıyordu. Bu durum kısa vadede savaş isteğini artırsa da, disiplin üzerinde gevşetici etkiler yaratabilmekteydi. Kuşatma uzadıkça ve hızlı zafer beklentisi karşılanmadıkça, bu motivasyon yapısı tersine dönerek moral aşınmasına katkı sağladı. Böylece ganimet temelli motivasyon, başlangıçta itici bir güçken, süreç içinde kırılgan bir unsura dönüşebildi. Yeniçeri ile Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın beklentilerinin farklılaşması savaşın sonucuna etkili oldu.

III. Hürmüz Gerilimi: Deniz Hakimiyetinin Sorgulanması

Mart 2026’da ABD’nin Hürmüz çevresindeki varlığı, bazı açılardan Osmanlı İmparatorluğu’nun Viyana önündeki haline benzemektedir.

1. Prestij ve İç Politika:

Donald Trump’ın söylemleri ve iç politik baskılar, dış politika kararlarında prestij unsurlarının ağırlığını artırmaktadır. Trump’ın  psikolojisi ve davranış tarzı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya çok benzemektedir: Büyük başarı hikayeleri peşinde koşmak. Bu durum,  rasyonel maliyet-fayda hesaplarının geri planda kalmasına yol açmaktadır.

2. Müttefiklerin Sınırlı Katılımı

ABD’nin çağrılarına rağmen müttefiklerin temkinli yaklaşımı, koalisyon gücünün pratikte sınırlı kalabileceğini göstermektedir. Trump’ın NATO ve Avrupa Birliği ülkelerine karşı kullandığı küçümseyici dil, Grönland ve Kanada’nın ABD’ye katılması gerektiği söylemleri müttefik güvenini sarsmıştır. Tüm çağrı ve tehditlerine rağmen tarihi müttefikleri (NATO, AB, Britanya vd) ABD’yi Hürmüz Körfezi önünde İsrail ile baş başa bırakmıştır. Trump’ın müttefiklere tavrı Kara Mustafa Paşa’nın tavrıyla çok benzerdir ve aynı sonuçları üretmiştir.

3. Ekonomik Kırılganlık ve Dönüşüm

ABD ekonomisi hâlâ küresel ölçekte güçlüdür; ancak üretimin önemli bölümünün dışarı kaymış olması ve yüksek borç seviyesi (39 trilyon dolar), uzun vadeli sürdürülebilirlik tartışmalarını beraberinde getirmektedir. Doların rezerv para statüsü devam etse de, payındaki göreli düşüş (%56) bu ayrıcalığın daha fazla sorgulanmasına neden olmaktadır. Dünyanın dört bir yanında yüzlerce askeri üssün maliyetinin borçla çevrildiği bir ekonomide, gücünün sınırlarına geldiği, kendi içinde, tartışılmaktadır.

4. Askeri-Endüstriyel Kompleks Teşvik Yapısı

Modern dönemde savaş ekonomisi, klasik ganimet modelinden farklı bir şekilde işlemektedir. Savunma sanayii etrafında şekillenen ve genellikle askeri-endüstriyel kompleks olarak adlandırılan yapı, kriz ve gerilim dönemlerinde genişleyen bir talep üretmektedir. Artan füze, İHA, hava savunma sistemleri ve modernizasyon programları; devlet bütçeleri ile özel sektör arasında sürekli bir sözleşme döngüsü oluşturur. Bu yapı, doğrudan savaşın kendisinden ziyade, savaş ihtimalinin ve gerilimin sürekliliğinden beslenme eğilimi gösterebilir. Dolayısıyla motivasyon, fetih sonrası paylaşım değil; süreç içinde üretilen ekonomik hacim üzerinden şekillenmektedir.

Soğuk Savaş ABD ve müttefiklerinin zaferiyle bitmişti. Bu zafer Amerikan toplumunda Barış Temettüsü” beklentisine (savunma bütçesinin sosya güvenlik, eğitim ve sağlığa aktarılması) yol açmıştı. Bu yönde adımlar atılmaya başlandı, Pentagon ve CIA’nın bütçesi kısıldı, NATOya katkı azaltıldı. Savunma sanayii sözleşmelerinin kapsamı daraltıldı ve firmalar birleşmeye zorlandı. AEK için zafer ve barış var oluş sorununa döndü. Oysa Soğuk Savaş, Kore ve Vietnam savaşları boyunca sürekli büyümüştü. İlk şoku atlatan AEK, savaş için gerekçe üretmekte zorlanmadı.

Osmanlı yükseliş döneminde ganimet motivasyonu zaferi teşvik ederken ABD Askeri Endüstriyel Kompleksi zaferi değil seferi merkeze almaktadır. Bu sebeple uzun savaşlar zaferle bitmemektedir. Eskiden savaşlar dışarıdan kaynak transferi için yapılırdı. Bunun şartı da zaferdi. Zafer yoksa ganimet de yoktu. AEK bu ilişkiyi tersine çevirdi, zafer ile ganimet arasındaki illiyet bağını kopardı. Ganimeti içeride bütçe olarak almaya başladı. Yağmalanan artık Amerikan halkının üretimi ve borçlanma kapasitesiydi.

Trump bu durumu tersine çevirmek zafer odaklı hızlı müdahalelerle yüksek ganimet elde etmek peşinde koşmakta ve bunu açıkça ifade etmektedir. AEK ile Trump çıkarları çatışmaktadır. Askeri Endüstriyel Kompleksin hesabı başka, Trump’ın hesabı başka olmakla birlikte tarihin de başka akışı ve hesabı bulunmaktadır."

IV. Büyük Kırılma: Denizden Kara + Havaya Geçiş

Günümüzde askeri ve ekonomik doktrinlerde dikkat çekici bir paradigma dönüşümü yaşanmaktadır.

• Deniz Gücünün Kırılganlığı: Geleneksel olarak deniz hakimiyetinin sembolü olan uçak gemileri, gelişen füze teknolojileri, insansız sistemler ve asimetrik tehditler karşısında daha fazla tartışılmaktadır. Bu durum deniz gücünü önemsiz kılmaz; ancak eskisine kıyasla daha kırılgan ve maliyetli hale getirmektedir. Son ABD/İsrail – İran savaşı bu kırılganlığı görünür hale getirmiştir.

• Ticaret Yollarının Yeniden Dağılımı: Kuşak ve Yol Girişimi ile Çin, kara tabanlı lojistik ağlarını genişletmektedir. Demiryolu hatları ve kara koridorları, bazı durumlarda deniz güzergahlarına alternatif oluşturur hale gelmiştir. Bu tercih değil zorunluluk olarak gelişmektedir. Deniz ticaret yolarında hız (12 mil/saat ile) çok düşük kalmıştır. Hızlı tren yolları, gaz ve petrol boru hatları, gelişen teknolojilerle birlikte, alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa – Asya – Afrika giderek karadan birbirine bağlanmaktadır. Amerika kıtalarıyla ticaret deniz yoluyla devam edecektir.

• Egemenliğin Çok Katmanlı Yapısı: Egemenlik artık tek bir alanla sınırlı değildir. Hava ve uzay (uydular, İHA’lar, füze sistemleri) ile kara altyapısı birlikte düşünülmektedir. Bu çerçevede savaşın hava ve teknoloji boyutu öne çıkarken, ticaret ve lojistikte kara ağlarının rolü artmaktadır. Deniz ise önemini korumakla birlikte, mutlak belirleyici konumunu kademeli olarak paylaşmaktadır.

V. Sonuç: Beklenmedik Kader Yoktur

II. Viyana yenilgisi, ani bir kırılmadan ziyade uzun süredir biriken yapısal sorunların görünür hale gelmesiydi. Benzer şekilde, günümüzde küresel güç dengelerinde yaşanan değişimler de tek bir olayla açıklanamaz; ekonomik dönüşüm, müttefik ilişkileri, teknolojik gelişmeler ve doktrinsel uyum kapasitesi birlikte değerlendirilmelidir.

Klasik jeopolitik düşüncenin iki ana sütunu olan Alfred Thayer Mahan ve Halford Mackinder’in yaklaşımları, kendi dönemlerinin güç dağılımını açıklamakta son derece etkiliydi. Ancak günümüzde ne yalnızca deniz hakimiyeti ne de yalnızca kara kontrolü tek başına belirleyici görünmektedir. Güç, giderek bu alanların kesişiminde; özellikle kara altyapısı ile hava/uzay teknolojilerinin entegrasyonunda şekillenmektedir.

Egemenliğin ağırlık merkezi denizden tamamen kopmuş değildir; ancak kara altyapısı ve hava/uzay unsurlarının giderek daha fazla önem kazandığı bir döneme girildiği söylenebilir. Ticaretin önemli bir bölümü hâlâ denizden geçse de, alternatif hatların gelişimi bu dengeyi kademeli olarak değiştirmektedir.

Sonuç olarak, güç yalnızca askeri kapasitede değil; uyum sağlama becerisinde, ekonomik esneklikte ve değişen paradigmayı doğru okuyabilme yeteneğinde yatmaktadır. Tarih birebir tekrar etmese de, benzer koşullar altında benzer sonuçlar üretme eğilimindedir. Bu nedenle, değişimi zamanında okuyamayan aktörler için riskler artarken; uyum sağlayabilenler için yeni fırsat alanları ortaya çıkmaktadır.

Gücünün sınırında olan Osmanlı ile yine gücünün sınırına ulaşmış olan ABD farklı zamanlarda benzer refleksler üretmektedirler. Osmanlının sonu bilinmektedir, ABD ise yaşayarak öğrenecektir.

Galip TÜRKMEN (Araştırmacı - Yazar)

 

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA