İran: Benzersiz Niteliklere Sahip Bir Siyasal Birim
İran, yalnızca dünya haritasında yer alan sıradan bir devlet değil; tarihsel, kültürel ve jeopolitik özellikleriyle öne çıkan çok katmanlı bir siyasal birimdir. Bu ülkeyi ve içinden geçtiği dönüşümleri anlayabilmek için, söz konusu çok boyutlu yapının mutlaka dikkate alınması gerekir.
İran; Umman Denizi, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’ndan Hazar Denizi’ne uzanan geniş bir coğrafyaya hâkimdir ve Türk dünyası, Hint Alt Kıtası, Rusya ve Arap dünyası arasında yer almaktadır. Aynı zamanda Avrupa’yı Hindistan ve Çin’e bağlayan güzergâh üzerinde konumlanmıştır. Bu coğrafi gerçeklik, İran’ı küresel dengelerde stratejik bir düğüm noktası hâline getirmiştir.
İran’la İlgili Denklemde Etkili Güçler
Aşağıdaki ülkeler, İran’ın mevcut durumunun şekillenmesinde doğrudan ya da dolaylı biçimde rol oynamaktadır:
a) Birleşik Krallık,
b) Amerika Birleşik Devletleri,
c) Rusya,
d) Çin.
Bunlara ek olarak, son yıllarda Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler de bu alanda daha etkin roller üstlenme eğilimi göstermektedir.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Rusya’nın rejim değişikliğiyle meşgul olduğu bir dönemde, Birleşik Krallık çok sayıda yerel aktörün—çoğunlukla Fars kökenli unsurların—desteğiyle İran’daki yönetim yapısını kendi çıkarları doğrultusunda dönüştürmeyi başarmıştır. Bu dönüşüm, yalnızca siyasal düzeyde değil, etno-kültürel düzeyde de gerçekleştirilmiş; böylece egemenlik ve nüfuzun sürekliliği güvence altına alınmaya çalışılmıştır. Bu süreçte İran’daki iktidar yapısını oluşturan tüm temel unsurlar köklü bir dönüşüme uğramış; bunun derinliği ve kapsamı, yeni sisteme yüklenen misyonlarda açıkça görülmüştür.
Yirminci yüzyılın başlarında Hint Alt Kıtası İngiliz sömürgesi altındaydı ve Londra, Çarlık Rusyası ile diğer rakiplere karşı bu bölgeyi koruyabilmek için İran’da istikrar ve denetime ihtiyaç duymaktaydı. Rus Devrimi’nin ardından İran üzerindeki tekil nüfuzu pekiştirme çabaları yoğunlaşmış ve belirli görevlerle donatılmış yeni bir yapı ortaya çıkmıştır.
Yazarın değerlendirmesine göre bu misyonlar şunlardır:
* Petrol kaynaklarının kontrolü,
* İran’ın jeopolitik konumunun muhafazası,
* Türk dünyasında ayrışmaların derinleştirilmesi,
* İslam dünyasında mezhepsel ve siyasal bölünmelerin teşvik edilmesi,
* Gelecekteki savaşlarda müttefik bir aktör olarak konumlandırılması.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği karşısında İran üzerindeki nüfuzunu sürdürebilmek için rol paylaşımına gitmek zorunda kalmış ve Amerika Birleşik Devletleri sürece dâhil olmuştur. Sonraki yıllarda ABD, İran üzerindeki somut hâkimiyetin başat aktörü hâline gelirken; Birleşik Krallık daha çok dolaylı ve gayriresmî nüfuz kapasitesini korumuştur.
İran’da sol ideolojilerin yayılması, İslam Devrimi, Sovyetler Birliği’nin dağılması, Çin’in küresel güç iddiasıyla sahneye çıkışı ve “terörle mücadele” söylemi etrafında şekillenen yeni doktrinler, bu ülkedeki güç dengelerini ve nüfuz ilişkilerini farklı biçimlerde etkilemiştir. Ancak yukarıda sayılan beş temel misyon, her dönemde büyük bir titizlikle uygulanmaya devam etmiştir.
İran petrolünün sömürülmesi Musaddık döneminde geçici olarak durdurulmuş olsa da 1953 darbesinin hemen ardından bu süreç farklı biçimler altında ve daha çok küresel petrol fiyatlarının kontrolü amacıyla yeniden devreye sokulmuştur. İran’ın jeopolitik konumunun kullanılması bağlamındaki en çarpıcı örneklerden biri, ABD ve Birleşik Krallık’ın Güney Azerbaycan konusunda Sovyetler Birliği ile yaptığı pazarlıklar karşılığında, Sovyetlerin Doğu Avrupa’daki işgal ve nüfuzuna göz yumulmasıdır. Bu husus, Azerbaycan (İran) meselesine dair birçok akademik çalışmada büyük ölçüde göz ardı edilmektedir.
Üçüncü misyon kapsamında ise, İran’da Türk varlığının—toplam nüfusun en az yüzde 35–40’ını oluşturmasına rağmen—resmî siyasal ve kültürel söylemlerde inkâr edilmesi ve Tebriz merkezli Azerbaycan eyaletinin idari olarak parçalanması dikkat çekicidir. Pehlevî döneminin ilk idari düzenlemelerinde, Azerbaycan’ın Türkiye ile olan tüm sınır hattı Tebriz’den koparılarak ayrı bir eyalet hâline getirilmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Kuzey’de bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti kurulunca, Tebriz merkezli eyalet bu kez yeni bir eyaletin (Erdebil) oluşturulması ve Aras Nehri kıyılarının Ermeni işgali altında kalmasına verilen dolaylı destek yoluyla, Azerbaycan Cumhuriyeti ile doğrudan sınır bağlantısından mahrum bırakılmıştır.
Dördüncü misyon ise daha çok İslam Cumhuriyeti döneminde belirginlik kazanmıştır. Mezhepsel farklılıkların derinleştirilmesi, Fâtımiye günleri gibi yeni dinsel uygulamaların teşvik edilmesi, Tebriz’in “Şiiliğin ilk başkenti” olarak vurgulanması ve Ramazan Bayramı’nın İslam dünyasının geri kalanından farklı günlerde kutlanması gibi uygulamalar, son yarım yüzyılda bu yaklaşımın somut tezahürleri olmuştur.
Beşinci misyon ise, Winston Churchill’in İran’a dair konuşmalarında özellikle vurguladığı üzere, çoğu zaman doğrudan ya da dolaylı (vekâlet yoluyla) askerî müdahaleler şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu müdahalelerin çıktıları, büyük ölçüde Batı’nın bölgesel çıkarlarını güvence altına alma ve senaryolarını ilerletme doğrultusunda olmuştur.
Yirmi Birinci Yüzyılda Güçlerin İran’a Bakışı
Yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğine girilirken, büyük güçlerin İran’a yönelik yaklaşımlarına dair her türlü değerlendirme, aynı zamanda bu misyonlara yönelik tutumlarını da kapsamaktadır.
Bu çerçevede, Türkiye’nin üçüncü ve dördüncü misyonlara belirli ölçüde mesafeli duracağı dışında, diğer güçlerin ya bu misyonların korunmasından yana olduğu ya da bunlarla açık bir çıkar çatışması yaşamadığı görülmektedir. Dolayısıyla, büyük güçler arasında İran’ın parçalanmasını ciddi biçimde savunan bir eğilim bulunmamaktadır.
Benzer şekilde, rejim değişikliği de bu aktörler açısından birincil öncelik değildir. Asıl hedef, Tahran’ın kendi çıkarları doğrultusunda hizalanmasıdır. Rejim değişikliği ya da parçalanma senaryoları ise daha çok İran kamuoyunun farklı kesimleri nezdindeki yayılma ebadına bağlı olarak düşünülebilmektedir.
Bu bağlamda ABD, İran’ı Orta Doğu’daki nüfuzunu genişletme ve Çin’in yükselen etkisini dengeleme stratejisinin bir parçası olarak konumlandırmaktadır. İsrail’in ise bu Amerikan eğiliminden azami ölçüde faydalanmaya çalıştığı görülmektedir. Türkiye ve Katar gibi bazı bölgesel aktörler, ABD’nin (özellikle Çin ve Rusya'ya karşı) çabalarına destek verirken, İsrail’in bölgesel hâkimiyetinin genişlemesine karşı son derece dikkatli ve hassas bir tutum sergilemektedir.
İç Gelişmeler ve Pezeşkiyan Hükümetinin Rolü
İran içinde de belirli politika değişimlerinin işaretleri gözlemlenmektedir. Bazı çevreler bu gelişmeleri taktiksel manevralar olarak değerlendirirken, bazıları ise kademeli bir dönüşümün başlangıcı olarak yorumlamaktadır.
Bana göre, İran’ın dini lideri, bizzat oluşumunda pay sahibi olduğu bazı nüfuz ağlarından kurtulma arayışı içinde olup, son iki yıldaki gelişmeler bu çabanın bir yansımasıdır. Mesud Pezeşkiyan, bu çerçevede; ifade özgürlüğü, siyasal alanın genişletilmesi ve İran’daki etnik grupların—özellikle Türklerin—haklarına daha fazla dikkat edilmesi gibi alanlarda geçmiş politikaların yumuşatılmasına katkı sunabilecek bir figür olarak değerlendirilmektedir.
Bazı siyasal ve medya çevrelerinin hükümete yönelik muhalefeti ise, bu analizde yapısal değişimlere karşı bir direnç biçimi olarak yorumlanmaktadır.
Gelecek Denkleminde İran Türklerinin Konumu
Bu bağlamda İran Türkleri, nüfus büyüklükleri, siyasal hassasiyetleri ve düşünsel çeşitlilikleri nedeniyle geleceğin belirleyici aktörleri arasında gösterilmektedir. Mevcut yapıdan yana olanlardan Türk milliyetçilerine uzanan geniş yelpaze, içsel bir toplumsal denge arayışını kaçınılmaz kılmaktadır.
Bu kesimlerin bir bölümünün merkezi iktidarla—ister İslam Cumhuriyeti Tahran’ı ister proje ürünü Tahran olsun—ve Ankara ile olan ilişkileri, İran’ın geleceğine dair analizlerde önemli bir değişken olarak öne çıkmaktadır.
Olası senaryolarda en hassas bölgelerden biri, İran–Türkiye sınır hattıdır. Bu bölge, etnik, tarihsel ve güvenlik boyutlarıyla özel bir önem taşımaktadır. “Vatanı kurtarma” söylemi altında ya da darbe benzeri gelişmeler şeklinde ortaya çıkabilecek senaryoların, bu sınır hattının kontrolünde değişimlere yol açabileceği ihtimali dile getirilmektedir. Bu nedenle, bölgedeki toplumsal ve siyasal örgütlenmenin titizlikle ele alınması ve nüfus yapısının doğru analiz edilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
Genel Değerlendirme: Güç ve Kimliğin Yeniden Tanımı Sürecinde İran
Sonuç olarak bu analiz, İran’ın geleceğinin ne parçalanma ne de ani bir rejim değişikliği ile belirleneceğini; asıl meselenin küresel güç dengeleri içindeki rolünün yeniden tanımlanması olduğunu savunmaktadır.
Jeopolitik konumu, etnik yapısı, enerji kaynakları ve karmaşık tarihi nedeniyle İran, önümüzdeki dönemde de önemli bir aktör olmayı sürdürecektir. Bu çerçevede İran için öngörülen tablo şu başlıklar altında özetlenebilir:
* Küresel güçlerin Tahran’ı kendi çıkarları doğrultusunda hizalama rekabeti sürecektir.
* Ülke içinde güç yapısının yumuşatılması ya da yeniden inşasına yönelik çabalar devam edecektir.
* Etnik ve bölgesel aktörlerin geleceğin şekillenmesindeki rolü daha da görünür hâle gelecektir.
Dolayısıyla temel soru, İran’ın “var olup olmayacağı” değil, “bölgesel ve küresel düzende nasıl bir rol üstleneceği”dir.
Bununla birlikte, birçok okuyucu için en yakıcı soru “ABD ile İran arasında bir savaş çıkacak mı?” meselesidir. Etkili kişi ve çevreler, sübvansiyonlu dövizin kaldırılmasıyla sembolleşen bazı mali kaynakların kesilmesini kırmızı çizgi olarak değerlendirmiş; zaten durgun olan piyasa hızla ve sert biçimde sarsılmıştır. Ülke genelinde yaşanan kargaşa, bu kez iç ve dış anti-ulusal çevrelerin kamuoyu mühendisliğinde önemli bir başarı elde etmesine imkân tanımıştır. Bu gruplar, ana akım ve dijital medyayı büyük ölçüde kontrol altına almış; internetin kesilmesi protestoların bastırılmasını kolaylaştırırken, haber kaynaklarının televizyonlarla sınırlanması muhalefetin lehine bir ortam yaratmıştır.
Bugün temel soru şudur: İsrail’le uyumlu bu çevreler, yüz yıllık İngiliz-Siyonist projenin İran’da çökmesini önlemek amacıyla ABD’yi İran’a saldırmaya ikna etmeye çalışırken, böyle bir savaş gerçekten mümkün müdür?
Kanaatime göre, özellikle İsrail’in baskısına ve ABD’deki bazı siyasetçilerin —özellikle Trump’ın— Epstein dosyası bağlamında yaşadığı itibar krizine rağmen, Trump yakın vadede İran’a karşı bir savaşı başlatmaktan kaçınacaktır. İran çevresinde yığılan büyük askerî güç de (İran Türklüğünün deyimiyle) “büyük taş, onu eline alanın vurmayacağına işaret eder” deyiminde olduğu gibi, esasen Tahran’ı azami baskı altında tutarak teslim olmaya zorlamaya yöneliktir. Ancak bu askerî yığınak, İsrail tarafından veya İran'daki derin devlet tarafından istismar edilerek ABD’nin Pearl Harbor benzeri bir durumla karşı karşıya bırakılması ihtimalini de barındırmaktadır.
Başka bir ifadeyle, önümüzdeki günlerde bir savaşın çıkıp çıkmayacağını belirleyecek olan esas aktörler, Trump’ın ABD’si ile Pezeşkiyan’ın İran’ından ziyade, söz konusu iki unsurdur.
Resul Dağsar
13 Şubat 2026