İran’ın Savaşın Gölgesinde Yön Arayışı ve Türkiye’nin Doğu Ufku: Tahran’daki Güç Mücadelesinin Jeopolitik Anatomisi

  1. Anasayfa /
  2. Tüm Analizler
  3. /
  4. Analiz
SDE Editör | 08 Eylül 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

1. Hürmüz’den Tahran’a: Asıl Mücadele İran’ın Gelecekteki Yönü Üzerinde

Mart ayının başından itibaren Hürmüz Boğazı dünyanın dikkatini üzerine çekmiş durumda. Ancak bugün yaşanan gelişmelerin önemini yalnızca bu su yolunun jeopolitik konumuyla açıklamak, meselenin esasını gözden kaçırmak olur. Hürmüz, dünya enerji arzı bakımından elbette son derece kritik bir geçiş noktasıdır; fakat asıl mesele daha derindedir: Tahran’da savaş ve barış, müzakere ve çatışma, İran’ın bölgesel ve küresel güçler karşısındaki yönelimi hakkında kim karar vermektedir?

İran yalnızca önemli enerji kaynaklarına sahip veya hayati bir su yolunu kontrol eden bir ülke değildir. Basra Körfezi, Kafkasya, Orta Asya, Anadolu ve Hint Alt Kıtası’nın kesişiminde bulunan İran, bulunduğu coğrafya itibarıyla çok katmanlı bir jeopolitik merkezdir. Dolayısıyla Tahran’daki güç dengelerinde meydana gelecek her ciddi değişiklik, İran sınırlarının çok ötesinde sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.

Bunun tarihsel örnekleri de vardır. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda SSCB’nin İran’ın kuzeybatısından (Azerbaycan eyaleti) çekilmek istememesi; İran’ı İngiliz tekeline bırakmak istemeyen, aynı zamanda güneyden sıcak denizlere ulaşma ve İngiliz sömürgesi olan Hint Alt Kıtası ile petrol zengini Körfez bölgesinde nüfuz kurma arayışını sürdüren Sovyet stratejisiyle bağlantılı bir güç mücadelesinin parçasıydı. Bu dönemde Stalin Moskova’sının Doğu Avrupa üzerindeki hâkimiyetinin kabullenilmesi de söz konusu büyük güç mücadelesinin bir boyutuydu. (Fevkalâde ehemmiyetli olmasına rağmen bu perspektiften araştırılmayan bu konu, Misyon ve Anti-Misyon adlı çalışmamın ikinci cildinde ayrıntılı biçimde ele alınmıştır).

Bugün İran’daki güç yapılanmasını anlayabilmek için de tek bir değişkene odaklanmak yeterli değildir. Yeni liderlik, Pezeşkiyan hükümeti, askerî ve güvenlik yapılanmaları —özellikle DMO ve milis güçler— ülke içindeki medya organları, siyasi ve entelektüel ağları yanısıra; uluslararası konjonktürü de dikkate almak gerekir.

Bütün bu değişkenlerin kesiştiği ve rekabetin siyasi sonuçlara dönüştüğü ana zemin ise Tahran’daki devlet mekanizmasıdır.

Bu devletin bugünkü yönelimini anlayabilmek için ise yalnızca 1979 Devrimi’ne bakmak yeterli değildir. 1925’te, hâla devrimle meşgul Rusya’nın (SSCB) oluşturduğu boşluk ortamında İngilizlerin inisiyatifi tekellerine geçirmesi ve Pehlevi rejiminin kurulmasıyla İran’ın tarihsel mirasından koparılarak yeni bir “millî” tanım ve misyon doğrultusunda şekillendirildiği yönündeki yaklaşım da dikkate alınmalıdır. Bu tanımın oluşturduğu ve zaman içerisinde kendi kendini yeniden üreten “patika bağımlılığı”, 1979 Devrimi’nden sonra da büyük ölçüde varlığını sürdürmüş, hatta bazı alanlarda derinleşmiştir.

Bununla birlikte son on yılda, özellikle de İkinci Karabağ Savaşı sonrasında, bu patikadan farklı bir yöne geçiş ihtimalini gösteren önemli sinyaller ortaya çıkmıştır.

Karabağ’ın işgalden kurtarılmasıyla sonuçlanan İkinci Karabağ Savaşı, İran’ın Türk dünyasıyla ve özellikle Türkiye ile Azerbaycan Cumhuriyeti’yle ilişkileri açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. Savaş aynı zamanda ulaşım güzergâhları, tarihsel patika bağımlılığı ve bölgede ortaya çıkmakta olan yeni güç yapılanması konusunda İran’ın hassasiyetlerini ve mevcut sistemdeki çatlakları daha görünür hâle getirmiştir.

Kafkasya’daki gelişmeler, İran’ın çevresindeki güç dengesinin değişmekte olduğunu ve Türkiye ile Türk dünyasının nüfuz alanındaki genişlemenin İran’ın jeopolitik çevresine yeni sinyaller gönderdiğini ortaya koymuştur. Bugün de bu süreç çeşitli dalgalanmalara ve engellemelere rağmen devam etmektedir. Tahran’ın Kafkasya’daki gelişmelere yönelik tutumu da Ankara’da çeşitli hassasiyetler yaratmış; ulaşım ve iletişim güzergâhları, sınırlar ve bölgesel nüfuz üzerindeki mücadelenin artık yalnızca Kafkasya’ya özgü bir mesele olmadığını göstermiştir.

Bu gelişmelerin ardından Mahsa Amini’nin ölümünü takip eden protestolar, Mart 2024 Meclis seçimleri, İran ile İsrail arasındaki ilk doğrudan çatışma ve nihayet Cumhurbaşkanı Reisi’nin helikopter kazasında hayatını kaybetmesi, İran’daki siyasi rotanın değişimine ilişkin sancılı göstergeler olarak ortaya çıkmıştır.

Dolayısıyla İran’ın gelecekteki yönelimi üzerindeki rekabet, ülke sınırlarının hem içinde hem de dışında aynı anda devam etmektedir. Bu nedenle İran’ın iç politikasını jeopolitikten ayrı değerlendirmek mümkün değildir.

2. Pezeşkiyan: Bir Hükümet Değişikliğinden Daha Fazlası mı?

Mesud Pezeşkiyan, İran’ın geleneksel siyasetçilerine kıyasla devlet ve toplum meselelerine daha pragmatik yaklaşımıyla ayrışmaktadır. Kendisinin, şehit dini liderin özel teveccühüyle yürütme erkinin başına geçmesine imkân tanındığı gerçeği dikkate alındığında, bu durum yalnızca rejime yeniden meşruiyet kazandırma ve onu kurtarma arayışı olarak değil, aynı zamanda dini liderin zaman içerisinde —kendi desteğiyle— devlet içerisinde yerleşmiş ve güçlenmiş bazı yapılardan kurtulmak istemesinin işareti olarak da değerlendirilebilir.

Uzun yıllar Meclis’te görev yapan Pezeşkiyan, kendisini ideolojik bir siyasetçiden ziyade sosyal ve ekonomik sorunlara odaklanan bir yönetici olarak konumlandırmıştır. Herhangi bir siyasi- maddi- ahlaki çamurun üzerine yapışmadığı bir kişiliğe sahip olması, dini inancına bağlılığıyla birlikte farklı görüşlere karşı sergilediği hoşgörü ve toplumun çeşitli kesimleriyle kurabildiği ilişki, önemli bir toplumsal konsolidasyon imkânı oluşturmuştur.

Pezeşkiyan’ın “İran” anlayışında etnik çeşitlilik, ulusal bütünlük, ekonomik kalkınma ve komşularla iyi ilişkiler önemli bir yer tutmaktadır. Bu yaklaşım dört temel öncelik üzerinden özetlenebilir:

Geçim şartlarının iyileştirilmesi, rejimin korunması, ulusal bütünlüğün muhafaza edilmesi ve dış gerilimlerin azaltılması.

Bu öncelikler hayata geçirilebildiği ölçüde, başta Türkiye ve Azerbaycan olmak üzere komşularla ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi açısından yeni bir zemin oluşabilir.

Ancak İran İslam Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanı, sistem içerisindeki gücün (analitik algoritmik gayrıresmi ölçüme göre) yüzde 70- 80'inin göstergesi olsa da, fiilen (ve güvenlik ve makro siyaset alanlarında daha kısıtlı olmak üzere) yüzde 30- 35'inin sahibidir. Üstelik devletin karizmatik ve güçlü başı konumundaki şehit dini liderin yokluğu, mevcut güç dengelerini daha karmaşık hâle getirmiştir. Şehit dini liderin Ocak ayında yaşanan olayları “darbe” olarak nitelemesi de gelişmelerin mevcut yapıda değişim veya bir tür arınma arayışına karşı (patika bağımlılığını sürdüren) belli çevrelerin direnişi olduğuna dair önemli bir işaret olarak değerlendirilmelidir. Buna rağmen bu unsur, İran analizlerinde yeterince dikkate alınmamakta ve yanlış değerlendirmelere yol açmaktadır.

Yeni liderin ve onun yöneliminin hâlen tam olarak netleşmemiş olması ise Pezeşkiyan’ın hareket alanını daha da daraltmaktadır.

Pezeşkiyan’ın İran’ı dış gerilimlerin azaltılması, ilişkilerin normalleştirilmesi ve ekonomik iş birliğinin geliştirilmesi yönünde ilerletmek istediği görülmektedir. Ancak bu yaklaşımın hayata geçirilebilme kapasitesi yalnızca cumhurbaşkanının iradesine bağlı değildir. Asıl belirleyici unsur, İran siyasi sistemindeki diğer güç merkezlerinin dağılımı ve bunlar arasındaki dengedir.

Bu nedenle Pezeşkiyan’ın hareket alanının daraltılması veya siyasi ve kişisel itibarının zayıflatılması, yalnızca bir cumhurbaşkanının ya da belirli bir siyasi akımın zayıflatılması anlamına gelmeyebilir. Bunun İran’daki Türk kimliği algısı ve daha geniş bölgesel dengeler açısından sonuçları da olabilir.

Pezeşkiyan’ın itibarının sistematik biçimde zedelenmesi, en azından siyasi ve algısal sonuçları bakımından, “İran Türklerinin ülke yönetimine etkin biçimde katılabilme kapasitesi” fikrinin zayıflatılması şeklinde de yorumlanabilir. Böyle bir süreç, İran tarihine yön vermiş Türklerin siyasi itibarsızlaştırmayla karşılaşmaya devam ettiği düşüncesini güçlendirmektedir.

Bu durumun sonuçları İran’ın iç sınırlarıyla sınırlı kalmayacaktır. Gelişmeler daha geniş bir bölgesel ve kimlik temelli nüfuz mücadelesinin parçası olarak yorumlandığı takdirde, İran Türklerinin Türkiye ve Azerbaycan’a yönelik kamuoyu algısını dahi etkileyebilecek bir sonuç ortaya çıkabilir.

3. “Patika Bağımlılığı” ve İran’daki Güç Rekabetinin Gerçek Niteliği

Bu süreci siyaset ve kurumlar literatürünün kavramlarıyla açıklamak gerekirse, en işlevsel kavramlardan biri “patika bağımlılığı” (path dependence) olacaktır.

Patika bağımlılığı, bir sistem için tarihsel olarak belirlenmiş bir yolun zaman içerisinde sistemin yapıları, kurumları ve yeniden üretim mekanizmaları içerisinde öylesine kökleşmesi anlamına gelir ki, söz konusu yolun sürdürülmesi artık ilk kurucuların doğrudan yönlendirmesine mutlaka ihtiyaç duymaz.

Bu çerçevede farklı tarihsel dönemlerde sisteme yüklenen misyonlar, zaman içerisinde geçici işlevlerinin ötesine geçerek sistemin devamlılığı ve varlığını sürdürebilmesi bakımından hayati unsurlara dönüşür.

Söz konusu sistemin (kendisine yüklenmiş misyonlarla) patika/rotasını koruyabilmesi ve yeniden üretebilmesi açısından "Şuubiyye", Türk karşıtlığı ve Arap karşıtlığı gibi unsurların yanı sıra İslamiyet’in birleştirici bir unsur olarak reddedilmesi veya zayıflatılması da önemli bir yere sahiptir.

Patikanın taşlarını oluşturan bu “misyonlar”, günümüzde analiz açısından ilk kurucuların —Britanya ve Siyonist odakların— doğrudan gözetim ve yönlendirmesine geçmişe kıyasla daha az ihtiyaç duymaktadır. Çünkü bu patikanın korunması ve kendi varlığını sürdürmesi için gerekli mekanizmalar zaman içerisinde yerli aktörlerin bir bölümü tarafından da içselleştirilmiş ve kurumsallaştırılmıştır.

Başka bir ifadeyle patika bağımlılığı, kendilerini İranlılık, dindarlık, vatanseverlik ve fedakârlık gibi kavramlarla tanımlayan aktörlerin dahi, bilinçli veya bilinçsiz biçimde aynı tarihsel patikanın yeniden üretilmesine katkıda bulunabilmelerine yol açmaktadır.

Bu çerçevede İranşehrî —Fars milliyetçiliğinin/ırkçılığının “İran” ve “şehir” kavramlarıyla süslenmiş biçimi— akımlar ile Fars milliyetçiliğinin Şiiliğin belirli bir yorumuyla birleşimi, İran’ın siyasi ve entelektüel alanlarının bazı kesimlerinde kimlik ve jeopolitik değişimlere karşı direnç üretmektedir.

Bu direncin izlerini İkinci Karabağ Savaşı’na verilen tepkilerde, Mart 2024 Meclis seçimlerinde, helikopter kazasının ardından ortaya çıkan seçim tartışmalarında ve ABD ile devam eden müzakerelere ilişkin tutumlar dahil her alanda görmek mümkündür.

Dolayısıyla İran’da yaşananları yalnızca “sertlik yanlıları ile ılımlılar arasındaki karşılaşma” şeklinde değerlendirmek yerine, İran’ın ulusal çıkarlarını farklı biçimlerde tanımlayan çok sayıda güç ağı arasındaki rekabet olarak okumak gerekir.

Öte yandan bazı iç ve dış aktörler, İran halkının mevcut siyasi sisteme karşı mücadeleye yönelmesini umut etmektedir. Ancak burada temel sorun, böyle bir dönüşümün bütün sonuçlarının ve izleyeceği güzergâhın önceden bilinememesidir. Çünkü farklı bazı dış güçler böyle bir halk ayaklanmasının, sözkonusu patika/misyonlardan arınmayı hedefleyen unsurlara karşı yönlendirilmesini isterken, diğer bazıları, bunun ideolojik rejime, veyahut patika bağımlılığını yürütenlere karşı gelişmesini isteyecektir.

Böylesi bir dönüşüm ciddi riskler taşımaktadır. Bu çerçevede dile getirilen endişelerden biri, İran’ın iç dengeleri açısından İran Türklerinin; bölgesel dengeler açısından ise özellikle Türkiye’nin lehine daha fazla güç kaymasının bazı aktörler tarafından istenmemesidir. Çünkü böyle bir değişim, mevcut “patika bağımlılığı”nın kırılması anlamına gelebilir.

4. Yeni Lider ve Atamalar: Tahran’daki Yeni Güç Koalisyonunu Kim Kuruyor?

Bu noktada yeni liderin konumu, İran’ın gelecekteki yönelimi açısından en önemli bilinmeyen değişkenlerden biridir.

Yeni liderin kamuoyu önünde görünür olmaması, sebebi ne olursa olsun, başlı başına siyasi bir değişkene dönüşmüştür. Eğer mesele güvenlikle ilgiliyse bunun farklı bir anlamı vardır; sağlık durumundan kaynaklanıyorsa başka bir anlam taşır; siyasi nedenler söz konusuysa ortaya çıkacak sonuçlar tamamen farklı olacaktır.

Bu nedenle yeni liderin kamuoyu önündeki görünürlüğü ve doğrudan irade kullanma kapasitesi, Tahran’daki güç dengesini değerlendirmek açısından en önemli göstergelerden biri olacaktır.

Kendisine atfedilen bazı açıklamalar, müzakere yanlısı akımları desteklemeye ve sertlik yanlısı tutumlardan uzaklaşmaya daha fazla eğilim gösterdiği izlenimini oluşturmuştur. Ancak bu yorum (DMO'nun taraf olmama çabası görüntüsüyle birlikte) henüz kesin değildir.

Söz konusu tutum gerçek bir uzlaşma arzusundan kaynaklanıyor olabilir. Fakat aynı zamanda rakip gruplar arasında denge kurma ve gücün tek bir akımda aşırı yoğunlaşmasını önleme politikasının bir parçası da olabilir.

Şehit liderin son yıllarında ortaya çıkan ihtiyatlı ve süreğen tutum değişikliğinin izlerinden daha önce söz ettik. Onun yokluğundaki son 6+ aylık dönemde ise reformcu ve sulhçu unsurların daha fazla zorlandığı, aynı zamanda bunların kamuoyu nezdindeki itibarlarını zayıflatmaya yönelik çabaların hem içerideki (özellikle) payidariçiler hem dışarıdaki muhalefet (özellikle pehleviciler) hem de İsrail menşeli odaklar tarafından yürütüldüğü görülmektedir.

Bu şartlarda Cumhurbaşkanı’nın yeni liderle görüştüğüne ilişkin açıklamaları da ayrıca önem kazanmaktadır.

Bu görüşme gerçekten gerçekleşmişse, hükümet ile yeni liderlik arasındaki ilişkinin niteliğine dair önemli bir işaret sayılır. Ancak gerçekleşmemişse, böyle bir iddianın ortaya atılması dahi hükümetin konumunu güçlendirmeye ve yeni liderliğin meşruiyetini pekiştirmeye yönelik siyasi bir hamle olarak değerlendirilebilir ki bu durum bile, makro karar alıcının/ların Pezeşkiyan’a (geçici veya genel eğilim olarak) pozitif baktığına işaret eder.

Her iki durumda da mesele daha büyük bir soruya dönüşmektedir:

Tahran’da yeni güç koalisyonunu kim kuruyor?

Bu sorunun cevabını bulabilmek için resmî açıklamalardan çok atamalara ve kurumsal değişimlere bakmak gerekir. Bu doğrultuda ise, en önemli göstergelerden biri, İran Radyo ve Televizyon Kurumu (İRİB) başkanının yerine kimin atanacağı olabilir. İran’daki devlet medyası yalnızca bir medya kuruluşu değildir; ülkenin siyasi ve kültürel güç mimarisinin temel unsurlarından biridir. Dolayısıyla bu göreve kimin getirileceği, farklı güç merkezleri arasındaki denge konusunda önemli bir ipucu verebilir. (Şu anki başkan, bu kurumu Payidari Cephesinin yayın organları holdingi gibi yönetiyor).

Aynı mantık diğer hassas kurumlar için de geçerlidir.

İran siyasetinde bazen tek bir atama, onlarca resmî konuşmadan daha fazla bilgi verir. Çünkü atamalar, söylem düzeyinde ifade edilmeyen güç değişimlerinin kurumsal karşılığını görünür hâle getirir. Ayrıca atanan kişilerin değiştirilmesi için (ölüm/şehadet gibi durumların haricinde) genelde görev süresinin dolması beklenir.

5. Türkiye’nin Doğu Ufku olarak İran:

İran ile ilgili tartışmalarda gözden kaçırılmaması gereken en önemli dış değişkenlerden biri Türkiye’dir.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Kurtuluş Savaşı’yla meşgul olan Ankara, Tahran’daki köklü değişim üzerinde herhangi bir etkide bulunabilecek imkânlara sahip değildi. Ancak ingilizler rusların devrimle meşgul olduklarından faydalanarak inisiyatif alıp, pehlevi rejimini kurmalarında, Kacar-Türk devletiyle ilişkilerini iyeştirmekte olan Osmanlının da yokluğundan ve Anadolunun türklerinin de kurtuluş savaşıyla meşgul olmasından faydalanmış oldular. 

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda da Ankara, kendisine aşırı baskı uygulayan SSCB’nin etkisindeki Güney Azerbaycan’daki gelişmeler üzerinde yeterli etki üretemedi.

Bugün ise şartlar bütünüyle farklıdır.

Türkiye, geçmiş dönemlerle kıyaslanamayacak ölçüde bölgesel etki kapasitesine, ekonomik ilişki ağlarına, diplomatik araçlara, güvenlik imkânlarına ve Türk- İslam dünyasıyla gelişen bağlantılara sahiptir. Dolayısıyla İran’ın geleceğine ilişkin gelişmeler karşısında Türkiye yalnızca gelişmeleri izleyen bir aktör değildir.

Bilindiği üzere Türkiye ile İran arasındaki ilişki yalnızca iki komşu ülke arasındaki diplomatik temaslardan ibaret değildir. İki ülke; Kafkasya’dan Orta Doğu’ya, enerji hatlarından ulaştırma koridorlarına, ticaretten sınır güvenliğine kadar uzanan geniş bir coğrafyada hem rekabet eden hem de birbirine ihtiyaç duyan iki aktördür.

Bunun yanında İran topraklarında yaşayan milyonlarca Türk ve İran’ın Türk dünyasının en kritik konumlarından birine hükmetmesi, İran’ı Türkiye açısından çok daha özel bir komşu hâline getirmektedir.

ABD/İsrail–İran savaşı başta olmak üzere Ankara, son beş yılda çok kritik ve hayati noktalarda İran’ın yanında yer almış, Tahran yönetimine âdeta hayat suyu sunmuştur. Bu, Ankara'nın Tahran'ın her siyasetiyle ve özellikle patika bağımlığı doğrultusundaki siyasetleri desteklediği anlamına gelmemekle birlikte, Ankara'nın "terörsüz Türkiye" projesinin geniş yansıması olan terörsüz bölge konseptinde ve ortadoğuda barış tesisi yönünde okunmalıdır.

Bu doğrultuda asıl soru şudur:

İran hangi tarihsel patikayı sürdürecek (örn.: Safeviler, Avşarlar, Kacarlar yoksa Pehlevi veya son iki yıl hariç devrim sonrasi rotası mı), hangi patikadan çıkacak ve ortaya çıkacak yeni güç dengesi Türkiye’nin bölgesel güvenliği, Türk ve/veya İslam dünyasıyla bütünleşmesi ve uzun vadeli jeopolitik hedefleri açısından ne anlama gelecektir?

 

Resul DAĞSAR

06.09.2026

 

 

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA