29 Ağustos. Seyyid Kutub’un idam edilişinin üzerinden tam altmış yıl geçti. Mısır’ın eski diktatörü Cemal Abdünnasır’ın emriyle, askerî bir mahkemenin verdiği karar doğrultusunda 1966 yılında idam edildi.
Fakat Seyyid Kutub yalnızca bir siyasi mahkûm değildi. O; edebiyatçı, şair, yazar, Kur’an müfessiri, sosyal ıslahatçı ve çağdaş İslam dünyasının en etkili düşünürlerinden biriydi.
Aradan altmış yıl geçmesine rağmen Seyyid Kutub’un adı hâlâ İslam dünyasının düşünce çevrelerinde canlılığını koruyor; hatta İslam dünyasının sınırlarını aşarak Doğu’da ve Batı’da akademik araştırmaların, tartışmaların ve eleştirilerin konusu olmaya devam ediyor.
Eserleri hâlâ okunuyor, farklı dillere çevriliyor; onu savunanlar da eleştirenler de hakkında yazıyor. Bu durum bize açıkça gösteriyor ki Seyyid Kutub yalnızca baskıcı bir rejimin kurbanı olmuş bir siyasi mahkûm değildi. O, kendi içinde bütünlüğü bulunan bir düşünce projesinin sahibiydi. Bu proje, yirminci yüzyıl İslam dünyasının yaşadığı pek çok temel bunalımı, arayışı ve medeniyet sorununu yansıtıyordu.
Edebiyattan Düşünceye
Çağdaş İslam düşüncesinin tarihinde, Seyyid Kutub gibi edebiyattan yola çıkıp Kur’an araştırmalarına, sosyolojiye, toplumsal ıslah düşüncesine, medeniyet felsefesine ve İslamî siyasi düşünceye uzanan çok yönlü bir düşünür bulmak kolay değildir.
Seyyid Kutub’un ilk döneminde siyasi kimliğinden çok edebî kişiliği öne çıkıyordu. O, güçlü bir edebî zevke sahip yazar ve eleştirmendi. Dil üzerindeki hâkimiyeti, tasvir gücü ve düşünceyi etkileyici bir üslupla ifade etme yeteneği, daha sonra Kur’an ve düşünce alanındaki eserlerinde de kendisini gösterdi.
Belki de eserlerinin kalıcılığının sırlarından biri, derin düşünceyi canlı, akıcı ve insanın içine işleyen bir dille buluşturmuş olmasıydı.
Dinî ve Kur’anî kavramları yeni nesil Müslümanların anlayabileceği ve ilgiyle okuyabileceği bir üslupla anlatmayı başardı. Bu yüzden eserleri yalnızca âlimlere ve uzmanlara hitap eden metinler olarak kalmadı; gençler, öğrenciler ve Müslüman aydınlar üzerinde de derin izler bıraktı.
Fi Zılâli’l Kur’an Bir Tefsirden Fazlası
Seyyid Kutub’un eserleri arasında “Fi Zılâli’l-Kur’an” özel bir yere sahiptir. Bu eseri yalnızca klasik anlamda bir Kur’an tefsiri olarak görmek, onun taşıdığı ruhu ve amacı daraltmak olur.
Kutub, Kur’an’ı sadece hükümler ve tefsirî meselelerden oluşan bir kitap olarak ele almadı. Onu insanı inşa eden, toplumu dönüştüren ve hayata yön veren canlı bir kitap olarak ortaya koymaya çalıştı.
Okuyucuyu yalnızca kelimelerin anlamı ve hükümlerin sınırları içinde bırakmıyor; onu sûrenin bütünlüğüyle, taşıdığı canlı mesajla ve Kur’an’ın harekete geçirici ruhuyla buluşturmayı amaçlıyordu.
Birçok yerde ayetleri çağdaş insanın meseleleriyle, toplumsal ve ahlaki bunalımlarla ve medeniyet krizleriyle ilişkilendiriyordu.
Bu sebeple birçok araştırmacı için “Fi Zılâli’l-Kur’an” yalnızca bir tefsir kitabı değil, çağdaş tefsir yazımında farklı ve dikkat çekici bir tecrübedir.
Bununla birlikte, tefsir ve müfessirlerin yöntemleri üzerine çalışan bir öğrenci olarak şu noktayı özellikle belirtmek gerekir: Bu durum, Seyyid Kutub’un bütün tefsirî yorumlarının eleştirilmeden kabul edilmesi gerektiği anlamına gelmez.
Hiçbir müfessir ve düşünür yanılmaz değildir. Hiçbir insan kendi çağının şartlarından ve düşünce ikliminden tamamen bağımsız kalamaz.
Bir eserin ilmî değeri, yazarının kutsallaştırılmasıyla artmaz; aksine eserin okunması, araştırılması, başka kaynaklarla karşılaştırılması ve ilmî ölçüler içinde eleştirilmesiyle daha iyi anlaşılır.
Kur’an’da Fenni Tasvir Yeni Bir Pencere
Seyyid Kutub’un önemli eserlerinden biri de “Kur’an’da Edebî Tasvir” anlamına gelen “et-Tasvîrü’l-Fennî fi’l-Kur’an”dır.
Kutub, bir edebiyatçı ve estetik duyarlılığı yüksek bir düşünür olarak Kur’an’ın ifade biçimine yaklaştı ve Kur’an’ın soyut kavramları nasıl canlı sahnelere, görüntülere, hareketlere ve insanın doğrudan hissedebileceği tecrübelere dönüştürdüğünü göstermeye çalıştı.
Bu yaklaşım, Kur’an’ın edebî araştırmaları açısından yeni bir ufuk açtı. Kur’an’ın ifade mucizesinin ve estetik güzelliğinin yalnızca anlam ve hüküm bakımından değil; tasvir, hareket, kelimelerin musikisi, sahneleme ve insan ruhu üzerindeki etkisi bakımından da incelenebileceğini ortaya koydu.
Seyyid Kutub’un mirasının bu yönü, onun etrafındaki siyasi tartışmalardan bağımsız olarak, Kur’an’ın edebî ve belagat açısından incelenmesi bakımından hâlâ ciddi bir ilmî değere sahiptir.
Seyyid Kutub ve Medeniyet Meselesi
Seyyid Kutub’un düşüncesinin belki de en önemli yönlerinden biri, medeniyet meselesine yaklaşımıdır.
Kutub Batı medeniyetini yakından tanıyordu. Yazıları, Batı hakkında yalnızca uzaktan hüküm vermediğini; onun düşünsel, felsefî ve toplumsal temellerini anlamaya çalıştığını ve ardından bunları İslamî bir bakış açısından değerlendirdiğini göstermektedir.
Elbette Batı hakkındaki birçok değerlendirmesi bugün, modern bilim ve son birkaç on yılda yaşanan büyük dönüşümler ışığında yeniden ele alınabilir.
Kutub’un yaşadığı dönemden bugüne dünya büyük ölçüde değişti. Fakat onun ortaya attığı temel soru hâlâ geçerliliğini koruyor:
Müslümanlar yalnızca başka medeniyetlerin tüketicileri olarak mı kalacaklar; yoksa kendi dünya görüşleri ve değerleri doğrultusunda insanlığın ortak medeniyetinin inşasına bağımsız ve yaratıcı bir katkı sunabilecekler mi?
Bu soru, bugün de İslam dünyasının temel düşünce meselelerinden biridir.
İslam Yalnızca Hükümler Bütünü mü Yoksa Bir Hayat Nizamı mı?
Seyyid Kutub, İslam’ı insan hayatının bütün alanlarını kuşatan kapsamlı bir hayat nizamı olarak ele alan düşünürlerden biriydi.
Ona göre İslam; ahlakı, adaleti, özgürlüğü, toplumsal sorumluluğu, ekonomiyi, siyaseti, aileyi ve insan ilişkilerini birbirinden kopuk alanlar olarak değil, bütünlük içinde ele alıyordu.
Bu yaklaşım, İslam dünyasının sömürgecilik ve sömürgecilik sonrası dönemde yaşadığı tarihî tecrübenin de bir yansımasıydı.
Müslüman toplumlar gelenek ile modernlik, sömürgecilik ile bağımsızlık, ulus devlet ile dinî kimlik arasında derin gerilimler yaşıyordu.
Seyyid Kutub, Müslümanları edilgenlikten, zihinsel bağımlılıktan ve körü körüne taklitten çıkararak yeniden düşünmeye, kendilerini ve medeniyetlerini yeniden inşa etmeye çağırıyordu.
Onun düşüncesinin bazı ifadeleri ve sonuçları elbette tartışılabilir. Fakat bu yönü, düşüncesinin neden uzun yıllar boyunca etkisini koruduğunu anlamak bakımından önemlidir.
Seyyid Kutub Eleştirilebilir Ama Silinemez
Seyyid Kutub masum değildi.
Bu husus açıkça ifade edilmelidir.
Hiçbir âlim veya düşünürün bütün görüşlerinin değişmez ve eleştirilemez doğrular olduğunu söyleyemeyiz. Aynı şekilde Seyyid Kutub’un bazı yorumlarına, kavramlarına ve tahlillerine katılmamak ve bunları ilmî ölçüler içinde eleştirmek de mümkündür.
Aslında bir düşünürün eleştirilmesi, onun değersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, onun düşüncesinin hâlâ canlı olduğunun göstergesidir.
Üzerinde hiç konuşulmayan, hiç sorgulanmayan ve hakkında yeni sorular doğurmayan bir düşünce, çoğu zaman artık düşünce dünyasındaki canlılığını yitirmiş demektir.
Seyyid Kutub ise hâlâ tartışılıyor; onu savunanlar da var, eleştirenler de.
Belki de onun düşünsel etkisinin en güçlü göstergesi tam olarak budur.
Altmış Yıl Sonra Bile Sorular Hâlâ Canlı
Seyyid Kutub’un trajedisi yalnızca bir düşünürün idam edilmiş olması değildir.
Asıl trajedi, onun uğruna bedel ödediği meselelerin önemli bir bölümünün bugün hâlâ İslam dünyasının bazı kesimlerinde çözülememiş olmasıdır.
O; istibdattan, adaletsizlikten, düşünsel geri kalmışlıktan, bağımlılıktan, kimlik krizinden ve toplumsal çöküşten rahatsızdı ve bütün bunlar üzerine yazıyordu.
Aradan altmış yıl geçti ve dünya değişti.
Teknoloji insan hayatını baştan aşağı dönüştürdü. İletişimin sınırları ortadan kalktı. İnternet ve yapay zekâ yepyeni bir dünya meydana getirdi. Küresel siyasi ve ekonomik dengeler değişti.
Fakat temel soruların birçoğu hâlâ önümüzde duruyor:
İslam dünyasının bazı bölgeleri neden hâlâ siyasi istibdatla mücadele ediyor?
Birçok Müslüman ülkede düşünce ve ifade özgürlüğü neden hâlâ bu kadar kırılgan?
Âlimler, yazarlar ve düşünürler neden hâlâ zaman zaman yalnızca fikirleri ve sözleri yüzünden hapsediliyor?
Adalet, hukuk ve insan onuru neden birçok İslam toplumunda hâlâ ulaşılması zor idealler olarak kalıyor?
Ve İslam dünyası, sahip olduğu muazzam insanî, tarihî ve kültürel birikime rağmen, çağdaş medeniyette hak ettiği yeri neden hâlâ bulabilmiş değil?
İşte Seyyid Kutub’u bugün yeniden okumayı anlamlı kılan sorular bunlardır.
Darağacına Kadar Sarsılmaz Bir Duruş
Seyyid Kutub’un ilmî ve fikrî kişiliği içinde göz ardı edilemeyecek bir özellik daha vardır: inandığı ilkelere bağlılık ve sarsılmaz bir duruş.
Bir düşünürün değeri yalnızca ne düşündüğüyle ölçülmez. Bazen asıl mesele, doğru olduğuna inandığı şey uğruna ne kadar bedel ödemeye hazır olduğudur.
Seyyid Kutub hayatının son döneminde insanın karşılaşabileceği en ağır imtihanlardan biriyle yüzleşti.
Yönetim onun cezasını hafifletebilir, serbest bırakılmasını sağlayabilir veya hayatını bağışlayabilirdi. Kendisinden görüşlerinden vazgeçmesi istenebilir, tehdit veya vaat yoluyla uzlaşmaya zorlanabilirdi.
Fakat tarihî anlatımlara göre Kutub, hayatını kurtarmak için inandığı ilkelerden vazgeçmeyi kabul etmedi.
Ne vaatlerle satın alınabildi ne tehditlerle sindirilebildi ne de iktidarın karşısında başını eğdi.
Onun için ölüm yolun sonu değildi; aşılması gereken son bir imtihandı.
İşte burada Seyyid Kutub’un şahsiyeti bir yazar ve düşünür olmanın ötesine geçerek fikrî ve ahlakî direnişin sembollerinden birine dönüşür.
Kaleminin susturulabileceğini, sesinin kesilebileceğini biliyordu; fakat inandığı hakikatin kendi ölümüyle ölmeyeceğine inanıyordu.
Hayatının son günlerine atfedilen şu sözler de bu anlayışı son derece çarpıcı biçimde ifade eder:
“Sözlerimiz, uğrunda yaşamadığımız sürece ölü ve hareketsiz kalır. Fakat uğruna hayatımızı verdiğimizde birden dirilir, canlanır ve yaşayanların arasında yaşamaya başlar.”
Aradan geçen altmış yıl, bu sözlerin anlamını büyük ölçüde ortaya koydu.
Seyyid Kutub’un bedeni 1966 yılında toprağa verildi; fakat sözleri yaşamaya devam etti. Kitapları yayımlandı, dünyanın farklı dillerine çevrildi, düşünceleri hakkında yüzlerce eser ve araştırma kaleme alındı. Dostları da eleştirmenleri de bugün hâlâ onun fikrî mirası üzerine konuşuyor.
İnsanî ve ahlakî açıdan bakıldığında, hayatını kurtarmak için inançlarından vazgeçebileceği hâlde bunu yapmayan bir insanın duruşu elbette düşünmeye ve saygı duymaya değerdir.
Seyyid Kutub geri adım atabilirdi; atmadı.
Başını eğebilirdi; eğmedi.
Hayatını kurtarmak için inançlarından uzaklaşabilirdi; uzaklaşmadı.
Şunu gösterdi:
İman sahibi bir insan için mesele bazen yalnızca nasıl yaşayacağı değildir; nasıl öleceği de bir imtihandır.
Belki de bazı tarihî şahsiyetlerin hafızalarda kalmasının sırrı budur: Onlar daha ölmeden, ölümün kendilerini ilkelerinden ayıramayacağına karar vermişlerdir.
Bu bakımdan Seyyid Kutub, aradan altmış yıl geçmesine rağmen yalnızca bir müfessir, edebiyatçı ve düşünür olarak değil; hayatının son anına kadar inandığı değerlerin arkasında duran bir insan olarak da üzerinde düşünülmeyi sürdürüyor.
Darağacı bedenini kırabildi; fakat onu diz çöktüremedi.
Cemal Abdünnasır’dan Günümüze
Seyyid Kutub 29 Ağustos 1966 sabahı idam edildi. Fakat onun ölümü düşüncesinin sonu olmadı.
Tarihin büyük derslerinden biri de budur:
İktidarlar insanı hapsedebilir, onu öldürebilir; fakat bir düşünceyi öldürmek o kadar kolay değildir.
Seyyid Kutub’dan sonraki on yıllarda da otoriter yönetimlerin düşünürlere, yazarlara, âlimlere ve fikrî muhaliflerine karşı hapishaneyi, işkenceyi, göstermelik mahkemeleri ve hatta idamı bir baskı aracı olarak kullandığına defalarca tanık olduk.
Fakat tarih göstermiştir ki düşünsel baskı insanları susturabilir; onların ortaya attığı soruları ortadan kaldıramaz.
Belki de bu yüzden, aradan altmış yıl geçmesine rağmen Seyyid Kutub hakkında hâlâ konuşuyoruz.
Bugün de İslam dünyasının ve Arap ülkelerinin çeşitli bölgelerinde binlerce âlim, akademisyen, düşünür, sosyal reformcu ve siyasî fikir insanı, Seyyid Kutub gibi baskıcı ve otoriter yönetimlerin hapishanelerinde ağır günler geçiriyor; işkence ve kötü muameleye maruz kalıyor, hücre hapsine konuluyor, idam cezalarına çarptırılıyor veya itibar suikastlarına uğruyor.
Fakat düşünce yoluna devam ediyor.
Ses bastırılabilir; fakat düşüncenin yankısını susturmak kolay değildir.
Karalama Eleştirinin Yerini Tutamaz
Seyyid Kutub’un mirasına yaklaşımda iki aşırılık vardır.
Birincisi, onu kutsallaştırmak ve eleştirinin üzerinde bir şahsiyet hâline getirmektir.
İkincisi ise düşüncelerinin bir bölümüne yönelik itirazlardan hareketle bütün şahsiyetini ve fikrî mirasını yok saymaya çalışmaktır.
Her iki yaklaşım da yanlıştır.
Doğru yol adil, dengeli ve ilmî eleştiridir.
Seyyid Kutub okunmalıdır. Eserleri kendi döneminin tarihî ve toplumsal şartları içinde anlaşılmalıdır. Düşüncesinin güçlü ve zayıf yönleri ortaya konulmalıdır. Savunulabilir ve değerli görüşleri, yeniden ele alınması gereken düşüncelerinden ayrılmalıdır. Daha sonra onun fikrî mirası hakkında hüküm verilmelidir.
Bu yöntem hem ilmî adaletin hem de düşünceye duyulan saygının gereğidir.
Seyyid Kutub’un Mirası
Seyyid Kutub’un mirasını tek bir cümleyle anlatmak mümkün değildir.
Kimileri için o büyük bir müfessir ve edebiyatçıdır; kimileri için bir sosyal düşünür; kimileri için Batı medeniyetinin eleştirmenidir; kimileri için İslamî siyasal düşüncenin belirli bir yorumunun teorisyenidir; kimileri içinse istibdada karşı direnişin sembolüdür.
Fakat bütün bu tanımların ötesinde, onun belki de en önemli mirası düşünme cesaretidir.
Çağdaş Müslümanın dinin hayattaki yeri, medeniyet, adalet, özgürlük, toplum ve İslam ümmetinin geleceği üzerine yeniden düşünme cesareti.
Seyyid Kutub’un bazı cevaplarına katılmayabiliriz; fakat onun sorularını kolayca görmezden gelemeyiz.
İşte bir düşünürün tarihî önemini, onunla aynı fikirde olup olmamamızdan ayıran nokta da budur.
Seyyid Kutub’un şehadetinin üzerinden altmış yıl geçerken, ona verilebilecek en anlamlı saygı belki de söylediği her şeyi sorgulamadan tekrarlamak değildir.
Asıl saygı; eserlerini yeniden okumak, düşüncelerini anlamaya çalışmak, ilmî ölçüler içinde eleştirmek ve onun bıraktığı sorular üzerine düşünmeye devam etmektir.
O gitti; fakat kitapları kaldı.
Onun sesini susturmak isteyen hüküm tarih sayfalarında kaldı; fakat yazıları okunmaya devam etti.
Darağacı bedenini ortadan kaldırdı; fakat düşüncesini yok edemedi.
Ve belki de tarihin en büyük çelişkilerinden biri budur:
Bir iktidar bir düşünürü öldürebilir; fakat onun düşüncesini öldürmeye her zaman gücü yetmez.
Seyyid Kutub, ölümünden altmış yıl sonra hâlâ düşünce dünyasında yaşamaktadır. Çünkü eleştiriden muaf olduğu için değil; düşünceleri hâlâ sorular doğurduğu, taraftarlar ve muhalifler meydana getirdiği, okunduğu, eleştirildiği ve üzerinde konuşulduğu için.
Özgürlük, adalet, insan onuru, istibdat, geri kalmışlık ve İslam dünyasının medeniyet kimliği gibi meseleler varlığını koruduğu sürece, Seyyid Kutub’un düşüncesinin İslam dünyasının fikrî gündeminden tamamen silinmesi de kolay görünmemektedir.
Seyyid Kutub’un sesinin susturulmasının üzerinden altmış yıl geçti; fakat düşüncesinin sesi hâlâ duyuluyor.
Allah’ım, onu bağışla, ona rahmet eyle, onu geniş cennetlerine kabul et ve şehitler, sıddıklar ve salihlerle birlikte haşret.
Prof. Dr. Fazl ul Hadi Wazeen