Pakistan Değişen Orta Doğuyu Nasıl Görüyor?

  1. Anasayfa /
  2. Tüm Analizler
  3. /
  4. Analiz
SDE Editör | 20 Ağustos 2026
h4 { font-size: 24px !important; } Print Friendly and PDF

Lenin bir keresinde, “Hiçbir şeyin olmadığı onlarca yıl vardır ve ardından onlarca yılın yaşandığı haftalar gelir!” demişti. Dönüşüm, çalkantı ve geçiş süreciyle şekillenen mevcut bölgesel tablo, ünlü Rus devrimci liderin yaklaşık bir asır önce yaptığı bu yorumun adeta birebir bir yansımasıdır.

Bu köklü dönüşümün merkez üssü, savaşlar, çatışmalar ve gerilimlerle sarsılan Orta Doğu bölgesidir.

Bu bağlamda, Müslüman dünyasında yeni bir güvenlik mimarisi oluşturmak amacıyla Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında savunma ve güvenlik iş birliğine yönelik tarihî bir anlaşmaya varılmıştır. Bu, Müslüman ülkelerin Batı’dan bağımsız olarak, ortak bir dünya görüşü temelinde ve kendi yerli Müslüman güçleriyle desteklenen böyle bir girişimi ilk kez ortaya koymasıdır ve başlı başına tarihî bir gelişmedir.

Bu gelişmenin sonuçları nelerdir ve Pakistan bunu nasıl görüyor? Öncelikle daha geniş bağlama, yani büyük resme, bakmamız gerekiyor. İran savaşının ardından bölgede üç temel yeni gerçeklik ortaya çıkmıştır.

Birincisi, 1956 Süveyş Savaşı’ndan bu yana Batı, böylesine büyük bir yenilgi yaşamamıştı. ABD’nin güvenilirliği ciddi biçimde sarsılmış durumda; zira ABD, güvenilmez bir güvenlik ortağı ve Arap müttefiklerini korumakta etkisiz bir güç olduğunu kanıtladı. Bunun nedeni, Körfez monarşilerini koruyamaması. Oysa bu ülkeler, Amerikalılardan silah satın alarak, topraklarında Amerikan üslerine izin vererek, ABD’ye büyük miktarda finansal yatırım yaparak ve Amerikalılarla çok sayıda güvenlik anlaşması imzalayarak bu korumayı sağlamaya çalışmışlardı.

Dolayısıyla İran Savaşı, Körfez ülkelerinin ve Arap ülkelerinin barış, refah ve istikrar vahası olma şeklindeki imajına indirilen en büyük darbe olmuştur. Bunun anlamı, Arap ve Körfez ülkeleri açısından, Amerika’nın Orta Doğu’da temelde kendi çıkarları ve Körfez ülkeleriyle olan ilişkileri pahasına dahi olsa “Önce İsrail” olarak gördükleri bir politika izlediğidir.

Bu bağlamda, İran’ın da bu çatışmanın ardından siyasi, diplomatik ve askerî açıdan daha güçlü bir konuma geldiği yönünde bir görüş bulunmaktadır. İran, “kaybetmeyerek kazanmış” ve Amerikalılar ise nüfuzları, prestijleri ve küresel ölçekte “yenilmez” süper güç imajları açısından zayıflamıştır.

İkinci yeni gerçeklik, İran rejimi, meydan okuma ruhu ve askerî gücüyle bölgede daha güçlü bir şekilde ortaya çıkarken, İsrail’in de kuruluşundan bu yana ilk kez Amerikan kamuoyundaki desteğini kaybetmesidir. Ana akım Amerikan medyasında ve Amerikalı siyasetçiler arasında, bir zamanlar “sarsılmaz” olarak görülen İsrail ittifakı ve Amerikan Orta Doğu politikasının İsrail’e yönelik tamamen tek taraflı yaklaşımı hakkında sorular sorulmaya başlanmıştır. Geçmişte düşünülemez olan bu yaklaşım artık sorgulanmaktadır. İki önemli Amerikalı yazar tarafından kaleme alınan “Israel’s Lobby” başlıklı yeni bir kitap ve ABD’nin bazı eyaletlerindeki, İsrail’in bir seçim meselesine dönüştüğünü gösteren son seçim sonuçları, bu yeni gerçekliği doğrulamaktadır.

Üçüncü önemli yeni gerçeklik ise, Orta Doğu’da büyük Müslüman orta güçlerin ortaya çıkmasıdır. Bu ülkeler, İran’a karşı savaşta Amerika’nın yaşadığı gerilemenin ve İsrail kaynaklı tehdidin ardından Orta Doğu’da stratejik bir boşluk oluştuğunu düşünüyor.

Artık “Müslüman dünyasının ve Orta Doğu’nun kaderini Washington’daki uzak hamiler yerine, kendi güçleri ve kaynakları aracılığıyla Müslümanların şekillendirmesinin” zamanı geldiğine inanıyorlar.

Bu bağlamda başrolü Pakistan ve Türkiye’nin yanı sıra Suudi Arabistan gibi büyük Müslüman orta güçler üstleniyor. İran, Mısır ve Endonezya gibi diğer büyük Müslüman orta güçlerin de gelecekte kendi rollerini oynamaları bekleniyor.

Bu tarihî anlaşmanın önemli sonuçları bulunmaktadır. Başkan Trump anlaşmayı gecikmeli de olsa onaylamış ve desteklemiş, İran da anlaşmayı memnuniyetle karşılamıştır. Ancak anlaşmanın, bölgedeki ABD rolünün ve stratejisinin tamamlayıcısı olmaktan ziyade onun yerini alan bir niteliğe sahip olduğu yönünde bir görüş bulunmaktadır. Çünkü bu anlaşma, Müslüman ülkelerin kendi aralarındaki iş birliği aracılığıyla kendi kaderlerini belirleyecekleri alternatif bir dünya görüşü ve alternatif bir hareket tarzı olarak görülmektedir.

Pakistan’ın askerî gücü, Türkiye’nin teknolojik kapasitesi ve Suudi Arabistan’ın finansal gücünün benzersiz birleşimi, ideal bir ortaklık oluşturmaktadır.

Tek Müslüman nükleer güç olan Pakistan açısından ise Orta Doğu’daki bu rol yeni bir şey değildir.

Bu yaklaşım, Pakistan’ın dünya görüşünde Pan-İslamizm anlayışına derinden işlemiş durumdadır ve hatta Pakistan dış politikasının DNA’sının bir parçası olarak nitelendirilebilir.

Pakistan’ın özellikle Müslüman ülkeler ve Orta Doğu’ya yönelik dış politikası, “üç İ” olarak adlandırılabilecek unsurlara dayanmaktadır: İslam, İndia(Hindistan) ve İsrail. Pan-İslamizm, Hindistan’a karşı direnç ve İsrail’in yayılmacılığına karşı muhalefet bu politikanın temel itici güçleridir.

Tam olarak 19 Aralık 1946’da, yani Pakistan’ın Ağustos 1947’de kurulmasından sekiz ay önce, Pakistan’ın kurucusu Quaid-e-Azam Muhammed Ali Cinnah, Kahire’de Müslüman liderlerle bir araya geldi. Kral Faruk ile yaptığı görüşmenin yanı sıra Müslüman Kardeşler’in lideri Hasan el-Benna ile de görüştü. Ayrıca Filistin Büyük Müftüsü Emin el-Hüseyni ile bir araya geldi ve Pakistan Filistin davasını destekledi.

19 Aralık 1946’da Kahire’de düzenlediği basın toplantısında, Güney Asya’daki Müslümanların kendi kaderlerini tayin etme mücadelesi ile nihayetinde Pakistan’ın kurulmasına yol açan İngiliz sömürge yönetimine karşı mücadeleyi, Orta Doğu halklarının özgürlük, kendi kendini yönetme ve “nüfuz alanlarından özgür olma” mücadelesiyle ilişkilendiren tarihî bir açıklama yaptı.

Bu açıklama, Hint Müslümanlarının —gelecekteki Pakistan devletinin— kaderlerinin Orta Doğu ile ayrılmaz biçimde bağlantılı olduğunu ortaya koyuyordu.

Pakistan’ın 1947’de kurulmasının ardından da Pakistan bu rolü oynamaya devam etti.

Pakistan, 1950’lerde Kuzey Afrika’da Cezayir, Tunus ve Fas kurtuluş hareketlerini tamamen destekleyen ilk ülkeydi. Bu hareketlerin liderleri Pakistan diplomatik pasaportlarıyla seyahat ediyor ve Pakistan, Birleşmiş Milletler platformunu kullanarak onlara uluslararası alanda ses sağlıyordu.

Pakistan, iki Arap-İsrail savaşına katılmış tek Arap olmayan ülkedir: Haziran 1967 Savaşı ve Ekim 1973 Savaşı. Bu savaşlarda Pakistan Hava Kuvvetleri (PAF) pilotları Ürdün, Irak, Mısır ve Suriye gibi farklı Arap ülkelerinin uçaklarını kullanmış ve hatta birkaç İsrail uçağını düşürmüşlerdi.

1974 yılında, Suudi Arabistan Kralı Faysal ve Başbakan Zülfikar Ali Butto’nun ortak ev sahipliğinde düzenlenen Lahor İslam Zirvesi'nde, Yaser Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak diplomatik tanınırlık kazandı. Bu karar, Arap Birliği Zirvesi’nin Ekim 1974’te Rabat’ta gerçekleştirdiği yıllık konferansta kararı onaylamasından altı ay önce alınmıştı.

Pakistan’ın geçmişi oldukça açıktır. 1991 Körfez Savaşı sırasında dahi Pakistan askerleri Suudi Arabistan’da konuşlandırılmıştı. Bu süreç ilk olarak 1982 yılında imzalanan Pakistan-Suudi güvenlik anlaşmasıyla başlamıştı.

Dolayısıyla Pakistan’ın hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile çok güçlü bağları bulunmaktadır. Özellikle Türkiye ile olan ilişkileri Pakistan’ın kuruluşundan da öncesine uzanmaktadır. Pakistan’ın kurucusu Quaid-e-Azam Muhammed Ali, Türkiye’nin büyük lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük bir hayranıydı. Atatürk Ekim 1938’de hayatını kaybettiğinde, Quaid-e-Azam Hindistan Müslümanları için bir günlük yas ilan etmişti.

Benzer Pan-İslamizm anlayışı, Pakistan’ın İsrail politikasını da şekillendirmiştir; Pakistan İsrail’i tanımayı reddetmektedir.

Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye ile imzalanan bu ortak savunma anlaşmasının kendisi açısından üç özel kazanım, üç somut avantaj sağlayacağını düşünüyor.

Birincisi, iki kilit Müslüman ülkeyle birlikte üstlenilecek daha geniş Orta Doğu güvenlik rolünün Pakistan’a Orta Doğu ve Körfez bölgesinde ekonomik kazanımlar sağlayacağı düşünülüyor. Çünkü bu rol, Pakistan’ın net bir güvenlik istikrar sağlayıcısı olarak nüfuzunu, prestijini ve imajını güçlendirecektir.

Bu gelişme, Pakistan’ın İran ile ABD arasında barışı sağlamada oynadığı rolün hemen ardından geliyor. Hem Tahran hem de Washington, Pakistan’a, Pakistan liderliğine ve Pakistan’ın dürüst bir arabulucu olarak üstlendiği role güven duydu.

İkinci unsur, bunun savunma üretimi ve savunma iş birliğinde ortaklık kurulmasına, Pakistan askerî teknolojisinin satışlarının artırılmasına ve Pakistan ile Türkiye arasında savunma teknolojileri alanında ortak askerî üretimin geliştirilmesine yol açacak olmasıdır.

Bu nedenle üç Müslüman ülke arasında yerli savunma üretimi, teknolojik iş birliği ve bilimsel inovasyon açısından büyük bir avantaj söz konusudur. Çünkü bu üç ülkenin her biri masaya farklı güçlü yönlerini getirmektedir.

Üçüncü ve Pakistan açısından önemli bir faktör ise, bu anlaşmanın ortaya çıkmakta olan Hindistan-İsrail eksenine karşı koyma potansiyeline sahip olmasıdır. Hindistan ile İsrail arasındaki yakın ortaklığın Pakistan karşıtı güçlü bir ortak bileşeni bulunmaktadır. Bu açıdan Pakistan, anlaşmanın kendi güvenlik çıkarlarına da hizmet edeceğini düşünmektedir.

Bununla birlikte Pakistan’da, bu Müslüman ülkelerle iş birliğinin iyi ve olumlu olduğunu düşünen ancak ülke içindeki zorluklar göz önüne alındığında —özellikle ekonomi, siyasi kutuplaşma ve terörle mücadele alanlarında— Pakistan’ın önce kendi içine dönük bir yaklaşım benimsemesi ve Orta Doğu güvenliği ile Orta Doğu diplomasisinde bu tür proaktif bir rol üstlenmeden önce “kendi evimizi düzene koymamız” gerektiğini savunan kesimler de bulunmaktadır.

Tüm bu çekincelere rağmen Pakistan’ın bu rolü, Pakistan’ın kurucusunun öngördüğü rolün devamı niteliğindedir. Bu rol, onun 19 Aralık 1946’da Kahire’de düzenlediği tarihî basın toplantısında son derece açık ve etkili biçimde ortaya koyduğu anlayışa dayanmaktadır.

Aynı zamanda bu, Pakistan’ın on yıllar boyunca zaten üstlendiği ve ABD gibi büyük süper güçlerin Orta Doğu bölgesindeki nüfuzlarını, güvenilirliklerini ve imajlarını hızla kaybettiği değişen dünyada daha da güçlendirmek ve genişletmek istediği bir roldür.

Dolayısıyla Orta Doğu’daki yeni gerçeklikler, Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin ortaya çıkan rollerini de şekillendirmektedir.

Özellikle Pakistan’ın kendi dünya görüşünün bu yeni ortaya çıkan gerçekliklerle uyum içinde olması nedeniyle, söz konusu anlaşma; dönüşüm geçiren Orta Doğu’da güvenlik, savunma ve diplomasi alanlarında Müslüman ülkeler arasındaki iş birliği açısından tarihî bir dönüm noktası olarak görülmektedir.

 

*Mushahid Hussain Sayed (Müşahid Hüseyin Seyyid), Pakistan'ın önde gelen siyasetçilerinden, gazetecilerinden ve jeopolitik analistlerindendir.

Gazetecilik Geçmişi: Henüz 29 yaşındayken The Muslim gazetesinin yayın yönetmeni olarak Pakistan basın tarihinin en genç genel yayın yönetmenlerinden biri olmuştur. Uluslararası basında (New York Times, Washington Post vb.) köşe yazarlığı yapmıştır.

Siyasi Kariyeri: Pakistan Müslüman Ligi (PML) bünyesinde uzun yıllar siyaset yapmış; 1997–1999 yılları arasında Nawaz Sharif hükümetinde Enformasyon ve Yayıncılık Bakanı olarak görev almıştır.

Senatörlük ve Komite Başkanlıkları: Pakistan Senatosu'nda uzun dönemler senatörlük yapmış, Senato Savunma Komitesi ve Dış İlişkiler Komitesi başkanlıkları görevlerini yürütmüştür.

Çin ve Bölgesel İlişkiler: Pakistan-Çin ilişkilerinin yetkin isimlerinden biri olarak bilinen Mushahid Hussain, Pakistan-Çin Enstitüsü (Pakistan-China Institute) kurucu başkanıdır.

Şu An Ne İş Yapıyor?

Analist ve Jeopolitik Stratejist: Senatörlük görevi 2024 yılında sona ermiştir. Günümüzde bağımsız kıdemli siyasi analist, jeopolitik uzmanı ve düşünce kuruluşu yöneticisi olarak faaliyet göstermektedir.

Pakistan-Çin Enstitüsü (PCI) Başkanı: Başkanı olduğu enstitü üzerinden Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC), Kuşak ve Yol İnisiyatifi, Güney Asya güvenliği ve uluslararası ilişkiler alanlarında stratejik çalışmalar yürütmekte, uluslararası konferanslara konuşmacı ve panelist olarak katılmaktadır.

 

 

Tüm hakları SDE'ye aittir.
Yazılım & Tasarım OMEDYA