Özet
Yahudi halkının tarih boyunca maruz kaldığı kurbanlaştırma ve ötekileştirme süreçleri, “veba” ve “faiz” metaforları üzerinden okunabilir. Saray Yahudiliği* (Hofjude) figürü, Batı medeniyetinin etik ve ekonomik çelişkilerinin hem görünür taşıyıcısı hem de kurbanıdır. Bu makale, lanet döngüsünün Orta Çağ’dan Holokost’a ve günümüzde İsrail-Filistin çatışmasına kadar nasıl sürdüğünü ve yeniden üretildiğini tartışır.
Makale, antisemitizmi bireysel nefret ya da kültürel önyargıdan ziyade, Batı’nın teolojik-ekonomik yapılarından türeyen sistematik bir kurbanlaştırma pratiği olarak konumlandırmaktadır. Seçilmişlik söylemi, hem tarihsel travmalar karşısında geliştirilen bir kimlik kalkanı hem de modern dönemde yeni etik açmazlar üreten bir paradoks olarak ele alınmaktadır.
Sonuç olarak çalışma, lanet döngüsünün kırılmasının ancak kurbanlaştırma mekanizmasının fark edilmesi ve reddedilmesiyle mümkün olduğunu; bunun ise politik olduğu kadar ontolojik bir etik dönüşüm gerektirdiğini savunmaktadır. Döngü kırılmadıkça, ahlaki ve finansal borçlar hep başkalarına ödetilecektir; döngüyü kırmanın yolu ise kurbanlaştırma mekanizmasını fark etmek ve reddetmektir.
1. Giriş: Lanetin Taşeronu ve Kısır Döngü
Tarih, iktidarın kendi borçlarını ödemekten kaçıp, bunları toplum dışındaki figürlere devrettiği bir defter gibidir. Bu defterin en görünür kurbanı, Yahudi halkı olmuştur. Faizin laneti (ekonomik günah) ve vebanın laneti (biyopolitik korku ve şiddet) Yahudi trajedisinin ikili yüzünü oluşturur.
Saray Yahudisi figürü, bu lanetin kristalize halidir: Batı medeniyetinin çelişkilerini taşıyan “seçilmiş” bir kurban. Nietzsche’nin Schuld/Schulden (suç/borç) ayrımı, bu döngüyü anlamamıza yardımcı olur: Suç bedensel olarak ödenmez; kurban aracılığıyla dışsallaştırılır. Saray Yahudilerinin ekonomik rolü, antisemitizmi doğurmuş; antisemitizm ise Yahudi kimliğini pekiştirerek lanetin sürmesini sağlamıştır. Lanet kavramını burada metafizik değil, yapısal ve tarihsel bir mekanizma olarak kullanılmaktadır.
2. Faiz ve Günah: Ekonomik Lanetin Doğuşu
Orta Çağ Avrupasında Kilisenin faiz yasağı, ahlaki bir norm yaratırken, kralların ve aristokratların finansal ihtiyaçları nedeniyle pratik bir boşluk yarattı. Saray Yahudileri, kendi dini yasalarının istisnası sayesinde bu boşluğu doldurdu ve Hristiyan toplumunun yapısal günahını taşıyan “taşeron” haline geldi.
İktidarın iki yüzlülüğü burada belirginleşiyor. Krallar/Elitler borçlarını ödeyemez hale geldiğinde, mali ve ahlaki yükten kurtulmak için Yahudileri hedef gösterir ve halkın nefretiyle antisemitizm yaratırdı. Saray Yahudisi figürünün ekonomik görünürlüğü, hem kurbanlaştırmayı hem de kimlik pekiştirmeyi besleyen bir kısır döngüye yol açtı.
3.Veba ve Biyopolitik Şiddet: Bedenleştirilmiş Lanet
1347–1353 Kara Vebası, ekonomik lanete biyopolitik ve teolojik boyut ekledi. Hastalığın bilinmeyen nedenleri karşısında paniğe kapılan halk, Yahudileri hem hastalık hem de Tanrının gazabı ile ilişkilendirdi.
Foucault’nun biyopolitika teorisi, Yahudi bedeninin bu dönemde hem toplumsal dışlanmanın hem de metafizik günahın cisimleşmiş hali olduğunu gösterir. Agamben’in Homo Sacer kavramı ise Yahudileri, yasal korumadan mahrum ve öldürülmeleri cezasız bir “ölüme tabi hayat” konumuna indirger. Modern çağda Holokost, bu biyopolitik mekanizmanın doruk noktasıdır; Yahudi bedeni sistematik olarak yok edilen bir nesneye dönüştürülmüştür.
4. Gettodan Çıkış Stratejisi
Saray Yahudiliği, sadece bir ekonomik rol değil, aynı zamanda Yahudi cemaati için bir hayatta kalma ve entegrasyon stratejisiydi. Kraliyetin himaye ve getto dışına çıkma imkanı sağlaması, fiilen getto duvarlarını siyasi olarak yıkma girişimiydi. Zengin Yahudilerin yetenekli çocukları desteklemesi (eğitim ve sanat hamiliği), Yahudi aklını ve kültürünü Batı medeniyetinin gözünde değerli ve görünür kılma çabasıydı.
Görünürlük ve entegrasyon çabası, koruma sağlamak yerine, tam tersine, laneti daha çok çekti. Görünür olan Saray Yahudisi, hem halkın ekonomik nefreti hem de kralların ahlaki ikiyüzlülüğü için ideal, yakalanabilir bir hedefti. Görünmezlik (getto) bir tür koruma sağlarken, görünürlük kurbanlaştırmayı kolaylaştırdı. Yahudi aklının görünür olması, Batı’nın bilinçaltındaki "komplo," "dünyayı yönetme" ve "lanetli zeka" fantezilerini (Žižek'in bahsettiği ideolojik fantezi) güçlendirdi. Bu, Yahudi figürünü Batı’nın karanlık yönlerinin sembolü haline getirdi.
5. Lanetin Felsefi Çerçevesi: Suç, Kurban ve Kimlik
Bu döngüyü anlamak için Batı felsefesinin birkaç kilit kavramı devreye girer:
• Nietzsche Suç/Borç Kavramı: Nietzsche’nin Ahlakın Soykütüğü’nde geliştirdiği Schuld/Schulden (suç/borç) ayrımı, Yahudi trajedisini anlamak için güçlü bir analitik çerçeve sunar. Nietzsche’ye göre toplumsal düzen, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir borç ilişkisi üzerine kuruludur; bu borç zamanla suç duygusuna dönüşür.
Orta Çağ Hristiyanlığında faiz yasağı, iktidarın bu yapısal borcu doğrudan üstlenmesini engelledi. Krallar ve aristokratlar ekonomik zorunluluklarını sürdürürken, ahlaki yükü başkalarına devretti. Saray Yahudisi figürü tam bu noktada ortaya çıktı: iktidarın finansal ihtiyaçlarını karşılayan, fakat bunun ahlaki bedelini taşıyan bir aracı.
Borçlar ödenemez hale geldiğinde ise mekanizma tersine döndü. Borcun kendisi değil, faizin ahlaki yükünün taşıyıcısı suçlu ilan edildi. Böylece borçtan kurtulma arzusu, suç üretimiyle çözüldü. Nietzsche’nin işaret ettiği temel ilke burada somutlaşır: suç bedensel olarak ödenmez; kurban aracılığıyla dışsallaştırılır. İktidar, kendi iç çelişkilerini çözmek için kurbanı değiştirir.
• René Girard (Mimetik Şiddet): Toplumsal krizlerde biriken şiddetin boşaltılması için Yahudi, günah keçisi olarak seçilir. Faiz ve veba, bu şiddetin tetikleyicileridir.
Girard’ın mimetik şiddet kuramı, Yahudi trajedisindeki kurbanlaştırma anlarını sosyolojik olarak aydınlatır. Girard, şiddetli rekabetin ve toplumsal gerginliğin (ekonomik krizler, savaş veya veba gibi felaketler) bulaşıcı olduğunu savunur; bu gerginlik doruk noktasına ulaştığında kaos tehdidi, şiddeti kolektif olarak kabul görmüş bir kurbana, yani “günah keçisine” yöneltir. Saray Yahudileri, faizden gelen "lanetli" servetleri ve ayrıcalıklı konumları nedeniyle bu kolektif şiddet için ideal hedeflerdi. Kara Veba gibi biyopolitik bir felaket karşısında Kilise’nin ve ruhban sınıfının çaresiz kalması, kendi manevi otorite borcunu ödeyememesi anlamına geliyordu. Bu çaresizlik, halkın öfkesini dindirmek ve Tanrı'nın gazabını yatıştırmak amacıyla, mimetik dürtüyü tetikledi. Böylece şiddet, ekonomik gerginlik ve varoluşsal korku ile birleşerek tüm Yahudi halkına yöneltildi. Bu kurbanlaştırma eylemi, toplumsal çöküşü geçici olarak önlerken, lanet döngüsünü kalıcı hale getirdi.
• Hannah Arendt (Yurtsuzluk): Yurtsuzluk, Yahudileri ulus-devlet çağında vatandaşlık haklarından mahrum bırakmış ve politik şiddete açık hale getirmiştir. Saray Yahudiliği, bu yurtsuzluğu aşma çabasının trajik bir örneğidir.
Arendt’in yurtsuzluk kavramı, Yahudi halkının modern ulus-devletler bağlamında maruz kaldığı politik dışlanmayı vurgular. Arendt antisemitizmi yurtsuzluğun nedeni olarak görse de, tarihsel gerçeklik bir ayrım yapmayı zorunlu kılar. Yahudiler, Mısır’dan çıkışla Filistin’i yurt tutmuşlar, önce Babil, sonra Roma sürgünleriyle coğrafi olarak yurtsuz kalmışlardı. Ancak asıl tehlike, Batı’da, ekonomik günah (faiz) ve teolojik nefret nedeniyle maruz kaldıkları hukuksuzlaştırılmış varoluş (Homo Sacer durumu) idi. Bu durum, Orta Çağ’da başlayan antisemitizmin temelini oluşturmuştur.
Öte yandan, Müslüman coğrafyalarda Yahudileri diğer gayrimüslimler gibi “Zimmi” statüsü altındaydı. Bu statü, her ne kadar birtakım kısıtlamalar ve vergi yükümlülükleri getirse de, hukuki bir çerçeve sunuyor ve Batı’daki gibi yapısal, biyopolitik bir yok etme amacına dayalı antisemitik nefreti barındırmıyordu. Dolayısıyla Batı’daki antisemitizm, Yahudi halkının yurtsuzluğunu ve ekonomik rolünü kullanarak, kurban haline getiren, Batı medeniyetine özgü bir lanettir.
6. Seçilmişlik Söyleminin Kökeni: Travma ve Kimlik Kalkanı
Tevrat’ın temel iddialarından biri olan “seçilmiş halk” söylemi, yalnızca teolojik bir önermeden ibaret değildir; aynı zamanda tarihsel travmalar karşısında kolektif kimliğin yeniden inşa edilme çabasıdır. Bu söylemin en güçlü biçimiyle Tevrat’a işlendiği dönem, Yahudi halkının Babil Sürgünü sırasında maruz kaldığı toplumsal çöküş ve yerinden edilme sürecidir (M.Ö. 6. yüzyıl). Yeruşalim Tapınağı’nın yıkılması, krallığın son bulması ve halkın sürgüne gönderilmesi, sadece siyasi değil, aynı zamanda varoluşsal bir yıkımdı. Bu bağlamda “Tanrı bizi terk etti mi?” sorusu, seçilmişlik söylemi aracılığıyla yanıtlandı: “Hayır, biz yine de seçilmiş halkız.”
Bu söylem tarihsel bir tekrar döngüsü biçiminde işler: Daha önce de sürüldük (Mısır), daha önce de parçalandık; ancak Tanrı bizi birleştirdi, güçlendirdi ve vaat edilmiş topraklara yönlendirdi. Dolayısıyla Babil Sürgünü bir son değil, Tevrat anlatısında zaten yer etmiş olan döngüsel kaderin bir halkasıdır. Mısır’dan çıkış anlatısı, tarihsel gerçeklikten çok, travmatik bir şimdi (Babil zamanı) için yazılmış simgesel bir geçmiş olarak işlev görür: Kölelik, sürgün, kurtuluş, vaat – bu dört aşamalı motif, Yahudi kimliğinin zamansal sürekliliğini sağlar.
Bu bağlamda seçilmişlik, üstünlük değil, yükümlülüktür; metafizik bir ayrıcalıktan çok, tarihsel bir dirençtir. Tanrı ile olan bağ yalnızca inanç düzeyinde değil, aynı zamanda etik ve ritüel yükümlülükler aracılığıyla yeniden tesis edilir. Böylece seçilmişlik, dağılmış bir halkın iç tutarlılığını sağlayan mitolojik bir merkez haline gelir. Ancak bu merkez, dışarıdan bakıldığında kapalılık, kibir ve kendine ayrıcalık tanıma biçiminde algılanmış; böylece Yahudi halkını görünür ve hedef haline getiren kimliksel bir lanete dönüşmüştür.
Seçilmişlik söyleminin travma karşısında geliştirilen bir direniş stratejisi olduğunu kabul etmek, onun efsanevi bir ayrıcalık olarak değil, tarihsel bir hayatta kalma mekanizması olarak okunmasına imkan tanır. Bu da, Yahudi kimliğinin içsel bütünlüğünü koruma çabası ile dışsal kurbanlaştırma arasında kurulan lanet döngüsünü daha derinlikli kavramamızı sağlar.
7. İsrail ve Seçilmişliğin Paradoksu: Yeni Lanet Döngüsü
1948’de İsrail’in kurulması, laneti kırma ve Yahudilere güvenli bir sığınak sağlama girişimiydi. Ancak bu, ironik bir paradoks yarattı:
• Yeni Rol, Yeni Araçsallaştırma: Batı, İsrail’i destekleyerek kendi tarihsel suçlarını hafifletmekte ve bu yeni çatışmayı jeopolitik bir kalkan olarak kullanmaktadır.
İsrail Devleti'nin modern dönemde Batı'dan gördüğü güçlü desteğin ardında, sadece stratejik ortaklıklar değil, aynı zamanda derin bir tarihsel vicdan borcu yatmaktadır. Batı medeniyeti, Orta Çağdaki faiz lanetinden Holokosta kadar uzanan süreçte Yahudi halkına karşı işlediği suçlar nedeniyle büyük bir ahlaki yük taşımaktadır. Yeni Araçsallaştırma mekanizması tam da burada devreye girer: Batılı ülkeler, İsrail'i koşulsuz destekleyerek, kendi geçmişlerindeki antisemitizm ve kurbanlaştırma suçlarından aklanma yolunu bulmuştur. Bu destek, İsrail'in askeri ve politik eylemlerinin uluslararası hukuki eleştirilere karşı bir jeopolitik kalkan görevi görmesini sağlar. Böylece Batı, bir yandan tarihsel suçlarından kurtulmuş gibi görünürken, diğer yandan İsrail-Filistin çatışmasını bir vekalet savaşı alanı olarak kullanarak kendi çıkarını korur. Bu, Yahudi halkını fail konumunda dahi olsa, Batı'nın sürekli lanet döngüsünü sürdürme aracı haline getiren yeni bir trajedidir.
• Çift Anlamlı Kimlik: Seçilmişlik söylemi, hem manevi beka sağlamakta hem de maddi olarak laneti sürdürmektedir.
“Seçilmiş Halk” teolojisi, ilk sürgünden itibaren Yahudi milli/dini kimliğini dış dünyaya karşı koruyan bir kalkan görevi görmüştür. Diaspora boyunca, yurtsuz ve dağınık bir halkın birliğini ve manevi bekasını bu inanç sağlamıştır. Modern zamanlarda, özellikle Holokost gibi varoluşsal travmalar sonrası, bu söylem daha da net bir şekilde manevi beka ve ulusal bütünlük sağlayan zorunlu bir ideolojiye dönüşmüştür. Ancak paradoksal olanı, bu söylemin maddi olarak laneti sürdürme potansiyelidir. Seçilmişlik ideolojisine sıkı sıkıya sarılmak, Yahudilerin tarih boyunca kurban olmasının ardındaki seküler, ekonomik ve biyopolitik nedenleri (faizin laneti gibi) görmezden gelmeyi gerektirir. Bu ideolojik körlük, İsrail'in politik eylemlerini sorgulamayı zorlaştırır, ahlaki sorumluluğu gölgeler ve böylece Yahudi halkını yeni bir lanet döngüsüne (zulüm yapanın rolünü üstlenme) hapseder. Bu nedenle, ulusal bütünlüğü koruma arzusu, etik sorumluluğu feda etme riskini doğurarak, sürekli bir trajik ikilem yaratır.
Bu, Yahudi halkının karşı karşıya olduğu en trajik ve zorlu ikilemdir: Paradoks, bu kimliği terk etmekte yatar. Eğer Yahudi kimliği, kendisini seçilmiş ve dışa kapalı kılan bu ideolojik kalkandan vazgeçer, yani toplumların geri kalanıyla tamamen normalleşirse, lanet döngüsü kırılabilir, ancak bu durum aynı zamanda milli/dini kimliğin ve bekanın bitişini getirme riskini taşır. Dolayısıyla, kimliği koruma çabası laneti sürdürürken, normalleşme ise varoluşu tehdit eder. Bu çözümsüz durum, lanetin sürekli yeni trajediler üretmesinin temel nedenidir.
• Antisemitizme Zorlama: Batı, geçmişteki antisemitizm mekanizmalarını Müslüman halklara, İsrail’in politikaları üzerinden ihraç etmektedir.
Antisemitizmin kökenleri Batı'nın kendi teolojik ve ekonomik krizlerinde yatmaktadır. Ancak günümüzde Batı, kendi lanet döngüsünü, tarihi olarak Yahudi düşmanlığına yatkın olmayan Müslüman coğrafyalara ihraç etmektedir. Bu durum, Batı’nın krizleri çözme yöntemini yansıtır: Kendi Schuld/Schulden (Suç/Borç) yükünü hafifletmek için yeni bir çatışma zemini yaratmak. İsrail’in yürüttüğü işgal ve şiddet politikaları, Batı’nın stratejik desteğiyle meşrulaştırılırken, Müslüman halkların bu politikalara karşı gösterdiği doğal tepki, Batı medyası ve siyaseti tarafından kolayca antisemitizm olarak damgalanmaktadır. Bu manipülasyon, tarihi olarak dostluk ve hukuki bir çerçevede (Zimmi statüsü) bir arada yaşamış olan Müslüman ve Yahudi halkları arasına yapay bir düşmanlık yerleştirir.
Utancı yaygınlaştırıp Suçu Sıradanlaştırmak
“Biz Suçluyuz, Siz de Öylesiniz” Mantığı: Batı, İsrail’i destekleyerek kendi suçlarını (Holokost, sömürgecilik) aklarken, Müslümanları da bu çatışmaya çekerek onları suç ortağı haline getiriyor. “Biz ne kadar suçluysak siz de o kadar suçlusunuz” alt yapısı oluşuyor. Bu, utancı yaygınlaştırıp sıradanlaştırıyor – kimse masum kalmıyor, dolayısıyla kimse hesap soramıyor.
Diğer yandan benzer durum Yahudiler için de geçerlidir: Filistinliler kendi yurtlarında yurtsuz hale getirilirken, gettolara hapsedilip Homo Sacer konumuna itildikçe; Yahudilerin Batı'ya dönüp 'Bize zulmettiniz' deme hakları da ellerinden alınıyor. Batı, sessizce 'Siz de yaptınız' diyerek tarihsel borcunu ahlaki bir eşitlemeyle sıfırlıyor.
Lanet Döngüsünün Yeni Aşaması: Batı, suçunu dışsallaştırmak için İsrail’i kullanıyor, İsrail’in saldırganlığı Müslümanları tepki vermeye itiyor, bu tepkiler antisemitizm diye damgalanıyor ve döngü büyüyor. Utanç, Girard’ın mimetik şiddetinde olduğu gibi, kolektif bir günah keçisi (Müslümanlar) yaratılarak normalize ediliyor.
8. Vadedilmiş Topraklarda Gettoyu Yeniden Kurmak
Vadedilmiş topraklar inancı, İsrail projesinin hem meşruiyet söylemlerinden biri hem de eylemsel motorudur. Bu teolojik-historik iddia, siyasi ve askeri stratejilerle birleştiğinde yalnızca yerleşim politikasını değil, çevre halklarla ilişkilerin biçimlenmesini de belirler. İnanç çevresinde inşa edilen söylem, “içeriyi” kutsal ve haklı, “dışarıyı” kuşatılması gereken tehdit olarak gösterme eğilimindedir; böylece görünmez bir duvar örülür, toplumsal ilişki reddedilir ve gettolaşma yalnız fiziksel değil psikopolitik bir mekanizma haline gelir. Bu süreçte güvenlik argümanları, dini hak talepleri ve yerleşimci ideolojiler birbirini besleyerek, modern bir “duvarlandırma” siyaseti üretir — duvarlar, teller ve demir kubbelerle sembolize edilen bir ayrım.
Gelinen noktada, dünyadaki Yahudilerin önemli bir kısmı “İsrail” adlı devasa bir gettoda yaşıyor ve bu makro-getto, kendi içinde sayısız Filistin gettosu inşa etmiş durumda. Bu, kurtuluşun değil, lanetin mekansal olarak kurumsallaşmasıdır.
ABD baskısıyla hayata geçirilen İbrahim Anlaşmaları, makro-gettodan çıkma çabası olarak değerlendirilse de halklardan kopuk, iktidar seçkinleriyle zor yoluyla kurulan bu bağlar, gettonun kırılganlığını ve meşruiyet krizini daha da derinleştirmektedir. Bu hamle, getto duvarlarını yıkmak yerine, gettonun sınırlarını teolojik bir meşruiyetle genişletme ve geçici bir rahatlama sağlama işlevi görüyor. Ancak bu görünürlük, ahlaki düzlemde laneti yeniden üzerine çekmekte ve Filistin gettosunu daha derin bir hukuksuzluğa mahkum ederek laneti genişletmektedir.
9. Saray Yahudiliği Biter Lanet Kitleselleşir
Protestanlıkla birlikte Orta Çağ Avrupa’sında Yahudilere biçilen ekonomik rol, özellikle faiz yasağı kalkınca önemini yitirmişti. Saray Yahudilerine artık doğrudan ihtiyaç kalmamıştı; ancak toplumsal bilinçaltında biriken lanet ve suç duygusu, hâlâ varlığını sürdürüyordu. Kapitalizmin yükselişi ve Rothschildler gibi yeni finans ağlarının kurulmasıyla Yahudi sermayesi artık kurumsallaşmış ve güçlenmişti. Lanetin eski taşıyıcısı olan Saray Yahudileri ise artık tarih sahnesinden çekilmişti; ama lanet, toplumun kolektif psikolojisinde bir boşluk bırakmıştı.
Naziler, işte tam bu boşluğu hedef aldı. Antisemitizmi, Almanya’daki ekonomik çöküş, savaş sonrası travma ve ulusal aşağılanma ile birleşen bir psikolojik çıkış yolu olarak kullandılar. Yahudi figürü, hem sembolik hem de ekonomik olarak, “toplumsal yaralı ruhların tamir edileceği bir kurban haline getirildi. Böylece lanet, Nazi ideolojisinin hizmetine sunuldu: halkın kolektif suçluluk ve öfke duyguları, Yahudi üzerinden dışsallaştırıldı ve iç huzursuzluk, siyasi ve kültürel bir kontrol aracına dönüştü.
Bu süreç, lanetin tarihsel kaynağını bir kez daha ortaya koyuyor: toplumsal ve ekonomik günahın kurban aracılığıyla dışsallaştırılması. Naziler, laneti bilinçli olarak yeniden çağırarak hem kendi ideolojilerini meşrulaştırdı hem de toplumun yaralı ruhlarını “tamir” etmek için kullanıldı.
Bu örnek, lanetin sadece tarihi bir kavram olmadığını; aksine, toplumsal psikoloji ve iktidar mekanizmalarıyla sürekli olarak yeniden üretilebilen dinamik bir süreç olduğunu gösteriyor. Döngünün kırılmaması halinde, tarihsel lanetler her zaman yeni biçimlerde geri dönebilir.
10. Modern Saray Yahudiliği ve Küresel Şantaj: Lanetin Simetrik Dağılımı
Güncel skandallar (Epstein vakası), Batı elitleri ile modern Saray Yahudileri arasındaki kirli ilişkinin, çift yönlü lanet üreten devasa bir mekanizmaya dönüştüğünü tescil etmiştir. Bu mekanizma, laneti her iki tarafa da farklı ama yıkıcı biçimlerde taşımaktadır.
"Seçilmiş halk" ve "vadedilmiş toprak" inancıyla birleşen Filistin halkına yönelik büyük zulüm, İsrail üzerinden tüm Yahudi kimliğine yönelik bir etik aşınma ve yeni bir "küresel lanet" üretmektedir.
Diğer yandan santaj mekanizmasıyla sağlanan zorunlu suskunluk, Batı elitleri üzerinden bizzat Batı’nın kurucu değerlerine (hukuk, insan hakları, ifade özgürlüğü) laneti taşımaktadır. Batı, kendi yarattığı bu kirli ilişkiler ağına rehin düşerek, İsrail’in ihlalleri karşısında dilsizleşmeyle değerler düzenini aşındırmaktadır.
Bu noktada artık ne Batı arınabilmekte ne de taşeron özgürleşebilmektedir. Şantajın susturucu gücü altında ezilen Batı kamuoyu, kendi değerlerinin çöküşünü izlerken; lanet, artık coğrafi bir sürgün olmaktan çıkıp modern medeniyetin üzerine çöken küresel bir sis haline gelmiştir.
11. Döngüyü Kırma
Yahudi halkının ve genel olarak insanlığın içinden çıkamadığı bu lanet döngüsü, yalnızca tarihsel bir trajedi değil, aynı zamanda modern ideolojinin süreklilik biçimidir. Yahudi figürü, Batı’da hem suçun hem kefaretin simgesi haline gelmiştir. Bu yüzden, döngüyü kırmak yalnızca politik değil, ontolojik bir dönüşüm gerektirir: İnsanın/toplumun kendini suçsuz kılmak için başkasını kurban etme eğilimini fark etmesi.
Batı’nın ürettiği Yahudi imgesi (paranın, komploya dayalı zekanın, küresel manipülasyonun sembolü) aslında Batı insanının kendi iç çatışmasının yansımasıdır. Bu fantezi çözülmeden antisemitizm de bitmeyecektir. Yahudi kimliği de bu imgenin kurbanı olmaktan çıkıp, kendi varoluşunu ideolojik değil, etik bir düzlemde yeniden tanımlamalıdır. “Seçilmişlik” artık ayrıcalık değil, sorumluluk bilincine dönüşmelidir.
Gerçek kırılma, kurbanın kendi kurbanlığını fark etmesiyle başlar. Çünkü kurban bilinci, sistemin en derin yalanını ifşa eder: suçsuzların suçlu, suçluların masum gösterildiği döngüyü. Yahudi halkı, tarihte hep “taşeron günah” rolüne itildi; oysa bu rolü reddetmek, insanlık tarihinin en köklü etik devrimlerinden biri olacaktır. Bu devrim, yalnız Yahudiler için değil, “kurban yaratmadan yaşamak” isteyen toplumlar için geçerlidir.
Girard, “insan toplumları kurban üzerine inşa edilmiştir” der. Oysa tarihsel olarak bakıldığında, kurbanlaştırmayı sistematik ve kurucu bir kriz çözme tekniği haline getirenler Batı toplumlarıdır. Günah ve borcu içselleştiren teolojik-ekonomik yapılar nedeniyle, Batı krizlerini sürekli olarak bir “suçlu beden” yaratarak çözmüştür.
Bu yapıyı aşmak mümkündür. Çünkü kurbanlaştırma, insan doğasının kaçınılmaz bir sonucu değil; belirli bir teolojik-ekonomik düzenin tarihsel ürünüdür. Yeni bir evrensel etik, krizi düşman yaratarak değil, sorumluluğu bölüştürerek karşılayan bir ahlak olmalıdır. Bu etik, kimliğini başkasının dışlanması üzerinden kurmayan; güvenliği yok etme yetkisiyle değil, yaşamı çoğaltma sorumluluğuyla tanımlayan bir düzlemi var sayar. “Vebanın laneti” ancak böyle sona erer: ölümün siyasal bir araç olmaktan çıkarıldığı, suçun bedenleştirilmediği ve hiçbir topluluğun başkasının yıkımı üzerinden ahlaki arınma elde edemediği bir dünyada. Bu etik ütopya değil; Batı dışındaki tarihsel deneyimlerin, Osmanlı gibi, bize gösterdiği bir gerçekliktir.
Bu kırılma, ancak insanın kendi “kurban yaratma” içgüdüsünü fark ettiğinde mümkündür. Yahudiler tarih boyunca bu mekanizmanın mağduru oldular; şimdi, onu ifşa etme gücüne sahip olan tek topluluk da onlardır. Eğer bu farkındalıkla hareket ederlerse, tarih boyunca kendilerini takip eden laneti yalnız kendilerinden değil, insanlığın üzerinden de kaldırabilirler.
12. Sonuç
Bu çalışma, antisemitizmi bireysel önyargı ya da kültürel nefretin ötesinde, Batı’nın teolojik ve ekonomik yapılarından türeyen sistematik bir kurbanlaştırma pratiği olarak ele almıştır. Faizin ahlaki yükü ile vebanın biyopolitik korkusu, Yahudi figürünü yüzyıllar boyunca Batı’nın kendi suç ve borç ilişkilerini dışsallaştırdığı bir taşıyıcıya dönüştürmüştür. Saray Yahudiliği, bu mekanizmanın tarihsel olarak en görünür ve yoğunlaştığı biçimdir.
Nietzsche’nin Schuld/Schulden ayrımı ve Girard’ın mimetik şiddet kuramı, suçun doğrudan üstlenilmediği durumlarda bedenselleştirilerek kurban üzerinden dışsallaştırıldığını göstermektedir. Modern biyopolitik rejimler ise bu dışsallaştırmayı hukuki askıya alma ve yok edilebilir hayat üretimiyle kurumsallaştırmıştır. Holokost, bu sürecin tarihsel doruk noktasıdır.
İsrail Devleti’nin kuruluşu, lanet döngüsünü kırmaya yönelik bir girişim olarak ortaya çıkmış; ancak seçilmişlik söylemi etrafında şekillenen politik pratikler, bu döngünün yeni biçimlerde sürmesine yol açmıştır. Filistinlilerin yurtsuzlaştırılması ve biyopolitik olarak askıya alınmış bir konuma itilmesi, geçmişte Yahudilerin maruz kaldığı mekanizmalarla yapısal benzerlikler taşımaktadır. Bu durum, lanetin ortadan kalkmadığını, yalnızca yön değiştirdiğini düşündürmektedir.
Batı’nın İsrail’e koşulsuz desteği, tarihsel suçların telafisi olarak sunulsa da fiiliyatta yeni bir dışsallaştırma hattı üretmektedir. Saray Yahudiliği ile başlayan, Rothschildlerin yükselişiyle kurumsallaşan, Naziler döneminde endüstriyel boyuta ulaşan ve günümüzde İsrail projesiyle yeniden biçimlenen lanet döngüsü; Batı’nın kendi günahlarını sürekli olarak bir kurban üzerinden dışsallaştırma alışkanlığı ile beslenmiş, Epstein skandalıyla daha görünür hale gelmiştir. Kurulan kirli sistem iki tarafı da lanete hapseden bir mekanizmaya dönüşmüştür.
Döngüyü kırmak, bireysel bilinç ve kollektif etik farkındalıkla mümkündür. Kurbanlaştırma mekanizmasını fark etmek ve reddetmek, lanetin tekrarını önleyecektir.
* Saray Yahudisi kavramı için bakınız.
https://www.sde.org.tr/analizler/saray-yahudileri-ve-lanet-dongusu-analizi-61034
Galip TÜRKMEN (Araştırmacı - Yazar)