Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr
Askeri ve Jeopolitik Açıdan Okyanusya Analizi
Tümgeneral (E) Doç. Dr. Güray Alpar
18 Ocak 2021 21:42
A-
A+

Okyanusya, Türkiye’ye oldukça uzak gibi görünüyor. İstanbul ile Avustralya arası 13 bin km’den fazla. Uzaklık bir algı.  Algı ise çevremizdeki olayların farkına varmamızı sağlayan bir süreç. Neden “Pakistan” bir “Uzak Doğu” ülkesi olarak gösterilirken, Avustralya’nın “Uzak Doğu” dışında tutulduğunu anlayamadığımızda, kafamızın içinde yaratılan sahte algılamalar içinde kaybolup gidiyoruz.

Bu bakımdan, Çanakkale’de, Britanya Ordusu saflarında Türklerle savaşmak için Okyanusya’dan gelen Avustralya ve Yeni Zelenda Kolordusunu (Anzaklar), Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinin Afrika’da, Irak’ta, Afganistan’daki operasyonlara katılımını ve de özellikle 2019 yılında, Yeni Zelanda terör saldırısındaki Türklerle ilgili, titizlikle hazırlandığı belli olan kodları incelediğimizde Okyanusya’nın, biz uzak dursak ve ilgilenmesek de bize ne kadar yakın olduğunu anlayabiliyoruz. Bu neden bu bölgelerin incelenmeyi hak ettiğini de belirgin bir şekilde ortaya koyuyor.  

Okyanusya’nın sınırları

“Okyanusya”, diğer kıtaların aksine ismini Büyük Okyanus’tan alması ile farklı bir özelliğe sahiptir. Genel olarak Büyük okyanus üzerinde, Asya ve Güney Amerika kıtaları arasında kalan adalara “Okyanusya” denir. Ancak Büyük Okyanus’taki adaların hepsi “Okyanusya” sınırları içerisinde yer almaz.

Amerika kıtası kıyıları açıklarında yer alan Aleut Adaları, Japon Takımadaları, Filipinler, Endonezya ve zaman zaman dahil edilse de Malezya takımadaları da Okyanusya’da yer almaz. Bunun dışında Güney Amerika kıtasındaki Şili’ye ait Paskalya adaları ile Ekvador’un Galapagos adaları da Okyanusya dışında kabul edilir.

Okyanusya; Avustralya yanında, Melanezya, Polinezya ve Mikronezya’dan oluşur. Yeni Zelanda ise bir adalar ülkesi olarak Okyanusya içerisinde yer alır. Okyanusya’nın yüzölçümü 8.970.000 km2 olup nüfusu 36 milyon kadardır. Bölge 30 bine yakın adadan oluşmaktadır. Bölgedeki Avustralya ve Yeni Zelanda’nın gelişmişlik düzeyi yüksektir.

Malenezya, Polinezya ve Mikronezya takımadaları volkanik akıntıların bir sonucu olarak oluşmuştur. Dünyadaki aktif volkanları yarısı bu bölgelerdedir. Bölgede hala etkin yanardağlar bulunur ve çoğu mercanlarla çevrili bu adalarda sık sık depremler olur.

Okyanusya adalarının yerli halklarının mevcudu; salgınlar ve bilinçli eksiltme politikaları sonucu giderek azalmış ve bugün 2.5 milyonu Melanezya’da olmak üzere 3 milyonun biraz üzerindedir. Özellikle Yeni Zelenda’da 130 bin kişilik Maori’ler ile Avustralya’da sayıları oldukça azalan Aborjinler, antropolojik açıdan kültürel özellikleri farklı gruplardır. Birçok tarihçi, Avustralya yerlilerinin parçalanarak sayılarının 150 yıllık bir süreçte azaltılmasını bir “soykırım” olarak nitelemektedir (Tatz,1999:315-352).

Bölgede ayrıca 18. yüzyılın sonundan itibaren gelen Hintli, Çinli, Filipinli ve Vietnamlı, genelde ticaret ve sanayi faaliyetlerini yürüten, Asyalılar da vardır.  İngiltere, Fransa ve ABD ise bölgede halen kuvvetli etkileri olan bölge dışı devletlerdir.  Halihazırda, Avustralya ve Yeni Zelanda üzerindeki etkisi dolayısıyla İngilizlerin bu bölgedeki gücü yanında, ABD’nin en dış kuşaktaki kuşatıcı konumu dikkat çekmektedir.

Okyanusya’da karayolu ve demiryolu şebekesi fazla gelişmemiş olup, ulaşım genellikle havayolu ve özellikle denizden yapılmaktadır.

Malenezya, üzerinde yaşayan insanların renginden dolayı “Siyah Adalar” anlamına gelir. Yeni Gine ve Yeni Zelanda arasındaki adalardır. Mikronezya ise “Küçük Adalar” demektir. Bu bölgede Melanezyalılar ile Polinezyalıların karışımı kabileler yaşar. Polinezya “Birçok Ada” anlamındadır. Üzerindeki başlıca adalar; Hawai, Tokelau, Samoa, Cook ve Fransız Polinezyası’dır. Yerleşimler genelde kıyılarda olup nüfus yoğunluğu km2’ye 4 kişiden azdır.

Okyanusya’da sömürgecilikten kurtulan ilk ülke, 20. yüzyılın hemen başında (1901 yılında) Avustralya olmuştur. Günümüzde Okyanusya’daki bu adalar üzerinde 25 ülke bulunmaktadır. Bunların bir kısmı halen tam bağımsız değildir.

Daha sağlıklı bir güçler çatışması analizi yapabilmek açısından, Okyanusya ve çevresini birlikte değerlendirmek gerekir

Ülkelerin coğrafyalarının siyasetleri üzerindeki etkisi “jeopolitik” olarak isimlendirilir. Jeopolitik; coğrafyanın politika ile etkileşimini ele alır (Flint, 2006:3). Jeopolitik bir ülkenin coğrafi konumunun kaçınılmaz olarak o ülkenin dış politikasını belirlemesidir (Göney, 1993:6). Bu açıdan Okyanusya’yı da tek başına değerlendirmek yanıltıcı olabilir. Yine bu nedenle bölgedeki güçler dengesindeki mücadelede, Okyanusya’yı kendini çevreleyen kuşak ve buralardaki ülkelerle birlikte değerlendirmek daha doğru olacaktır.

ABD’nin, Obama döneminde Çin’e karşı yürüttüğü “yeniden dengeleme” stratejisi, Trump döneminde açık bir şekilde “çevreleme” stratejisine dönüşmüştü. Kovid-19 salgınıyla birlikte iyiden iyiye ortaya çıkan ABD-Çin mücadelesinin, Biden döneminde nasıl gelişeceği ve tekrar düzelip düzelmeyeceği merak konusu.

Ancak ortada bir gerçek var ki, bu mücadele sadece politik alanda değil, askeri, diplomatik ve ekonomik alanda da devam ediyor ve Çin’in bu alanlarda her geçen gün artan gücü de dikkate alındığında, her durumda askeri alanda açık bir güç mücadelesinin olacağı kesin.

Oldukça etkili bir uluslararası ilişkiler teorisyeni olan John Mearsheimer, “saldırgan gerçeklilik” yaklaşımı ile devletlerin güç kazanma hırsının sınırsız olduğunu ileri sürmüştür. Mearsheimer, 2001 yılında yazdığı “Büyük Güç Politikasının Trajedisi” isimli eserinde, Çin’in güçlendikçe bölgesinde hegemon bir güç olmak isteyeceğini ve ABD’yi bölgeden çıkarmaya çalışacağını ileri sürmüştü. Ona göre Çin’in düşük profilli bir dış politika izlemesi ya da iki ülkenin karşılıklı ekonomik bağımlılığı “hegemonik karşılaşmayı” engellemeyecekti.

Halen dünya güç dengeleri göz önünde bulunduğunda Çin, Pakistan ve Kuzey Kore bloğunun karşısına, bölgedeki veya bölgeyle yakından ilgili devletlerden bazılarının çıkarılması olası. Bu kapsamda son dönemdeki gelişmelerden ABD’nin, Çin’in karşısına; Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda, Vietnam ve en önemlisi Hindistan gibi ülkeleri çıkarmak istediği de görülmektedir.

Buna göre Okyanusya ve çevresine yönelik yapılabilecek bir güç analizi şu şekilde olabilir

Dünyadaki 138 ülkenin askeri güç sıralamasının, birçok faktöre göre analiz edilerek yapıldığı ABD merkezli “Global Firepower 2021” raporuna göre ABD, 740 milyar dolarlık savunma harcaması ile ilk sırada yer alırken, Çin 178 milyar dolarlık savunma harcaması ile ABD’nin gerisinde yer alıyor. (Çin’in gerçek savunma harcamasının bu rakamın çok daha üstünde olduğu tahmin ediliyor) Hindistan 73.650 milyar dolar ile 4. sırada. Ardından 51.700 milyar dolar harcama ile Japonya geliyor. 48 milyar dolar harcama ile Güney Kore 6, 56 milyar dolarla Birleşik Krallık 8, 12.275 milyar dolarla Pakistan 10, 9.2 milyar dolarla Endonezya 16, 42.7 milyar dolarla ise Avustralya 19. sırada yer almaktadır.

Yine bu bölgeye yakın kuşakta yer alan Tayvan, 13 milyar dolarlık savunma bütçesi ile 22, Vietnam 6.390 milyarla 24, 7.2 milyarla Tayland 26, 3.5 milyarla Kuzey Kore 28, 10.7 milyar bütçeyle Singapur 40, 3.850 milyarla Malezya 44, 4.270 milyar dolarla Bangladeş 45, 4.2 milyarla Filipinler 48, 1.891 milyarla Sri Lanka 79 ve 4.3 milyar dolarla Yeni Zelenda 84’üncü sırada yer almaktadır.

Buna göre ABD hariç olmak üzere 50’ye yakın faktör göz önünde tutularak yapılan sıralamaya göre yapılan ve aşağıda görülen tabloda, Okyanusya ve civarında çıkabilecek bir çatışmada kullanılabilecek güçlerin savunma harcamaları ve güç dengesinde dünya sıralaması şu şekilde oluşmaktadır.

Bu tabloda sıralama ve savunma harcamaları açıkça görülüyor. Dışarıdan müdahale olmadığı taktirde Çin’in bariz bir üstünlüğü mevcut.

Yine de “Güç Dengesi” göz önünde bulundurulduğunda giderek keskinleşen ABD-Çin rekabeti bağlamında, Çin’in askeri gücünü ön plana çıkarması hususunda itidalli olması bekleniyor. Çünkü ABD ordusu hâlâ küresel açıdan yüksek manevra kabiliyetine sahip ve teknolojik açıdan son derece sofistike bir silahlı güç görünümünde. Ancak ABD gücünde bir gerileme olduğu da açıkça ortada. Giderek kendisini geliştiren Çin açısından zaman lehine işliyor gibi ve bu konuda tarih boyunca “işini zamana yayarak sabırla başarıya ulaşmış” olan” Çin Zihniyeti” geçerliliğini koruyor.

Çin liderliğinin, ekonomik kalkınmaya yönelerek, diğer hususlarda düşük profilli bir süreç izlemesinin altında yatan temel nedenlerden biri de askeri modernizasyon açısından henüz istenilen seviyeye gelinmemiş olması. Çin’in askeri alanda başlattığı reformların hayata geçirilmesi ve sürdürülmesi sonucunda, 2035 yılına kadar ulusal savunma modernizasyonunun tamamlanması hedefleniyor. Yine bu dönemde Çin’de "nükleer caydırıcılık" üzerinden başlayan bir tartışma çerçevesinde Çin’in, ABD’nin agresif kuşatmasına karşılık, nükleer gücünü artırması gerektiği savunuluyor. Reuters’in haberine göre; Çin Devlet Güvenlik Bakanlığına bağlı “Çin Modern Uluslararası İlişkiler Enstitüsü” (CICIR) tarafından hazırlandığı iddia edilen bir raporda, Çinliler, “yükselen bir düşmanlık dalgasıyla karşı karşıya oldukları” belirtilirken, iki küresel güç arasında, içerisinde silahlı bir çatışmayı da barındıran “en kötü senaryoya” hazırlanılması gerektiği vurgulanıyor.

Şimdilik taraflar bu mücadele için açık veya örtülü bir hazırlığın içinde. Her ne kadar 750 milyar dolarlık savunma harcaması ile ABD, şimdilik üstün gibi gözüküyorsa da Çin, Güney Çin Denizindeki artan faaliyetleri ve “Kuşak ve Yol” projesi ile bu kuşatmayı aşmaya çalışıyor ve donanmasını ve silah gücünü de giderek geliştiriyor. Çin donanmasına ait 777 gemi gözükürken; Hindistan 285, Güney Kore 234, Japonya 155, Pakistan 100 gemiye sahip. Pakistan ile Çin arasındaki güçlü ilişkiler dikkate alındığında, Çin’in bölgesel olarak Hindistan, Güney Kore ve Japonya’dan daha fazla bir deniz gücünü şimdiden oluşturduğu ortaya çıkıyor. Bunun dışında Çin’in savunmasındaki teknoloji yoğunluğunu ve kaliteyi artırdığı da görülüyor ki, bu sayısal üstünlükten daha da önemli.

Çin’in Güneyden kuşatılmamak için yoğun bir gayreti var

Son birkaç yıldır Çin, özellikle Tayvan çevresindeki askeri tatbikatlarını artırdı. İki yıl önce ikinci uçak gemisi Shandong’u donanmasına katan Çin ordusu büyümeye devam ediyor. Pentagon da yayınladığı bir raporda, “Çin ordusunun kapasitesini geliştirdiği” şeklinde bir uyarıda bulundu. ABD kongresine sunulan başka bir çalışmada ise Çin ordusunun kazandığı kapasitenin ABD’nin askeri avantajını sağlayan kritik sistemleri bozabileceği, devre dışı bırakabileceği hatta yok edebileceği vurgulanıyor. Nitekim 2020 yılındaki siber saldırılan ABD’yi epey yıprattı. Çin ordusuna ait savaş uçakları Tayvan’ın hava sahasına yakın bölgelerde uçuşlarını gerçekleştirirken, Liaoning uçak gemisi de iki defa adanın yakınlarında görülmüş durumda. Çin ordusunun envanterinde iki uçak gemisi bulunurken, üçüncü uçak gemisi yapım aşamasında ve 2024 yılında hizmete girmesi planlanıyor. Her şeye rağmen Çin’in, ekonomik alanda giderek artan gücünün; teknolojik ve askeri alana yansıdığı açıkça görülmektedir. Nitekim ABD Savunma Bakanlığı, Çin’in gelişmiş silah sistemlerine sahip olduğunu ve bazı alanlarda rakiplerini geçtiğini kabul ve ifade etmek zorunda kalmıştır. Çin’in, ülke pazarına girecek yabancı şirketlere teknoloji sırlarını da verme zorunluluğunu getirmesinden sonra, Çinliler bu bilgileri askeri alana da aktararak büyük gelişmeler gösterdiler. Bu kapsamda Çin; donanmasını sürekli büyüttü, orta ve uzun menzilli füzeler yanında, ses hızından çok yüksel hızda füzeleri geliştirdi. Bu güce sahip olmak Çin’i, bölgede adımlarını atarken “daha cesur” hale getiriyor.

Çin’in bu bölgedeki artan gücünü daha iyi analiz edebilmek adına bazı analizlerin yapılması gereği ortaya çıkmaktadır

Çin, daha önce dışarıdan temin ettiği uçak gemisine ilave olarak ilk yerli uçak gemisi olan “Şandong” u donanmasına katarken, yeni uçak gemisi için çalışmalara devam ediyor ve bundan sonra nükleer güçle çalışacak gemiler planlanıyor. Çin’in gelişmesi sadece bu alanda değil. Çin kaynakları 2018 yılında, tüm füze savunma sistemlerinin üstesinden gelebilecek, ses hızından çok yüksek bir hızda hareket edebilen, hipersonik hava araçlarının üretimini gerçekleştirdiklerini açıkladı. Hava araçları tam olarak geliştirildiğinde, tüm füze savunma sistemlerini aşabilecek savaş başlıklarını taşıyan bir özellik kazanacak. Böylelikle Çin füzeleri, radarlar daha tespit edemeden, ABD’nin bölgedeki gemilerini vurabilecek bir kabiliyet kazanmış olacak. Bu gelişmeler karşısında, ABD Pasifik Kuvvetleri Komutanı ABD Kongresinde bir açıklama yaparak, ABD’nin hipersonik silahları geliştirme konusunda Çin ve Rusya’nın gerisinde kaldığını itiraf etmek zorunda kaldı.

Çin denizaltı gücünü de giderek geliştirmektedir. Diğer taraftan Çin’in radara yakalanmayan J-20 savaş uçağı ise yeni nesil savaş uçakları arasında kendini öne çıkarıyor. Çin ayrıca, donanmasındaki iletişim ve komuta sistemlerini giderek geliştirmekte olup bu konuda emsallerinin gerisinde değildir. Çin Ordusu, haberleşme uyduları sayesinde haber alma, konumlandırma yapma ve kesintisiz haberleşme imkanına sahip. Yine çok sayıdaki istihbarat uydularını da etkin olarak kullanmaktadır. Elektronik harp kabiliyeti konusundaki eksikliklerini de hızla giderdiği görülmektedir.

Asya-Pasifik bölgesinde iki küresel güç arasında artan sürtüşme, belki büyük bir savaşı değil ama bölgesel kriz ve çatışma risklerini artırıyor. Bunun bir sonucu olarak, ABD’nin Asya-Pasifik’te askeri hareketliliğinin arttığı da görülüyor. ABD, Yedinci Filosu ile askerî açıdan Çin’e yönelik bir dengeleme arayışı içerisinde. Bu Filo Japonya’nın Yokosuka şehrinde bulunuyor ve yaklaşık 40 bin deniz piyadesine ev sahipliği yapıyor. ABD’nin ayrıca Guam adasında da büyük bir deniz üssü bulunuyor. Bununla beraber bölgedeki ülkelerle de yoğun bir askeri ve diplomatik ilişki kurmaya devam ediyor.  

Pasifikte asıl mücadele alanı Güney Çin Denizi ve çevresinde sürüyor

Bölgede rekabetin alevlenmesine neden olabilecek belli başlı problem unsuru olarak, “Doğu Çin Denizi’ndeki hegemonik mücadele” görülüyor. Doğu Çin Denizi’nde Sankaku adacıkları üzerinden sürdürülen tartışmalı bir egemenlik problemi bulunuyor. Bununla beraber Güney Çin Denizi’nde adalar üzerinden yaşanan egemenlik mücadelesi de bir başka önemli rekabet unsuru. Çin’in, Güney Çin Denizi’nin tamamında egemenlik iddiaları, bölge sularına komşu Filipinler, Vietnam, Malezya, Brunei, Tayvan, Endonezya gibi ülkelerde endişe yaratıyor.

Güney Çin Denizi, yaklaşık 3 milyon kilometrekare alanı ile küçük bir okyanus gibi. Her hâlükârda, Çin’in, Güney Çin Denizinin büyük çoğunluğunu kendisine ait olarak görmesi ve askeri gücünü bir baskı aracı olarak kullanması, bölge ülkelerini Çin’den uzaklaştırıyor. Hatta bunun ilerisinde ittifak arayışlarına yönlendiriyor. Çin, 1947 yıllarından kalma bir haritaya dayanarak bu denizin yüzde 80’i üzerinde hak talebinde bulunuyor. Bu denize kıyısı olan Tayvan, Brunei, Malezya, Filipinler ve Vietnam gibi ülkeler ise denizdeki bazı bölümlerin kendi egemenlik sahaları içinde olduğunu belirtiyor.  Bu anlaşmazlıklar esas itibarıyla; Spratly (Nansha), Paracel (Shisha), Pratas (Tungsha) adaları, Natuna Adaları ve Scarborough Sahili civarında devam ediyor. Çin’in, bu denizde Vietnam ve Filipinler ile de çatışma alanları var.

Çin bu bölgede uluslararası alanda artan ekonomik ağırlığını, askeri alana da taşıyor. Bölge ülkelerinin bu bakımdan Çin’e bağımlılığı da giderek artıyor ve bu Çin’in bölgedeki en önemli avantajı.  Örneğin; Endonezya, ABD ile ilişkilerini sürdürürken, ekonomik nedenlerden dolayı Çin ile ilişkilerini bozmak istememektedir. Aynı husus ekonomik nedenlerle Avustralya için de geçerli. COVID-19 Salgını esnasında Avustralya, Çin’i suçlamıştır ancak bunun ekonomik maliyeti de bu ülkenin düşündüğü hususlar arasındadır.

Halihazırda bölgede Çin’in gücüne karşı koyabilecek bir deniz kuvveti mevcut değil. Bu nedenle ABD “yeniden dengeleme” stratejisinin bir parçası olarak, bölgedeki gücünü artırmakta ve bölge ülkeleri ile ortak tatbikatlar yapmaktadır. Bu aşamada Avustralya’nın yayınladığı savunma stratejisinde, ABD ile güçlü bağlarını belirtmesi dikkate değer.  Bunun dışında 2016 yılında Japonya’nın Filipinler ile savunma anlaşması imzalanması da önemli.

Diğer taraftan Çin’in, küresel ölçekte bir güç merkezi olma konumunun giderek geliştiği, buna karşılık ABD’nin ekonomik açıdan görece etkisini giderek kaybettiği de görülüyor. Özellikle bölgede Japonya ve Avustralya gibi bazı ülkelerin, Çin’e karşı bir güvensizlik duymasına karşılık bu ülke ile ekonomik bağlılıkları gereği ilişkilerini geliştirdiği de görülüyor.

Özellikle Asya-Pasifik bölgesindeki 15 ülkenin, her ne kadar, önümüzdeki 20 yıllık süreçte aşama aşama uygulanacak olsa da dünyanın en büyük serbest ticaret anlaşmasına imza atması bunun en büyük kanıtı. (ASEAN) Liderler Zirvesi sonucunda imzalanan “Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık” (RCEP) görüşmesinde sağlanan uzlaşı, bölgedeki dengeleri yerinden oynatabilecek nitelikte. RCEP bünyesinde; ASEAN üyeleri Endonezya, Filipinler, Malezya, Singapur, Tayland, Vietnam, Laos, Brunei, Myanmar, Kamboçya yanında, ASEAN’ın diyalog ortakları; Çin, Japonya, Güney Kore, Yeni Zelanda ve Avustralya bulunuyor. Yaklaşık 2 milyar 250 milyon nüfus ve dünya gayrisafi yurtiçi hasılasının neredeyse 1/3’üne sahip olan bir bölgeyi kapsayan bu anlaşma uyarınca, anlaşmaya konu olan ülkeler, aralarında uygulanan gümrükleri önümüzdeki yıllarda kademeli olarak azaltacak ve hep birlikte ticareti kolaylaştıracak tedbirleri geliştirecek. Anlaşmayı imzalayan ülkelerden Çin, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Endonezya G20 ülkeleri arasında yer alıyor. Çin’in 2005 yılı GSYİH, Japonya, Almanya ve İngiltere’nin gerisinde yer alırken, günümüze kadar büyük bir gelişme göstererek neredeyse Japonya’nın 3, Almanya’nın 4 katı bir büyüklüğe ulaştı. Güney Kore, Japonya ve Avustralya’nın ABD’nin müttefiki olması ise ayrı bir konu.

Bu anlaşmada ABD ortada yok ve ülkeler Çin öncülüğünde bir araya geliyor. Bu ise anlaşmayı başka bir boyuta taşıyor. ABD olmadan entegrasyon girişimi. Anlaşma ile Çin’in, Asya-Pasifik bölgesindeki ekonomik ve siyasi ağırlığı artarken, ABD ve Avrupalı şirketlerin serbest ticaret bölgesinin dışında tutulması öngörülüyor. Bu ise başlı başına bir endişe yaratıyor. Nitekim anlaşmanın hemen ardından, AB içinde en güçlü ekonomiye sahip olan Almanya’nın Savunma Bakanı Annegret Kramp-Karrenbauer, “Çin, Hint-Pasifikteki 14 ülke ile dünyanın en büyük serbest ticaret anlaşmasını imzaladı. Dünya’nın en dinamik bölgesindeki bu anlaşma, küresel gücün Pasifik’e doğru kaydığını gösteriyor. Diğer taraftan Rusya’nın gücü artıyor. Avrupa olarak gelecekte küresel siyasette daha etkili olmak istiyorsak, iyi koordine edilmiş bir dış güvenlik, savunma, ticaret ve kalkınma politikasına ihtiyacımız var.” değerlendirmesinde bulundu. Bu değerlendirme açıkça bir endişeyi yansıtıyor. 

Uzmanlara göre Avustralya başta olmak üzere, Okyanusya ülkeleri “korkular üzerinde inşa edilmiş” ülkeler konumunda ve hala aynı endişeyi yaşamaya devam ediyorlar

Avustralya, Hint Okyanusu ile Büyük Okyanus arasında dünyanın en büyük adası üzerinde bir ülke. Avustralya’ya ilk ulaşan Hollandalı kâşif Willem Janszoon (1571-1638) olmuştur. Bu dönem Osmanlı gücünün zirvede olduğu bir dönemdir. Daha sonra ise bu bölgelerde İngilizler hâkim olmuşlardır. Avrupalıların geldiği dönemde sayıları 300 binin üstünde olan yerli Avustralyalıların sayısı günümüzde 30 bini melez olmak üzere 70 bin civarındadır.

Genelde mahkumların gönderildiği Avustralya’da, 1850’lerden sonra altın bulunması ile 1870’lerde İngilizler birliklerinin önemli bir kısmını çekmiş ve böylece bağımsızlık kazanan eyaletler kendilerine has bir yapı oluşturmaya başlamışlardır. Ancak kurulan güvenlik yapılanması ihtiyacı karşılamaktan oldukça uzaktı ve yeterli bir donanmaya sahip olunamaması nedeniyle de Avustralya tehditlere açık bir durumda kalmıştı. Buna ilaveten, adanın Japonya ve Çin gibi Asya kaynaklı ve Almanya ile Fransa kaynaklı Avrupa’dan gelen gerçekçi olmayan bir tehdit algısı içine sokulması, İngilizlerin askeri gücüne tekrar ihtiyaç duyulmasına neden olmuştur (Özcan: 2018).

Bu korku, İngilizlerin bir zorunluluk gereği “Koruyucu Güç” olarak bölgede kalmasına ve güvenlik ve savunma yapılanmasında yeniden baskın bir rol oynamasına neden olmuştur. Aslında İngilizlerin bilinçli olarak, Yeni Gine’nin kuzey bölgelerinde Almanya’nın işgaline seyirci kalması yanında Fransa’nın Yeni Hebrides bölgesini işgal etmeleri, Avustralya’da yaşayanların korkularını artırmış (Mordike, 1991: 7-10) ve İngilizleri bir kez daha ve daha kolay kabul etmesini sağlamıştı. İngiltere için, Asya-Pasifik hattında Avustralya hayati öneme haizdi ve Avustralya’da, bazı milliyetçilerin şiddetle karşı çıkmasına rağmen, istediğini elde etmişti. Gerçekte İngiltere; Fransa ve Almanya’nın bu bölgeye ilgisini bildiği için, Avustralya’nın bağımsızlığına kontrollü olarak izin vermiş ve ustaca bir diplomasi planlayarak kendisi açısında istediği sonuca kolayca erişmişti.

Yaratılan korku ve toplum mühendisliği ile de Avustralyalılar, İngilizlerin yanında 1860 tarihinde Yeni Zelanda yerlileri Maorilere karşı, Sudan’daki askeri harekatta, Çin’deki Boxer isyanının bastırılmasında ve Osmanlı toprakları başta olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde kraliçeye büyük bir sadakatle savaştılar (Docherty, 2007: 17-21). Zaten İngilizlerle aynı kökenden gelmeleri ve İngiliz Kraliyet sembollerine bağlılıkları, Avustralya’daki halkın tamamının kabul ettiği bir olguydu.

Bundan sonraki süreçte, ülke üzerinde İngilizlerin siyasi, kültürel ve ekonomik etkisi, Avustralya’yı baskın bir şekilde İngiliz etkisine maruz bırakmış ve bağımsızlık bir derece sözde kalmıştır. Bu etki özellikle askeri ve dış politika alanında etkisini hissettirmiş ve II. Dünya Savaşından sonra da ABD etkisi hissedilemeye başlanmıştır (Palazzo, 2001: 20-23).

Yaratılmış “başka korkular” da var

Yine bundan sonraki süreçte, bu bölgede yaşayanlar üzerinde yaratılan korkuların devam ettirildiği de görülmüştür. Bu korku sembollerinin en önemlisi “Sarı Tehlike”dir. Alman Kayzeri II. Wilhelm tarafından, “sırf Çin’i işgal etmek için” bir rüyaya dayalı olarak yaratılan bu kavram, gerçekte de başarıya ulaşmış ve Çin bu suretle işgal edilmişti (Özcan: 2018). Çinliler ve Japonlar başta olmak üzere Asyalıları bir tehlike olarak gösteren ve temelde ekonomik kaygıları içeren bu kavram, 1897 yılında Fransız Sosyolog Jacwues Novicow tarafından “Le Peril Jaune” isimli makalede kavramlaştırılmış ve ötekileştirici ve düşmanlaştırıcı bir kavrama dönüştürülerek, Okyanusya’da hedef alınan kesimlere karşı nefret ve korkuya dönüştürülmüştür. Bu olay, Fransa’nın günümüzde, Afrika ve Ortadoğu’da kendi çıkarlarını devam ettirme adına, Türkiye’nin en ufak girişimini “saldırgan” olarak niteleyip dünyaya hedef göstermesi ile benzerlik göstermektedir.

Okyanusya’da da öyle bir korku sarmalı yaratılmıştır ki gerçekten de halklar üzerinde travmaya varan etkiler yaratılmıştır. Yaratılan korku ve ötekileştirmenin insanlar üzerindeki etkisinin bugün de geçerli olduğu söylenebilir. 2020 yılının sonlarında Afganistan’da görev yapan Avustralyalı özel kuvvetler üst yöneticilerinin askerleri sırf “kan görmeye alışsınlar” diye 39 suçsuz sivili katlettirmelerine ilişkin raporun yayınlanması bütün dünyada şok etkisi yarattı. Askerler olaydan sonra masum sivillere terörist süsü vermek için yanlarına silah, bomba ve telsiz bırakmışlar.  İddianın doğruluğu delilleriyle kanıtlanınca; biri kadın olmak üzere 9 Avustralyalı asker intihar etti. Avustralya Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Burr, Savunma Kuvvetleri Genel Müfettişi (IGADF) tarafından hazırlanan rapordan haberi olunca şok olduğunu belirtirken, Genelkurmay Başkanı ile Başbakan Afgan halkından özür diledi. Bunun hemen ardından Afganistan’da görev yapan Hollandalı eski bir askerin, Truw gazetesine demeç vererek; 2007’de “Taliban sığınağı diyerek” saldırdıkları evlerde sivilleri katlettiklerini açıklaması, barışı koruma operasyonları ile ilgili akıllara birçok soruyu getirdi. İşte bu korkular sarmalı ile kitleler yönlendirilmiştir.

Geçmişte de öyle oldu. Japonya tarafından işgal edilme, Çinli göçmelerin istilasına maruz kalma. Öyleyse İngiltere’nin yanında kalınacak ve Anavatana sadakatle bağlanılacaktı (Andrews, 1993: 36).

Aslında 20. yüzyılın başlarında İngiltere için Japonya, Rusların dengelenmesi için kullandığı stratejik bir müttefik konumundaydı. Ancak 1905 yılındaki “Japon-Rus” savaşında, Japonların beklenilmeyen muazzam zaferi, İngilizleri tedirgin etmeye yetmişti. İngilizler bunu bir tehlike olarak göstererek, Avustralya’yı koruma altına alırken, aynı zamanda Avustralya’yı hem bir üs hem de asker kaynağı olarak kullanma imkanını da elde etmişti.

Böylece I. Dünya Savaşında 3 milyon nüfuslu Avustralya’da 400 binden fazlası gönüllü toplanmış, bunlardan 60 binden fazlası ülkesine dönemezken, on binlerce Avustralyalı yaralanmış ya da sakat kalmıştır. Avustralya kuvvetler II. Dünya Savaşı esnasında da; Avrupa, Asya ve Pasifik cephelerinde Müttefiklerin zaferleri için kanlarını döktüler.

Bölge ülkeleri için günümüzde de aynı korku sarmalı devam ettiriliyor ve sonuç alınıyor

Tarihi boyunca hiçbir istila hareketine uğramamış olan Avustralya için yaratılan korku devam ediyor. Avustralya sadece II. Dünya Savaşı esnasında ve kısa bir süre “direkt saldırılara” maruz kalmıştır. Buna rağmen Avustralya, savunma harcamalarını sürekli artırıyor ve harcamaları birçok ülkeye göre daha yüksek durumda. Bu haliyle de Okyanusya ülkeleri arasında tartışmasız en güçlüsü. Askerliğe elverişli işgücü 9 milyon civarında. Toplam aktif asker sayısı çok az ve 60 bin civarında. Sahip olduğu 59 tank oldukça düşük. Top gücü de yok gibi. 464 civarındaki uçağından 82 tanesi av önleme uçağı. Taarruz helikopter sayısı da 22. Avustralya’nın savunma açısından en iyi olduğu alan, Deniz Kuvvetleri. Donanmasında ise 2 adet uçak gemisi olmak üzere 50 civarında gemisi bulunuyor. 8 firkateyn, 2 destroyer, 6 adet denizaltı ve 6 mayın arama gemisine sahip.

II. Dünya Savaşı esnasında Avustralya Japon güçlerinin saldırılarına maruz kalmıştı. 2018 yılında Avustralya’yı ziyaret eden Japon Başbakanı Abe, bu savaş esnasında Japon Hava Kuvvetlerinin bombaladığı şehri ziyaret ederek, savaş anıtına çelenk bıraktığında bir ilki de gerçekleştirdi. Abe burada yaptığı konuşmada, sözü Hint ve Pasifik Okyanuslarına bağlayarak, buraların tamamının huzur, refah ve istikrarı için Japonya ve Avustralya arasında stratejik ortaklığı derinleştirmek istediklerini vurgulamıştı. İttifakın Çin’e karşı olduğu açık.

Okyanusya bölgesindeki en büyük ülke olan Avustralya, sürekli olarak savunmaya yönelik işbirliğini geliştiriyor

Okyanusya bölgesinin en büyük devleti Avustralya. 7.741.000 km2 gibi geniş bir alana sahip olan ülkenin nüfusu 9 milyonu ancak buluyor. Az bir nüfusa sahip olan ülke, petrol bakımından da dışa bağımlı.

Savunma Bütçesi giderek artan ülkede, Savunma Bakanı ve Savunma Sanayi Bakanı, İngiliz Milletler Topluluğunun 270 milyar dolarlık savunma yatırımlarının bir parçası olarak, “Avustralya Deniz Kuvvetlerini güçlendirmek maksadıyla” önümüzdeki on yıl boyunca 75 milyar dolarlık yatırım yapılacağını açıkladılar. Program, Avustralya Donanmasının caydırıcılığının ve muharebe kabiliyetlerinin geliştirilmesini hedefliyor. Avustralya Savunma Bakanı Linda Reynold, bu inşa programı ile Avustralya Savunma Kuvvetlerinin deniz ticareti ve bölgenin refah ve güvenliğinin korunmasında birinci sınıf bir yetenek kazandıracağını belirtti ve deniz gücünün temel taşlarının; stratejik caydırıcılık, deniz kontrolü, ölümcüllük ve karada ve denizde güç planlaması olduğunu açıkladı. Bu program doğrultusunda, Avustralya’da inşa edilecek 70’ten fazla gemiyle, gelecekte çok daha iyi bir fırsatlar yaratılması hedefleniyor.

Avustralya da Japonya gibi bölgede kendisini güvende hissetmiyor ve savunmasını geliştirmek istiyor. Bu maksatla Japonya ile ilişkilerini geliştiriyor. Avustralya Savunma Bakanı Linda Reynolds’un Japonya’ya gerçekleştirdiği ziyarete, 22 savunma sanayi şirketi eşlik etti. Görüşmelerde, Çin’in tartışmalı Senkaku Adalarındaki faaliyetlerine karşı, yeni kurulan amfibi tugay konusu ile Çin’e karşı artan tatbikatlar ve askeri işbirliği yanında; “özgür, açık, müreffeh bir Hint-Pasifik bölgesi oluşturmaya yönelik” Özel Stratejik Ortaklık konusu gündeme geldi. Buna göre, Japonya Hava Öz Savunma Kuvvetlerinin icra ettiği tatbikata Avustralya’da katılacak, İrtibat Subayı görevlendirecek, Japonya’nın Edinim, Teknoloji ve Lojistik Ajansı ile Avustralya’nın ilgili kuruluşu arasında bilim adamlarının ve mühendislerin değişim programları oluşturulacak.

II. Dünya Savaşı sonrasında, ABD tarafından silahsızlandırılan Japonya için Anayasasına göre sadece öz savunma gücü oluşturma hakkı tanınmıştı. Günümüzde hala Japonlar, savaşı bir çözüm aracı olarak görmüyor. Ancak bölgede ortaya çıkan Çin ve Kuzey Kore gibi tehdit algısına istinaden, bu durum zaman içinde değişti ve dengeleme adına Japonya’nın bir miktar silahlanmasına izin verildi.

Öz Savunma Güçlerinin silahlı bir güce dönüşmesi çabaları çok önceden başlasa da özellikle 2004 yılından itibaren arttığı görülüyor. 2011 yılında Japonlar, başka ülkelerle AR-GE çalışmalarına girdiler ve ihracata yönelik silah üretiminin önündeki yasal engelleri, “güvenlik ve barışa katkı” gerekçeleri ile kaldırdılar. Böylece Filipin ve Vietnam gibi ülkelere, gemi ve uçak satışı, kiralaması veya bağışı yapmaya başladılar. 2013 yılının sonunda ise Japonya, ilk Ulusal Güvenlik Stratejisini açıkladı. Ardından Japonlar, savunma bütçelerini artırdılar ve benzer anlaşmalar için; Yeni Zelanda, Avustralya ve Hindistan gibi bölge ülkeleri yanında, ABD ve İngiltere gibi Batılı ülkelerle de irtibata geçtiler. 2018 yılında ise; uzay, siber güvenlik ve elektromanyetik dalgalar üzerinden yeni savunma kabiliyeti oluşturmayı hedefleyen, 10 yıllık savunma programlarını yürürlüğe soktular. Burada dikkat çeken husus, Japonların bir yandan ABD ile uyumlu savunma sistemleri geliştirirken diğer yandan ABD’ne bağımlılığı en aza indirmeyi hedefliyor olmaları. Bu durum bir noktada ABD’ne olan güvensizliğin de bir ifadesi olup, Japonya’nın bölgede yeni güvenlik arayışlarını göstermektedir.

2020 yılında, Avustralya ve Hindistan Başbakanları arasında imzalanan Savunma İşbirliği Anlaşması ise Çin’e karşı bu iki ülkenin başka bir savunma hattını oluşturuyor. Avustralya Başbakanı Morrison ve Hindistan Başbakanı Modi, Kapsamlı Stratejik Ortaklık Kapsamında imzalanan bu anlaşmaların; lojistik, bilim, teknoloji ve tatbikatlar gibi alanları kapsadığını belirttiler. Avustralya Savunma Bakanı Reynolds ise karmaşık askeri tatbikatlar yanında, bilim ve teknoloji alanındaki işbirliği ile artan tehdide karşı teknoloji üstünlüğünün korunacağını ve Hint-Pasifik bölgesinde istikrar için birlikte çalışılacağını ifade etti. Ona göre bu anlaşmalar iki ülke arasında küresel bir işbirliğine olan güçlü bağlılığı yansıtıyor.

Bölge ülkelerinin savunma politikaları sadece kendi kıtaları ile sınırlı değil

1991 yılındaki Körfez Savaşına Okyanusya’dan; Avustralya ve Yeni Zelandalı askerler de iştirak etmişti. Okyanusya’dan daha sonraki harekatlara da katılımlar oldu. Avustralya’nın stratejik menfaatleri sadece kendi kıtası ile sınırlı değil. Ülkenin halihazır savunma politikasının ana hedefleri; ülkenin saldırılara karşı savunma kapasitesinin korunması yanında, saldırganlığı önceden önleyecek bölgesel ve küresel güvenlik çemberleri oluşturmaktır. Bu maksatla ABD ile birlikte kurduğu ANZUS (Australia, New Zeland, United States Security Treaty) ittifakı (ABD’nin 1951 yılında Avustralya ve Yeni Zelanda ile imzaladığı güvenlik anlaşması) ilişkisi yanında, Avustralya, Malezya, Singapur, Yeni Zelanda ve İngiltere’yi içeren, “Beş Dünya Savunma Düzenlemeleri”, Asya Pasifikte bir çok ülkeyi kapsayan ASEAN Bölgesel Forumu gibi örgütlerle beraber; göç, mülteciler, çevre, uyuşturucu ve sınır aşan suçlar gibi konularda uluslararası işbirliği çalışmaları ile çevresindeki güvenlik bağlantılarını genişletmeye çalışmaktadır.

Avustralya 1947 yılından sonra Endonezya’da oluşturulan BM Komisyonunda görev almış, bu tarihten sonra da bugüne kadar; Zimbabve, Sina Yarımadası, İran, Namibya, Afganistan, Irak, Kamboçya, Ruanda, Somali, Papua Yeni Gine, Solomon Adaları ve Doğu Timor gibi yerlerdeki operasyonlarda yer almıştır.

Avustralya’nın ardından askeri ve ekonomik olarak Yeni Zelanda da Okyanusya bölgesinde dikkate alınması gereken bir güç

Okyanusya bölgesinde Avustralya dışında dikkate alınması gereken diğer bir ülke Yeni Zelanda. Ancak askeri güç açısından oldukça geride. 267.710 km2’lik bir yüzölçümüne ve 5 milyon civarında bir nüfusa sahip. Ülke İngiltere ile yaklaşık aynı büyüklükte.

Yeni Zelanda, Avustralya’nın 1900 km güneydoğusunda yer alıyor. Toplam nüfus içinde Avrupa kökenlilerin sayısı, 1996 yılında %83 ilken, 4 yıl sonra %80’in altına düşmüştür. Bu oran giderek daha da düşmektedir. Giderek yaşlanan ülke nüfusunun %15’ini yerel Maoriler oluşturmaktadır. Üçüncü etnik grup ise Asya kökenlilerdir. 65 ve üzeri yaş grubunun oranının 2030’lara doğru 1 milyonun üstüne çıkması beklenmektedir.

Maoriler, Polinezya bölgesinden ilk kez 1000’li yılların başında gelmeye başlanışlardır. İlk gelen beyaz ise 1642 yılında adaya gelen Hollandalı Tasman’dır. İngiliz göçmenler ise 1840 tarihinden sonra adaya gelmişlerdir. 1893 yılında dominyon olan ülke, her iki dünya savaşında da İngilizlerin yanında yer almıştır. 1984 yılından itibaren Yeni Zelanda, nükleer enerji ile çalışan İngiliz ve ABD gemilerinin limanlarına girmesine izin vermemiştir. 1990’larda ise Fransa’nın Pasifik Okyanusunda yaptığı nükleer denemelere karşı çıkmış ve bu ülke ile diplomatik ilişkilerini kesmiştir (Kesilen ilişkiler 1997 yılında tekrar başlamıştır).

Yeni Zelanda, savunma harcaması yönünden dünyada 24. sıradaki Kuzey Kore ile hemen hemen eşit, 44. sıradaki Malezya’nın üzerinde olmasına rağmen, diğer özellikler ve tecrübesi işin içine girdiğinde, askerî açıdan yapılan değerlendirmelerde dünyada 84. sırada yer alıyor.

Ülkede askerliğe elverişli işgücü 1.700 bin civarında, toplam asker sayısı 11 bin, aktif asker sayısı 9 bin gibi sembolik düzeyde. 48 uçağı bulunuyor ancak av önleme uçağı ve taarruz helikopteri yok. Donanmasında 10 civarında gemisi var ama korvet, destroyer, denizaltı gibi silahları mevcut değil.

Yeni Zelanda terör saldırılarında Türklere yönelik verilen mesajlar önemliydi

15 Mart 2019 tarihinde Yeni Zelenda’da camilere yapılan terör saldırısı ise bütün dünyanın yanında Türkiye’nin de dikkatini bu ülkeye çekmiştir. Saldırı ve verilecek mesajlar için neden Yeni Zelanda’nın seçildiği yanında, saldırıyı gerçekleştiren terörist Brenton Tarrant’ın üzerinde ve şarjöründeki isimlerin, tarihlerin ve sembollerin bilinçli bir şekilde seçilmiş olması olayı daha da farklı boyutlara taşıyor (Işık: 2019).

Türkler hiçbir zaman saldırı amaçlı Yeni Zelenda topraklarına gitmemişlerdi. Ancak, Yeni Zelandalılar Türk topraklarına gelmişlerdi. I. Dünya savaşının başlarında, İngilizler yanında savaşa katılan Yeni Zelanda ve Avustralya kuvvetleri, Mısır Askeri kampında “Anzaklar” ismiyle birleşerek, Britanya ordusu saflarında Türklere karşı savaştırılmıştı. 2019 saldırısı ise benzer bir planı andırıyor gibiydi. Bu bazılarının içine işlemiş Türk korkusunun hangi noktalara kadar varabileceğini göstermesi açısından ilginçti ve Türkiye ile bu bölgeler arasında, Türkler istemese bile bir bağın kurulduğunun delili niteliğindeydi. Terör saldırısı, Yeni Zelanda’nın konumu ve toplumsal yapısı incelenmeden tam olarak anlaşılamaz. Türkiye’ye verilebilecek bir mesaj için daha yakınlarda birçok yer dururken, bunun on binlerce km uzaktan Yeni Zelanda’dan verilmiş olması da bir tesadüf olamazdı. Eğer bir toplumda korku kültürü yaratılır ve beslenirse, o toplumu yönetmek de o oranda kolaylaşıyor.

Papua Yeni Gine’nin durumu ve askeri gücünün değerlendirilmesi

Papua Yeni Gine ise 2500 kişilik sembolik gücü olan bir savunma kuvvetine sahip. Savunma maksatlı; Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD gibi ülkelerden destek alıyor. Hava gücünde, bir hafif nakliye uçağı ile iki kiralık helikopteri var. Finansman sıkıntısı nedeniyle bunlar geçmişte uzun süre uçamadı. Denizciliği az sayıda devriye botlarına dayanıyor. Bunlar sadece yerel sularda küçük görevleri yerine getirebiliyor. Finansal zorluklar ise bakım ve yakıt sıkıntısına neden oluyor. Avustralya’nın desteği ile zaman zaman ortak devriyeler icra ediliyor. Askeri birimlerinde hiçbir topçu, ağır silah ve uçaksavarı yok. Zaten ülkenin yoğun ormanlık yapısı da topçunun kullanımına uygun değil.

Ülkenin askerlik çağında kullanabileceği, 1 milyona yakın bir gücü var. Savunma harcaması ise 100 milyon doları biraz geçiyor. Askeri gücünün yurtdışında konuşlanma yeteneği çok sınırlı. Hava kuvvetleri ve donanması teçhizat ve finansman sıkıntısı çekiyor. Avustralya, Yeni Zelanda ve Fransa gibi ülkeler eğitim desteği sağlıyor. Almanya ve Çin ise bütçe yardımı sağlıyor. Çin 2015 yılında 40 askeri araç bağışladı. 2017 yılında 62 araç daha verdi. Avustralya ise özellikle terörle mücadele, denizlerde devriye ve savunma örgütlenmesi konularıyla ilgileniyor.  Papua Yeni Gine “Özel Kuvvetler Savaşçı Birimleri” ise 1990’larda, ABD Özel Kuvvetleri tarafından oluşturuldu. Kısaca Papua Yeni Gine ordusu birçok bakımdan kendisi için bile yetersiz ve dış desteğe ihtiyaç duyuyor.

Okyanusya bölgesindeki diğer ülkelerin askeri gücü

Bu üç ülke dışındaki Okyanusya devletlerinin, dikkate değer bir askeri kuvveti yok. Daha doğrusu çoğunun ordusu yok ve savunma ve güvenlik endişesini duymuyorlar. Örneğin; binlerce adacıktan oluşan Solomon Adaları bunlarda birisi ve ülkede polis gücünün dışında askeri bir güç bulunmuyor. 1962 yılında Yeni Zelanda ile imzaladığı dostluk anlaşması gereği, bir ihtiyaç durumunda Yeni Zelanda kuvvetlerini çağırabilecekler. Sadece 21 km2 gibi küçük bir alana sahip Nauru adası ise şimdiye kadar hiç askeri bir güce sahip olmamış. Zaten başkenti bile yok. Bu ülkede sadece küçük bir polis gücü var. Avustralya’ya yakın olduğundan bu ülke ile yapılan gayrı resmi bir anlaşma uyarınca, Avustralya temel savunma ihtiyacını karşılıyor. ABD’den yarı bağımsız bir devlet olan, Palau Adası ve Marshall Adaları ise ABD ile 1983 yılında imzaladıkları “Serbest Birliktelik Sözleşmesi” gereği bu ülkenin koruması altında.

Sonuç olarak, Türkiye’ye uzak gibi görünen ancak tarihin kaçınılmaz olarak, belli dönemlerinde Türkiye ile karşı karşıya getirdiği Okyanusya bölgesi, kendine özgü özellikleri ile incelenmeyi hak ediyor. Bize uzak olduğunu düşündüğümüz ve uzaklık algısını kafamızda yarattığımız bölge, aslında hiç de uzak değil. Her durumda, önümüzdeki dönemlerde Okyanusya ve Çevresindeki bölge büyük mücadele alanı olmaya devam edecek gibi. Diğer taraftan şurası da bir gerçek ki, Okyanusya bölgesini sadece sınırlı bir alan ile değil, çevresiyle ve tarihsel derinliği ile incelemek daha sağlıklı sonuçlara götürüyor. Bu açıdan dışarı açılmak ve dünyayı başka pencerelerden görmek, belki de yapılabilecek en iyi hareket tarzı gibi.


Kaynaklar:

Andrews, Eric Montgomery. (1993). Anzac Illusion: Anglo-Australian Relations During War I, Cambridge University Press: Cambridge.

Docherty, C. James. (2007). Historical Dictionary of Australia, The Scarecow Press: Pleymouth UK.

Flint, Colin. (2006). Introduction to Geopolitics, Routledge: New York.

Grey, Jeffrey. (2008). A Military History of Australia, Cambridge University Press: Cambridge.

Göney, Suat. (1993). Siyasi Coğrafya, Cilt 2, İstanbul Üniversitesi Yayınları: İstanbul.

Işık, Mithat. (2019). Yeni Zelanda’da Terör ve Gizli Güçler, 1 Nisan 2019, SDA.

Mordike, John. (2002). We Should Do This Thing Quietly, Japan and the Great Deception in Australian Defence Policy, National Library: Australia.

Özcan, Orhan. (2018). I. Dünya Savaşı Öncesi Avustralya Askeri Organizasyonu ve Avustralya İmparatorluk Kuvvetinin Oluşum Süreci, Savunma Bilimleri Dergisi, Mayıs 2018, Cilt 17, Sayı (1).

Palazzo, Albert. (2001). The Australian Army: A History of Its Organizatiın 1901-2001, Oxford University Press: Merbourne.

Tatz, Colin. (1999). Genocide in Australia, Journal of Genocide Research, 1(3), 315-352.