Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Putin, 2036’ya Kadar Rusya Başkanı Kalacak

Bülent ERANDAÇ
16 Mart 2020 14:03
A-
A+

Rusya lideri Putin, 2024’te devlet başkanı seçimlerinde yeniden aday olmasına imkân sağlayacak ve ülkede siyasi sistemi değiştirecek anayasa değişikliği tasarısını onayladı. Tasarı sayesinde Putin’in 2036’ya kadar devlet Başkanı olarak kalması mümkün.

Putin’in imzaladığı tasarı, Anayasa Mahkemesi’ne gönderilecek. Anayasa Mahkemesi değişiklikleri anayasaya uygun görürse, Putin, 22 Nisan’da tasarıyla ilgili referandum yapılması için halk oylaması yapılmasını sağlayacak. Referandumda anayasa değişiklikleri yüzde 50’nin üzerinde kabul oyu alırsa yürürlüğe girecek.

Tasarıya göre, Rusya’nın kurucu milletleri statüsünde, federal bölgelerin konumunda, bakanlar kurulunun üyeleri ve farklı seviyelerde devlet yetkililerinin statüsünde, parlamentonun yetkisinde, Rus dilinin kullanımında değişiklikler olacak. Tasarının kabul edilmesiyle Putin’in tekrar iki dönem üst üste devlet başkanı seçilmesine imkân sağlanacak.

Rus Parlamentosunun yanı sıra federasyonlardaki yasama organlarında da hızlı şekilde onaylanan tasarıda önemli maddeler var."Rusya’nın kurucusu olan halkın dili Rusça’nın devlet dili" olduğuna dair ifadenin tasarıda yer alıyor.

Bu noktada, Rusya’da yaşayan Türk ve Müslüman halkların nasıl bir tavır, içinde olacakları dikkatle takip edilmesi gerekiyor.

Dikkati Çeken Kırım Maddesi:

Anayasa tasarısı içine yerleştirilen madde ile Kırım’ın ilhakı sağlamlaştırılıyor. "Rusya Federasyonu’nun topraklarının yabancılaştırılmasını amaçlayan eylemlere ve bu tür eylemlere çağrı yapılmasına izin verilemez" maddesi ile "Kırım meselesi" tartışmaya kapatılıyor.

Kırım Ve Karadeniz Satrancı

Rusya’nın Kırım Özerk Cumhuriyeti’ni ilhak etmesinin üzerinden 6 yıl geçti.

Anadolu ajansı Kırım konusunda dikkati çekici bir analize imza attı.

‘’Kırım Yarımadası tarih boyunca Rusya’nın stratejik hedefleri arasında yer alırken, bu bölgede yaşayan Kırım Tatarları da tarihin her döneminde Rusların baskılarına maruz kaldı.

Kırım Tatarlarının vatanı tarih boyunca Ruslar tarafından iki defa ilhak edildi.

Her ilhaktan sonra yarımadada yaşayan Türk nüfusu bilinçli şekilde azaltıldı. Rus Çariçesi 2. Katerina, Sovyetler Birliği’nin lideri Josef Stalin ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin dönemlerinde yapılan baskılarla Kırım Tatarları sürgünlere ve zorunlu göçlere maruz kaldı.

Birinci ilhak Çarlık döneminde

Kırım Hanlığı 16. yüzyılda Çarlık Rusyası'na sürekli seferler düzenlediği ve vergiye bağladığı için tehdit oluşturuyordu.

Kırım Yarımadası da Ruslar tarafından Karadeniz’de hâkimiyeti sağlamak ve Osmanlı Devleti’ne karşı üs kurmak için ele geçirilmesi gereken toprak parçasıydı.

Ruslar ilk defa Kırım Hanlığı'nın topraklarını entrikalarla 1783’te ilhak etti. Kırım'da iç politikaya dışardan müdahale ederek istikrarsızlık yaratan Rusya, Kırım'ı işgal ettikten sonra 2. Katerina hemen bir beyanname yayımladı.

Beyannamede "Kırım Tatarlarının bağımsız yaşama konusunda başarılı olamaması" ve "Osmanlı Devleti ile bağlarının olması" gibi mantıktan uzak gerekçeler öne sürülerek Rusya'nın Kırım'ı ilhak etmesinin "zorunlulukları" anlatılıyordu.

İlhakın ardından Çarlık Rusya’sı hemen Kırım Hanlığı'nı ortadan kaldırdı. Ruslar, baskılarla Kırım Türklerini bölgeden uzaklaştırma ve Kırım'ı Ruslaştırma politikası yürüttü.

Daha sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) yönetimi, tarihi hatalarını düzeltmek amacıyla 19 Şubat 1954’te imzaladığı bir kararla Kırım’ı Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne verdi.

Tarihçilere göre Kırım’ın Ukrayna’ya verilme kararının ardında "Kırım bölgesi ile Ukrayna arasındaki ekonomik ve bölgesel yakınlık, benzer hayat ve kültürel bağların" etkili olması yatıyordu.

Referandumla gelen ''özerk cumhuriyet''

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Kırım'da yapılan referandumla, yarımada Ukrayna’ya bağlı "özerk cumhuriyet" olarak varlığını sürdürdü.

ABD, İngiltere ve Rusya, 1994'te imzaladıkları Budapeşte Memorandumu'yla Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü tanıdı.

Ancak takvimler 2014’ü gösterdiğinde tarih yeniden tekerrür etti. Rusya Federasyonu, SSCB döneminde alınan karara, imza attığı Budapeşte Memorandumu'na rağmen Kırım’ı tekrar ilhak etme politikalarını sahneye koydu.

Rusya yerine Avrupa Birliği ve NATO'ya yaklaşmak isteyen Ukrayna halkı meydanları doldurunca Moskova yanlısı dönemin Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç ülkeden kaçmak zorunda kaldı.

Ukrayna'daki karışıklığı fırsat bilen Rusya ise yasal olmamasına rağmen Sivastapol'da bulunan Rus askerleri ile yarımadaya sevk ettiği Rus yanlısı paramiliter birliklerini harekete geçirdi.

Kırım Parlamentosunu basan Rus yanlıları Kırım’ın bağımsızlığının ilan edilmesi için referandum kararı alınmasını istedi.

Ardından üzerlerinde hiçbir arma ve işaret bulunmayan "yeşil adamlar" diye tabir edilen askeri kıyafetli Rus özel kuvvetlerine ait silahlı güçler, Kırım Parlamentosu ve hükümet binalarını ele geçirdi.

Rus özel kuvvetleri mensubu silahlı "yeşil adamların" gölgesinde 6 Mart'ta toplanan Kırım Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu, Kırım’ın Rusya'ya bağlanması için referandum yapılması kararı aldı.

Baskılar ve sindirme politikalarıyla gelen referandum

Parlamentonun "Kırım, Ukrayna'nın bir parçası olarak mı kalsın yoksa Rusya'ya mı bağlansın?" sorusunun yöneltileceği referandum kararına uluslararası kuruluşlar ve pek çok devlet tepki gösterdi, referandumun gayrimeşru olacağı uyarısında bulundu.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) art arda toplansa da daimi üye Rusya'nın veto hakkı nedeniyle herhangi bir karar alınamadı.

Rus yanlısı "yeşil adamlar"ın kontrolündeki yarımadada Ukrayna ve Kırım Tatarlarına baskılar arttı. Rus yönetimini istemeyen yerel halk bölgeden sürüldü. 16 Mart 2014'te yapılan ve Ukraynalılarla Kırım Tatarlarının protesto ettiği sözde referandumda Kırım’ın Rusya'ya bağlanması yönünde karar çıktı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 21 Mart’ta Kremlin Sarayı'ndaki törende "Kırım ve Sivastopol'ün Rusya'ya bağlanması ve yeni federal bölgeler oluşturulmasını" öngören yasayı imzalayarak yarımadanın yasa dışı ilhakını onayladı.

Dünya ilhakı tanımadı

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Rusya’nın Kırım’ı ilhakının yasa dışı olduğunu içeren tasarıyı kabul etti.

Dünyada pek çok ülke gibi Türkiye de bu yasa dışı ilhakı tanımadı. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Kırım'ın yasa dışı ilhakını tanımıyoruz." diyerek her fırsatta Türkiye'nin bu konudaki pozisyonunu tekrarladı.

Kırım’da Türk ve Müslüman halka baskı

Bugün, Rusya’nın yasa dışı olarak üzerinde varlığını sürdürdüğü Kırım topraklarında maddi ve manevi olarak halk büyük sıkıntı içinde yaşıyor.

Bir yandan Türk ve Müslüman Kırım Tatarları Rus kolluk güçlerinin baskılarına maruz kalarak manevi olarak sıkıntı çekerken diğer yandan Rus ekonomisinde yaşanan problemler yarımada halkı üzerinde etkisini gösteriyor.

Tarihi ve doğal güzelliğiyle turizm cenneti yarımada bugün Rusya’nın askeri üssü konumu haline geldi, ekonomisi tamamen Rusya'ya bağımlı olan bölgede halk fakirleşti.

Kırım topraklarının tamamen Ruslaştırılması politikası çerçevesinde yarımadada bulunan Kırım Tatarlarının ev, cami ve okullarına Rus güvenlik görevlilerince baskınlar yapılıyor.

Yasa dışı ilhakın 6. yılında çeşitli sebeplerle Rusya’nın ilhakına, baskısına karşı çıkan Tatarlar ya kayıplara karıştı ya da hapishaneye atıldı.’’

Rusya İle Amerika Arasında Gerilen Karadeniz Kuşatması

(Karadeniz Araştırmaları Merkezi’ analizlerine göre RUSYA’NIN UKRAYNA HAMLESİ ,Karadeniz Satrancında sarsıcı bir hamle olarak göze batıyor.

‘’Rusya-Ukrayna Savaşı ve Rusya’nın Karadeniz’de Üstünlüğünü Artırması 2013 yılının Kasım ayında Ukrayna sokaklarında mevcut Rus yanlısı hükümete karşı büyük bir gösteri hareketi başlamıştır.

Başta ABD olmak üzere batılı devletlerin büyük bir destek sağladığı aşikâr olan gösteriler sonucu Rusya yanlısı Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç Ukrayna’yı terk etmek zorunda kalmıştır. Doğu Avrupa ülkelerini batıya kaptırma hatasını yapan ancak Gürcistan’da bu yanlışını tekrarlamayan Rusya, Ukrayna ve özellikle de Kırım için aynı hatayı yapmamış ve Rus nizami ve gayrı nizami harp birlikleri hızlı bir şekilde Kırım’da boy göstermeye başlamıştır.

Batılı devletlerin ve özellikle de NATO’nun “karma savaş” ya da “hibrit savaş” olarak nitelendirdiği savaş yöntemleri ile Kırım’ı işgal eden Rusya askeri üslerdeki Ukrayna askerlerini Rusya tarafına geçmeye ya da Kırım’ı terk etmeye zorlayarak bölgedeki tüm askeri tesisleri ele geçirmiştir. Özellikle kendisi için hayati öneme sahip Sivastopol deniz üssünü hızlı bir şekilde ele geçirip Kırım’ı denizden kontrol altına almıştır2

Diğer yandan Rus yanlısı eski bir sigara kaçakçısı olan Sergey Valeryeviç Aksyonov kontrolündeki gruplar Kırım meclisini işgal etmiş ve Aksyonov yapılan gizli oturumda Kırım parlamentosu tarafından Başbakan olarak seçilmiştir.

Rus işgalinden sonra Kırım sokaklarında Ukrayna yanlısı gösteri yapan topluluklar birkaç gün içerisinde ortadan kaybolmuş ve kontrol tamamen Rus birlikleri ve Rusya yanlılarına geçmiştir. Kırım parlamentosu ayrıca bağımsızlık için referandum yapılmasını kararlaştırmıştır. Nitekim 17 Mart 2014 tarihinde yapılan referandum da % 96.8 oy oranı ile Kırım halkının bağımsızlıktan yana oy kullandığı iddia edilmiştir.

Kırım parlamentosu referandumun hemen arkasından Rus hükümetine başvurarak Rusya’ya bağlanmak talebinde bulunmuştur. Rusya Kırım parlamentosunun çağrısına olumlu yanıt vermiş ve 21 Mart 2014 tarihinde Kırım Rusya’ya katılmıştır. Rusya’nın kararına batılı devletlerin ve örgütlerin tepkisi sert olmuştur.

Dönemin NATO Genel Sekreteri Rasmussen ittifakın uluslararası hukuku hiçe sayan Rusya’nın bu kararını tanımayacağını ifade etmiştir. AB yasadışı ve geçersiz referandumun tanınmayacağını ve Kırım’ın Rusya’ya ilhakını tanımayacaklarını ifade etmiştir.

İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague Rusya ile planlanan ortak askeri tatbikatların iptal edildiğini duyururken, Polonya’ya giden ABD Başkan yardımcısı Joe Biden Rusya’nın uluslararası kamuoyu nezdinde yalnız kaldığını iddia etmiştir.

 Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da Kırım’ın işgalinin tanınmayacağını ifade ederek Türkiye’nin tavrını ortaya koymuştur. Soğuk Savaş sonrası ilk defa bir Avrupa ülkesinde sınırların başka bir devlet lehine savaş yolu ile zorla değiştirilmesi, son dö- nemde bir yandan Ukrayna ve Gürcistan ile üyelik ilişkilerini geliştirirken diğer yandan Rusya ile iş birliğine odaklanan NATO Karadeniz'de Rusya-ABD Rekabeti ve Ukrayna Krizi ve Avrupa’nın güvenliği için bir dönüm noktası olmuştur.

Eski Genel Sekreter Rasmussen’in ifadesi ile ittifak için “alarm zili” çalmasına yol açan21 bu hamle sonucunda NATO Rusya tehdidi ile daha iyi mücadele edebilmek için “Hazırlık Eylem Planı” adı altında bir dizi yapısal ve işlevsel değişim kararı almıştır. Yakın tehdit altında bulunan müttefiklerin desteklenmesini sağlayan Güvence Tedbirleri ve özellikle de uzun vadeli ve yapısal değişimler öngören Uyum Tedbirleri olarak iki temel bölümden oluşan plan ile Yeni NATO’nun temelleri atılmıştır. NATO’nun aldığı kararların önemli bir bölümü Doğu Avrupa ve Karadeniz bölgesini kapsamaktadır.

Alınan bu kararlar neticesinde Doğu Avrupa ülkelerine çok sayıda birlik ve tesis kaydıran ittifak, deniz güvenliği konusunda Karadeniz’deki faaliyetlerini artırmaya karar vermiştir.

Nitekim Karadeniz’e kıyısı olan Romanya ve Bulgaristan’a dönüşümlü olarak uluslararası birlik kurulması kararı alınmıştır. NATO’nun herhangi bir Rus saldırısına ilk müdahaleyi yapacak hızlı reaksiyon birliklerinin yapısı daha da etkin hale getirilmiş ve yeni kurulan birlik ve karargâhlarla desteklenmiştir. Yeni birliğin yapısında deniz unsurları önemli bir yer tutmuştur.

Diğer yandan Doğu Avrupa devletlerinin hava sahalarında devriye gezen savaş uçağı sayısında artışa gidilerek Karadeniz’de meydana gelebilecek herhangi bir olaya müdahale hızı geliştirilmiştir. NATO’nun Akdeniz, Baltık Denizi ve Karadeniz’de sürekli olarak devriye gezen deniz birlikleri nitelik ve nicelik olarak desteklenirken Karadeniz’de devriyeye özel önem verilmiştir.

Ayrıca ittifakın Karadeniz’deki tatbikat sayıları artırılmış ve daha fazla birliğin tatbikata katılması sağlanmıştır. Karadeniz’de aynı anda daimî olarak dört. Savaş gemisinin devriye gezmesi öngörülmüştür. NATO’nun bu hamlesi karşısında Rusya da Karadeniz’deki askeri varlığını hızlı bir şekilde artırmaya başlamıştır.

Rusya’nın Deniz Kuvvetleri Komutanı Victor Chirkov 2030 yılına kadar geçerli olacak olan Deniz Kuvvetleri doktrini çerçevesinde ülkesinin önümüzdeki 15 yıl içerisinde Karadeniz ve Kutuplardaki deniz kuvvetleri varlığını güçlendirmeye odaklanacağını ifade ederek25 Rusya’nın Karadeniz’e yönelik planlarını ortaya koymuştur.

Rusya Genelkurmay Başkanı Valery Gerasimov ise 2016 yılında yaptığı bir konuşmada, eski dönemlerde Karadeniz’de Türk Deniz Kuvvetlerinin üstün durumda olduğunu ancak Rusya’nın son dönemdeki hamleleri ile artık bu durumun değiştiğini ifade ederek Rusya’nın artık Karadeniz’de Türkiye’den daha güçlü bir Deniz Kuvvetlerine sahip olduğunu vurgulamıştır.

NATO ve Rusya arasında Karadeniz’deki rekabet hızla devam etmiştir. Nitekim ABD’nin Avrupa Aşamalı Uyarlanabilir Yaklaşım (EPAA) kapsamında Romanya’ya füzesavar sistemleri yerleştirmesi üzerine Rusya’nın 2019 yılı içerisinde Kırım’a nükleer silah taşıyabilen Tupelov Tu-22M3 savaş uçakları konuşlandırdığı iddia edilmiş- tir.27 Rusya Savunma Bakanlığı Rus Senatör Viktor Bondarev’in Kırım’a Tupelov savaş uçakları ve İskender füzeleri konuşlandırdığı haberini yalanlamış olsa da bu konuya yönelik şüpheleri gidermemiştir.

Ancak Rusya’nın Kaliningrad’a İskender füzeleri konuşlandırdığını uzun süre inkâr etmesi ancak sonradan bu füzelerin varlığının tespit edilmesi ve ABD ile Rusya’nın INF Sözleşmesinden çekilme sürecinde olması Karadeniz’in yeni bir nükleer rekabete doğru sürüklendiği tehlikesini ortaya koymaktadır.

Küba Krizinin Türkiye’de konuşlu Jüpiter füzelerinden kaynaklandığı göz önüne alındığında bu durum Karadeniz’in ve Türkiye’nin nükleer bir krize ne kadar yakın olduğunu ortaya koymaktadır. Türkiye açısından Karadeniz’in güvenliği Ukrayna Krizi ve Kırım’ın ilhakından sonra daha karmaşık bir hal almıştır.

Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve GKRY ile karasuları, kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) konularında önemli krizler yaşayan Türkiye için Karadeniz coğrafi ve uluslararası hukuk konularında nispeten sorunsuz bir bölgedir. Ancak özellikle son gelişmeler karşısında Türkiye bir yandan üyesi bulunduğu NATO’nun değişen Rus tehdidine karşı Karadeniz’e daha fazla açılma talepleri ile ilişkilerinin son dönemde oldukça geliştiği Rusya’nın Karadeniz’e yabancı müdahalesini kısıtlama gayretleri arasında kalmıştır.

Bu krizde Montrö Boğazlar Sözleşmesi daha da kritik bir hale gelmiştir. Türkiye müttefiklerinden, NATO ve Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin Karadeniz’deki kalış süresini ve aynı anda bulunacak gemilerin sayı ve tonajlarını sınırlayan Montrö Boğazlar Sözleşmesinin şartlarının değiştirilmesi baskısına maruz kalmaktadır.

Ancak Türkiye açısından Montrö Boğazlar Sözleşmesi, üyesi olduğu NATO’ya askeri ve güvenlik konularındaki taahhütleri ve Rusya ile gelişen siyasi ve ekonomik ilişkileri arasında önemli bir denge sağladığı için hayati öneme sahiptir.

 Nitekim 2019 yılı Nisan ayı başında yapılan NATO Savunma Bakanları toplantısında Genel Sekreter Stoltenberg ittifakın Karadeniz’e olan ilgisini ve varlığını artırmayı planladığını ifade ederken Karadeniz’deki deniz unsurlarına ilave olarak kara ve hava unsurlarının da artırıldığını belirtmiştir.

Ancak keşif uçuşları ve tatbikatların artırılması haricinde somut bir plandan bahsetmemiştir. Her ne kadar Stoltenberg Montrö Boğazlar Sözleşmesi ya da sözleşmeden kaynaklı kısıtlamalardan bahsetmemiş olsa da toplantı öncesinde batılı medyada yer alan haberlerde Stoltenberg, 2009. bahse konu sözleşmenin NATO’nun varlığını kısıtladığı ya da engellediği şeklindeki yorumlar yer almıştır.

 Rusya ise Montrö Boğazlar Sözleşmesine sadık kalmanın önemini sık sık dile getirmeye başlamıştır. Nitekim Rusya’nın Dışişleri Bakan Yardımcısı Alexander Grushko NATO’nun bu kararı ile Karadeniz’de zaten yüksek olan tansiyonu daha da yükselteceğini ifade ederken Montrö Boğazlar Sözleşmesinin Karadeniz’de barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik önemini ortaya koymuştur.

Sonuç Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile ABD ve Rusya arasında başlayan görece barış dönemi son dönemde tehlikeli bir boyuta ulaşmıştır. ABD ve NATO’nun Rusya’yı çerçeveleme politikası ve Rusya’nın buna karşı çıkması, Füze Savunma Sistemi çerçevesinde tehlikeli bir rekabete girişilmesi, her iki tarafında INF Sözleşmesinden çekilmesi ve bu sözleşmenin yasakladığı silah sistemlerine yönelik çalışmaların artması hem saldırı hem de savunmaya yönelik silahlanma yarışı bölgeyi tehlikeli bir sürece sürüklemektedir.

Karadeniz bu tehlikeli yarışın en yoğun yaşandığı bölgelerden birisi haline gelmiştir. Özellikle Ukrayna Krizi ve Kırım’ın ilhakından sonra her iki taraf da Karadeniz’deki gayretlerini artırmıştır. Rusya Kırım’daki deniz üslerini modernize edip güçlendirirken NATO Romanya ve Bulgaristan başta olmak üzere bölgedeki varlığını artırmaktadır.

Ukrayna Krizi tehlikeli bir süreç başlatmıştır ve Karadeniz her geçen gün sıcak bir çatışma tehlikesine doğru ilerlemektedir. Tüm bu gelişmeler ışığında Rusya ile artan bir şekilde siyasi, ekonomik ve askeri iliş- kilerini geliştiren Türkiye bu tehlikeli rekabetin tam ortasında kalmıştır. Akdeniz ve Ege’ye göre nispeten sorunsuz olan Karadeniz’de herhangi bir krize maruz kalmadan bölgenin istikrarı için mücadele

Mesela Karadeniz'de Rusya-ABD Rekabeti ve Ukrayna Krizi eden Türkiye bu tehlikeli durumu en az zararla ve riskle geçiştirmek için büyük çaba sarf etmektedir. Özellikle 1936 Montrö Sözleşmesini değiştirmeye çalışan batılı müttefiklerine karşı büyük bir direniş göstermektedir. Türkiye Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Karadeniz’deki istikrarın temel taşlarından birisi olduğunu ve sözleş- menin hükümlerinin değişmesinin mevcut krizi daha da derinleştireceğinin farkındadır.

Bu açıdan Sözleşmenin muhafazası için büyük gayret göstermektedir. Türkiye’nin bu politikasında ısrar etmesi ve ne pahasına olursa olsun Montrö Boğazlar Sözleşmesinin hükümlerini muhafaza etmesi bölgenin hem mevcut hem de gelecekteki istikrarı için hayati öneme haizdir. 80 yıldan daha fazla bir süredir yürürlükte olan Sözleşmenin değişmesi ileride geri dönülmez zararlar açabilecektir. Türkiye’nin elindeki inisiyatifi muhafaza etmesi ulusal güvenliğinin temel taşlarından birisi olacaktır.’’